YAŞAMI ANLAMLI KILMA ARAYIŞLARI
30 Adar 2013 Şemî
İktidarlaşan dinin oluşturduğu doğmalar nedeniyle toplumda yaşanan ve gittikçe derinleşen anlamsızlık felsefeyle belli yönleriyle aşılmış oluyor.

Diren RONAHİ
Evren toplumsallaşmayla daha anlamlı kılınmıştı. Gelişen bilinç ve zekâ çerçevesinde yaşadıkları kendisine yetersiz gelen insan hep arayışlar içerisinde olmuş, edindiği amaçlar temelinde arayışlarının peşinden koşmuştur. Tarihin hangi dönemine bakarsak bakalım, özellikle insanın toplumsallaşmasıyla beraber, yaşamı anlamlandırma ve yaşanılır kılma temelinde çeşitli arayışları gelişmiştir. Bu arayışlara hakikat arayışçısı, hakikat savaşçısı ya da mücadelecisi de denilebilir. Çünkü çıkan her arayışın öncelikli olarak kendisine esas aldığı amaç toplumu daha iyi nasıl özgür ve iyi bir yaşama ulaştırırımdır. Çıkan her arayış, anlam verdiği derece toplumu, doğayı, yaşamı anlamlandırmaya çalışmıştır. Bunun yanı sıra içerisine girdikleri anlamlandırma çabasını bir bütünsellik içerisinde, birini bir diğerinden ayırmadan yapmaktaydı. Her birinin yöntemi farklı olsa da, sonuç itibarıyla her birinin ulaşmak istediği nokta toplumsal yaşamın güzelleştirilmesi, özgürleştirilmesiydi. Yani toplumu, doğayı, yaşamı kendi hakikatiyle buluşturmaktı.Toplumsallaşma tarihiyle beraber insan-evren, insan-doğa, insan-toplum hatta insan-insan arası ilişkiyi ve bağlantıyı çözümleme temelinde birçok arayış gelişmiştir. Oluş ve varlık temelinde, tanımlamalar geliştirilmiş, anlam sorgulanmış ve var olma gerekçeleri açıklanmaya çalışılmıştır. Bu doğrultuda insanın anlamı, görev ve sorumlulukları, doğa ve evrendeki yeri, nasıl bir rol üstlendiği ve ne derece buna cevap olduğu konularında derin ve açımlayıcı bir tarzda var olan ihtiyaçlara, yaşanan sorunlara cevaplar türetilmeye çalışılmıştır. Bu arayış ve çözümlemeler doğal toplum sürecinde yaşandığı gibi hiyerarşik-devletçi sistemin çıkışı ve yayılıp genelleştiği dönemlerde daha sistematize bir boyuta ulaşmıştır.
Doğal toplum sürecinde var olan arayışlar sorunlarla boğuşulmasından kaynaklı olmayıp, var olan yaşamın daha fazla güzelleştirilmesi ve yaşanılır hale getirilmesi temelinde olmaktadır. Doğal toplum döneminde insanlar arası ilişkilerde, insanın toplumla ve insanın doğayla ilişkileri bir birliktelik içerisinde olup, birbirini yok etme, bitirme, zayıflatma temelinde olmayıp, birbirini tamamlama, daha fazla zenginleştirme ve anlaşılır kılma temelinde olmaktaydı. Toplum içerisinde var olan kollektiflik insanları toplumsal ihtiyaçlar temelinde bir arada tutmakta ve harekete geçirmekteydi. Hiç kimse bir diğerinden üstün olmayıp, herkes toplum tarafından kendisine biçilmiş misyon ekseninde yaşama katılırdı. Kimse yararsız ya da gereksiz değildi. Toplumda bulunan her kesim, genci yaşlısı, kadını erkeği, çocuklar da dâhil her kes toplumsal ihtiyaçlara cevap olma amacıyla kendisini yaşama katar ve ilişkilenirdi. Doğayla bütünleştirilen kadın görülür bu temelde söylemleri dinlenilirdi. Bu temelde kadın da toplumu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmayıp, toplumun ihtiyaçlarına cevap olma uğraşı içerisindeydi. Bu temelde kendisi yoğun bir çabanın içerisine girdiği gibi kendisiyle beraber toplumdaki diğer kesimleri de katmaktaydı.
Emeğin henüz ölçülmediği zamanlardı. İnsanların ürettikleri derece, topluma faydaları dokunduğu derece saygı kazandığı zamanlardı. Bu yaşayış tarzı hala kendisini belli düzeyde bu günümüze ulaştırmış olsa da kendi özünden olabildiğine uzaklaştığını da vurgulamak gerekir. Bu uzaklaşmanın temelinde yatan gerçeklik ise hiyerarşik-devletçi zihniyetin kendisini toplumun değer yargıları üzerinde dayatması sonucunda gelişmiştir. Hiyerarşik-devletçi zihniyet ilk çıkış anından itibaren kendisine hedef aldığı gerçeklik kadın gerçekliği olmuştur. Çünkü kadın toplumu bir arada tutmanın, toplumu yaşanılır yarınlara ulaştırmanın ve topluma hayat katmanın somut gerçekliğiydi. Kadının toplumu sorunlara boğmayan, hatta yaşanabilecek sorunları bile önceden gören yapısıyla toplumda bulunması sistemin tüm planlarını alt üst etmek olacaktı. Bundan kaynaklı da kadını öncelikli düşmanı ilan etmiş ve en başından düşürme ve kendi çıkarları temelinde kullanma amacıyla saldırılarda bulunmuştur. Sistem şunu çok iyi bilmekteydi: kadın düşürülüp kontrol altına alındığı derece toplum üzerinde bir denetim sağlanabilirdi. Kadın kendi gerçekliğinden uzaklaştırılabildiği derece toplum kendine yabancılaştırılabilir. Bundan kaynaklıdır ki bugün kadın olabildiğine düşürülmüş, sistemin en kârlı metası haline gelmiş ve pazarlarda mal gibi satılıp tezgâhlarda sunulur olmuştur. Bundan kaynaklı toplumun koparıldığı özüne tekrar dönmesi için kadın sorununun -kadının kendisi sorun olmayıp, bugün sistem tarafından bir sorunmuş gibi lanse edilmektedir- ayrıca çözümlenip, derin analizlere tabi tutulması gerekir. Konumuz itibariyle toplumsal sorunların çözümlenmesi ve tarihsel anlamda toplumun yeniden inşası için bu gerçekliğin anlamına ulaşılması ve çözüm perspektiflerinin sunulması hayati önemdedir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere; toplumu daha iyi ve özgür yarınlara ulaştırmanın yanı sıra açığa çıkan sorunlara çözüm bulma temelinde çeşitli arayışlar açığa çıkmıştır.
İlk Sosyal Bilim: Animizm
Tarihin birçok döneminde tarih-toplum, toplum-doğa, doğa-insan gerçekliğine belli tanımlama, yorumlama ve çözümlemeler getirilmiştir. Her dönemde açığa çıkan bu arayışlar çıktıkları dönemin damgasını taşımaktadır. Bu arayışlardan biri de animizmdir. Animizm yani canlıcılık arayışı doğada bulunan, görebildiği, anlamına ulaştığı, tanımlayabildiği her şeyi canlı görme anlayışıdır. İlk sosyal bilim olarak niteleyebileceğimiz Animizm, yaşamsal gerçekliği tanımlama konusunda sonrasından çıkacak olan arayış yöntemlerine göre hakikati en iyi açıklayan-en eski olmasına rağmen- yöntem olması Animizmi ayrıca önemli kılmaktadır.
Önder Apo bu konuda; Tarih öncesinin sosyal bilimine rahatlıkla animizm diyebiliriz. Evrenin canlıcılıkla tanımının cansızlaştırıcı tanımından daha doğru sonuçlar verdiği açıktır. Tüm bilimsel gelişmeler bu hususu doğruluyor. Atom-altı parçacıkların müthiş ve henüz bir sır olan hareketleri olmazsa, bir tek çeşitliliğin oluşamayacağı gerçeği canlıcılıktan (animizmden) başka nasıl izah edilebilir? dedi. İnsanlar kendisine baktıkça çevreyi daha iyi anlamlandırmaktaydı. Her şeyin canlı görülmesi, kendisi gibi bir ruha sahip olduğuna inanılması nedeniyle doğaya ve diğer canlılara bir saygıyı da beraberinde getirmekteydi. Bu gün kuantum nezdinde doğal toplum sürecinde yaşanan bu inanış ya da arayış kendisini sistematize hale getirmiştir. Bugün Kuantumun evrene getirmiş olduğu tanımlamalarla o gün Animizmle insanlar doğaya ve yaşama yaklaşıyorlardı.
Animizmle toplumsal kimliğin daha derinlikli oturması gerçekliği de karşımıza çıkmaktadır. Animizmle toplumun zihinsel gelişimini çok rahat görebilmekteyiz. Çünkü Animizm doğaya ve diğer varlıklara canlıcı bir anlayışla, ruhlarının olabildiğine inanarak yaklaşmaktadır. Bu nedenle toplumu daha fazla eşitlikçi ve kollektif bir yapıya kavuşturmaktadır. Kendisi dışında kalan canlıların da bir ruha sahip olmaları nedeniyle, onların da acı çektiğini, bir baskı karşısında kendilerini korumaya aldıklarını, mutlu olup, sevinebileceklerini düşünmektedir. Bundan kaynaklı da olabildiğine hassas bir şekilde yaklaşılmakta, hor görülmeyip, kendinden bir parçaymış gibi algılamaktadır. Bunun yanı sıra hiç kimseye, ne toplumdaki bireylere nede doğaya bir dayatma olmayıp, bir baskıya maruz bırakılmamasından kaynaklı olabildiğine özgürlükçüdür. Animizm doğal bir yapıya sahip olup, doğaya ve yaşama bütünsel yaklaşması itibariyle hakikat arayışında ve hakikate ulaşmada en aydınlatıcı rolü oynamıştır. Animizmde insan doğanın bir parçasıyken günümüz pozitivist sosyal bilim anlayışında ise insan doğanın efendisi konumuna gelmiştir. Ötekileşen, ötekileştirilip parçalanan bir gerçekliktir bugün yaşanan.
Animist inancın özünde yatan temel gerçeklik doğayı bir bütünsellik içerisinde ele almasıdır. İnsan kendisini de bu bütünselliğin bir parçası olarak görmekte, beraber oldukça yaşamın sürdürülebileceği ve anlamlandırılabileceğine inanmaktadır. Ancak günümüz sosyal biliminin, pozitivist yaklaşımın etkisinde kalmış sosyal bilim, toplumlara, insanlığa sunduğu gerçeklik bu değildir. Tam aksine olabildiğine ayrıştıran, parçalayan, bölen, özne-nesne ayrımına giden yaklaşımlarıyla toplumu hem doğadan hem de kendi gerçekliğinden uzaklaştırmakta, insanı kendine yabancılaştırmaktadır.
Günümüz pozitivist bilim anlayışıyla bırakalım toplumsal gerçeklikler tanımlanabilsin, her şey bir bir özünden uzaklaştırılmakta, anlamsızlık olabildiğine derinleştirilmektedir. Animizm toplumun ve doğanın tanımlanması ve bu çerçevede bir yaklaşımın belirlenmesi açısından toplumların kimliksel gelişimini önemli derecede etkilemektedir. Sonrasında çıkacak arayışların, animizm kadar etkili olamamasının temelinde yatan gerçeklik bu noktada kendisini dışa vuruyordu. Her arayış çıkış itibariyle toplumda yaşanmakta olan ya da yaşanacak olan sorunlara çözümler üretme ve bu temelde özgür bir yaşam oluşturma amacıyla olsa da; sonuç itibariyle varılan nokta egemen sistemin denetimine girmekten başka bir şey olmamaktadır.
Düşünsel Yorumlama Gücü; Mitoloji
Doğayı, evreni canlı gören animizmle başlayan arayış sürecini mitoloji, din ve felsefe takip etmiştir. Her çıkan arayış bir şekilde toplumu zorlayan, toplumda derin yaralar açan sorunlara değinme, açığa çıkarıp çözümleme ve bu temelde bir çözüm sunma temelinde topluma bir şekilde ulaşmaya çalışmışlardır. Bu arayışlardan biri de mitolojidir.
Mitoloji(söylence, destan); hakikat arayışlarından, yaşamı tanımlama yöntemlerinden bir tanesi olup, insanda düşünsel gücün ne derece geliştiğini gösteren arayıştır. Doğayı canlı ve bir bütünsellik içerisinde ele alması nedeniyle Animizmin yoğun etkisinde kalmıştır. Mitolojinin evren anlayışında her ne kadar hiyerarşik-devletçi sistemin etkileri yoğun olarak görülse de olabildiğine özgürlükçü ve doğaldır. Her ne kadar günümüz sosyal bilimi tarafından geri, değersiz ve anlamsız olarak nitelense de var olan gerçeklik bu değildir. Mitolojiler yoğun düşünsel gücün ürünü olup, zihinsel anlamda büyük bir sıçrayışın yaşanması olayıdır. Şimdi bile mitolojinin kendisini toplumsal yaşamımızda sürdürdüğünü çok rahat görebilmekteyiz. Ütopik söylenceler olarak da nitelenebilecek bu olgu, toplumun kendisini yarınlara ulaştırma aracı olarak çok önemli etkilerde bulunmuştur. Önder Apo bu konuda Mitolojik yaklaşım yaşamla bağlantısı açısından kesinlikle çevreci, kaderden uzak, determinist olmayıp özgürlüğe açıktır. Dogmalara boğulan tek tanrılı dinlerle onların devamı olarak kesin yasalarla çalıştığı iddiasında olan bilimsel yöntemin alabildiğine gözden düşürdüğü mitolojik yönteme, mitolojik anlamlara itibarı yeniden iade edilmek durumundadır. Ütopyalarla akraba olan mitolojiler insan türünün vazgeçemeyeceği anlam, zihin biçimidir. İnsan zihnini ütopyasız ve mitolojisiz (efsanesiz, destansız) bırakmak, bedeni susuz bırakmaya benzer. dedi. Bu temelde mitolojinin hak ettiği anlama tekrardan kavuşturulması gerekir. Tarihi doğru temelde ele almanın, toplumla tarihi, toplumla doğayı, insan ve evren ilişkisini anlama yolunda yol gösterici etkisinin görülmesi önümüzde duran somut görevlerdendir.
Bunun yanı sıra mitoloji birçok yönüyle uygarlığın etkisinde de kalmıştır. Belli ölçülerde erkek zihniyetiyle yüklü olan mitolojiler çarpıtmaların ve marjinalliklerin yaşanmasını da beraberinde getirmiştir. Özellikle mitolojilerin kendisini üzerinde oluşturduğu düzenden(rahip, yönetici, komutan üçlüsü) kaynaklı belli ölçüde ayrışmaların gelişimini de beraberinde getirmiştir. Kadının sistematik anlamda ilk kez mitoloji yoluyla düşürülmesi manidardır. Kadının toplumda var olan doğal etkisinin kırılıp yerine erkeğin, güçlü kurnaz adamın gelmesi tarih boyunca toplumun aldığı en büyük darbedir. Ve bunun üzerinden kendisini yerleşik kılan egemen zihniyetin başlangıcı olarak mitolojinin derin çözümlemelere tabi tutulması hayati önemdedir.
Uygarlığın soluğunun bulaştığı bu arayış bir yerden sonra insanlara sadece hayal dağıtmaktan başka bir etkinliğe sahip olamamıştır. İnsanı-toplumu geçmişle sınırlı bırakma, geçmişin daha doğru ve yaşanılır olduğunu her seferinde dayatması nedeniyle insanın bir süre sonra kadere sığınmasını, geleceğe dönük bir çabanın gelişmemesini de beraberinde getirmiştir. Olumlu-olumsuz birçok yönünün olduğu mitoloji günümüz sorunların çözümlenmesi amacıyla anlaşılırlığının sağlanması hayati önemdedir. Kör düğüm halini almış birçok sorunun kaynağı olması itibariyle doğru anlaşılması ve bu temelde bir yaklaşım sergilenmesi toplumun inşasında çok önemli bir role sahip olacaktır. Bunun yanı sıra günümüzde hala canlılığını koruyan mitoloji kaynaklı birçok gerçekliğin yaşamsal değerinin verilmesi için mitolojik arayışın anlaşılması önem arz ediyor.
Sonrasında din olarak karşımıza çıkacaktır mitoloji. Ancak dinin de yoğun olarak mitolojinin ağır etkisi altında kaldığını belirtmemiz gerekir. Sonuç itibarıyla, neolitik dönemin zihniyet yapısını belirleyen mitolojiler hiyerarşik-devletçi sistemin çıkışıyla bir değişimi yaşadığı ve toplumun sorunlarına cevap olamayıp, yukarıda da belirttiğimiz üzere toplumu düne bağımlı bırakma hali yaşanmıştır. Hele hele içerisine hayalden de öte yalanların da karışmasıyla mitoloji tam olarak özünden boşaltılmış ve sisteme, uygarlık güçlerine hizmet eder hale getirilmiştir.
Mitolojinin Doğmalara Kavuşmuş Hali; Din
Önder Apo, dini mitolojinin doğmalara kavuşmuş hali olarak tanımladı. Mitolojiden sonra insanlık tarihinde toplumların içerisinde yoğun bir etkiye sahip olan gerçeklik dindir. Aslında din; mitolojide açık açık belirtilen, betimlenen olguların bir gizemliliğe kavuşturulmasıdır. Kutsalların görünenden, görünmeyene ulaşmasıdır. Muhakkak ki din tarihi çok eskilere, ilk toplumların oluşumuna kadar götürülmektedir. Ancak doğal toplum sürecinde yaşanan dinlerin daha çok o dönemin koşulları temelinde çıkmaları nedeniyle, din tarihinin hiyerarşik-devletçi sistemin çıkışıyla, yani uygarlık tarihiyle ele alınması çok daha anlamlı olacaktır.
Doğal toplumda yaşanan, totemizm, fetişizm, Şamanizm gibi gerçeklikler ayrıca ele alınmayı ve değerlendirilmeyi gerektirmektedir. Ancak kısaca değinilecek olursa; uygarlık tarihi öncesi yaşanan dini inanışların temelinde doğa vardır. Doğaya olan bağlılık ve duyulan saygı temelinde kutsallıkların oluşturulması halidir yaşanan. İnsanlar sırf kendilerini tehditlerden, yaşanacak kötülüklerden korumaları amacıyla bu olgulara bağlı değillerdi. Bu olgulara bağlılıklarının temelinde doğa ve toplum arasındaki bütünselliğin farkında olmaları vardı. Bu dönemlerde korkular olmayıp, insanlar gönüllülük temelinde istediği gibi istediği şeye inanmaktaydı. Daha çok doğadan alınan figürlere kutsallık atfedilmesi olayı olarak da nitelenebilir.
Din, çıkışını yaptığı sürecin yarattığı katı kuralların yanı sıra mitolojiden de olabildiğine yararlanmıştır. Mitolojide yaşandığı üzere din de uygarlığın ağır etkisinde kalmıştır. Ancak şu gerçeklik de görülmek durumundadır. Uygarlık tarihiyle açığa çıkan direniş hareketlerinin çoğu dinsel etkiye sahip direnişlerdir. Dinler direniş merkezi olmuş toplumları bir araya getirmenin ve egemenlere karşı mücadele etmenin düşünsel gücü olmuştur. Bu görülmeden din üzerinde geliştireceğimiz her türden yorumlama ya da tanımlama yanlı bir yorumlama olup sisteme hizmet etmekten öteye gidemeyecektir. Zerdüşti çıkış felsefik olmasının yanı sıra belli yönleriyle dinsel bir çıkıştır da. Bunun yanı sıra Ortadoğuda gelişen nice direniş hareketinin düşünce formu din eksenlidir. Önemli olan gelişen hareketin amacıdır. Amaç özgürlük olduğu derece kullanılacak araçlar da başarıya ulaşabilir. Evet, dinin gelişimiyle toplumsal doğmalar, katı ve toplumu daraltan kurallar oluşmuştur. Oluşturulan dini kuralların katı olmasındaki en büyük etken yaşanan süreçle bağlantısı olabilir. Ki her bir dini çıkışın çıkışını yaptığı süreçle direkt bağlantısı vardır. Hz. İbrahimden tutalım da en son peygamber olarak nitelenen Hz. Muhammede kadar çıkan on binlerce tek tanrılı görüşe sahip peygamberin yanı sıra, doğal toplumdan miras kalan birçok tasavvuf, canlıcı ve felsefik yönü ağır olan dinin yaşadığı sürecin toplumsal koşullarından olabildiğine etkilenmişlerdir. Ki yetersiz, yanlış ve düzeltilmesi gereken bir yaşamın olduğuna inanmalarından kaynaklı çıkışlarını daha da anlamlı kılmışlardır. Bunun yanı sıra uygarlığın dine bulaşmasıyla büyük korkular çoğalmış, hatta özne-nesne ayrışması gelişip derinleşmiştir. Ancak Din eksenli hareketlerin uygarlık karşısında geliştirdikleri direnişin de görülmesi ve bu çerçeve yaklaşılması gerekir.
Uygarlığın yapabildiği en iyi şey her halde, kendisine karşı çıkmış hareket ve direnişleri hissettirmeden kendi denetimine alması ve kendi çıkarları temelinde kullanması gerçekliğidir. Bu gerçekliği en çok tek tanrılı dinlerde, özellikle de dört büyük dinde görebilmekteyiz. İslam başta olmak üzere çıkış yapan diğer dinler, çıkışlarını yaptıkları süreç itibariyle toplumun var olan sorunlarına olabildiğine cevap olduğu ve yaşanmakta olan sistemsel yozlaşmaları bertaraf edecek güce sahip oldukları görülmektedir. Ancak sonrasında egemen sistem tarafından bu mücadele karşı din pozisyonuna getirilmektedir. Örneğin Hıristiyanlık üç yüz yıllık bir mücadelenin ardından kendini toplumlara kabul ettirmiştir. Ancak Hıristiyanlığın uygarlık güçleri tarafından kabul edilmesiyle hâkim sistem tarafından kullanılır hale getirilmiştir. Roma imparatorluğu Hıristiyanlık üzerinden ayakta kalmayı başarmıştır. Romanın resmi olarak Hıristiyanlığı kabul etmesinden sonra artık geçerli olan toplumun ya da özlü Hıristiyanlığın yaşam kuralları değil uygarlık güçlerinin çıkar savaşları olmuştur.
Bu gerçeklik Müslümanlık için de söylenebilir. Hz. Muhammedin vefatından hemen sonra gelişen iktidar savaşlarıyla İslamiyet de özünden uzaklaştırılır hale getirilmekteydi. Özellikle Muaviye iktidarıyla İslamiyet baskı ve zor aracı olmuş, daha fazla iktidarın güçlendirilmesi amacıyla kullanılmıştır. Bu gerçekliği bugün de somut olarak yaşıyor, dinin de Mitoloji gibi hak ettiği yeri bulması ve özüne kavuşturulması açısından dinin tekrardan ele alınması ve demokratikleştirilmesi temelinde çözümlenmesi hayati önemdedir. Şimdi bile toplumsal yaşamın birçok alanında din gerçekliği mevcut iken, yaşanan toplumsal sorunların çözümlenmesi temelinde dinin doğru temellerde örgütlendirilmesi ve demokratik bir yapıya kavuşturulması toplumun özgür yarınlara ulaşması açısından önem arz ediyor.
Din, iktidar gerçekliğinin var olan gerçeklikleri özünden ne derece kopardığına en güzel örnektir. Uygarlığın henüz başında, şamanın toplumsal duygu ve düşüncelerini kendi çıkarları temelinde kullanmasıyla başlayan bir süreçtir karşımızda duran. Bu anlamıyla şamanın, toplum tarafından sunak olarak adadıklarını kendi tekeline alması, bu çerçevede emekten, üretimden düşmesiyle metalaşmanın da başladığı ve kendisini bunun üzerinden güçlendirerek, topluma dayatması gerçekliğinin de açımlanması önemli olacaktır. Emekten ve üretimden kopan, toplumun sırtında bir virüs gibi kendisini yaşamsal kılan şamanın, bazı doğal güçlerin de etkisiyle geliştirdiği korkuyla ve tehditlerle toplumu kendisine itaat eder hale getirmiş ve tüm güç dengelerini yanına çekmeyi başarmıştır. İktidarın somut anlamda baş gösterdiği ve kendisini toplumlar üzerinde dayattığı bu süreçler açımlanmadıkça, bugün toplumlar üzerinde, toplumların tüm saf duygularını kullanarak hâkimiyetini sürdürmeye çalışan kesimlerin amaç ve istemleri de anlaşılamaz.
Anlam Patlaması; Felsefe
İktidarlaşan dinin oluşturduğu doğmalar nedeniyle toplumda yaşanan ve gittikçe derinleşen anlamsızlık felsefeyle belli yönleriyle aşılmış oluyor. Felsefe arayışlarının merkezine tanrıyı koymadan insanın düşünsel gerçekliğini doğa ile bir bütünsellik içerisinde ele alarak geliştirmiştir. Felsefeyle insanın kendi gücünün farkına varması yolunda çok büyük adımlar atılmıştır. Felsefenin çıkışıyla o güne kadar topluma hâkim olan kutsalların sorgulanmaması gerçekliği kökünden sarsılmıştır. Toplumlara hâkim kılınan itaat etme geleneği, artık neye, ne için, neden gibi sorularla bir çözümlemeye tabi tutuluyordu. Sorgulamayı ve anlaşılır kılmayı yöntem olarak belirleyen felsefe, örtük hiçbir şeyin kalmaması için çaba sahibi olur. Bunu da dışardan bir güç yerine insanın kendisinin yapabileceğini göstererek yapmaktadır. Önder Apo bunu Maskeli tanrılar yerlerini maskesiz tanrılar ve çıplak krallara bırakmaya başlayacaklardır. Bunda felsefeyle insan düşüncesinin kaydettiği gelişme arasında ilişki vardır. olarak tanımlar.
Yunanistana dayandırılan felsefe de din gibi uzak bir geçmişe dayandırılabilir. Önder Apo bilge insanlar olarak tanımladı. Her ne kadar sonrasında bu kesimler toplumun ihtiyaçlarından çok ellerindeki bilgi ve düşünceler üzerinden iktidarlarını güçlendirseler de; bu bilge insanlar henüz uygarlığın çıkışından, uygarlık güçlerini zorlayan ve toplum içerisinde önemli bir etkiye sahip olan insanlardı. Söyledikleri ve davranışları toplumlar için yol gösterici niteliğindeydi ve bu çerçevede takip edilirlerdi. Bu anlamıyla felsefenin Yunanlılarla başladığı söylemi tam olarak bir gerçekliği ifade etmemektedir. Bu tanımlama tamamıyla batı merkezli bakış açısının söylemi olup tarihsel anlamda var olan gerçekliğe terstir. İlk felsefik çıkış olarak Zerdüşt gösterilebilir. Zerdüştün ahlaka getirmiş olduğu tanımlama ve tanrıyı sorgulama cesaretini göstererek toplumsal düşünceyi zirveye ulaştırmıştır. Bunun yanı sıra Uzakdoğu başta olmak üzere birçok tasavvuf hareketi de toplumsal yaşam anlamında yeni tanımlamalar getirmiştir. Felsefe ve dinin iç içe yürüdüğü süreçlerin yaşandığı da görülmek durumundadır. Budizm, Hinduizm, Manizm ve daha sayılacak birçok çıkış bu temeldedir. Ancak felsefenin en sistematize olduğu dönem Yunanlılarla başlatılabilir.
Felsefeyle toplum önünde yükseltilen birçok duvar yıkılmış, Önder Aponun da belirttiği üzere anlam patlaması yaşanmıştır. Felsefe olmaksızın tarihi ve toplumu açıklamaya çalışmak bu anlamıyla beyhude ve sonuçsuz bir uğraş olacaktır. Avrupa merkezli pozitivist bilimin dayattığı üzere yaşamı sadece olgularla açıklama gerçekliği topluma cevap olamayacağı gibi, toplumda yaşanan sorunların üzerini de örtüp sorunları derinleştirmekten öteye gidemeyecektir. Önder Apo: sıkça ve yoğun biçimde kullanmamız gereken felsefe, tarihsel toplum anlatımın en vazgeçilmez kaynağıdır. demektedir. Bu doğrultuda ele alacak olursak, tarihin uygarlık güçlerinin tekelinden çıkarmak ve bu temelde topluma yaşanılabilir bir hayat sunmak için felsefenin doğru bir tarzda ele alınması gerekir.
Felsefeyi dinden ayıran en temel özelliklerden bir tanesi de; felsefenin herkese hitap etmesinden çok bir kesimle sınırlı kalmasıdır. Din tüm topluma hitap edip, toplumda bulunan herkesin ihtiyaçlarını giderme temelinde çaba gösterirdi. Ancak Yunanistanla sisteme kavuşan felsefe, daha çok bir kesimin çocuklarına hitap etmekteydi. Bir diğer özellik ise; dine göre daha az doğayla, doğal yaşamla iç içe olması gerçekliğidir. Özellikle geliştirilen kentlerle bazı yönleriyle kopmayı da beraberinde getirmiştir.
Düşünce Gücünün En Üst Seviyeye Ulaşma Hali; Bilim
Bilimin aslında felsefeden fazla farkı yoktur. Bilim deney temeli daha gelişkin felsefe olarak da yorumlanabilir. Her iki doğayı gözlem ve deneyle anlamlandırmaya çalışırlar. Doğrusu da budur. Önder Aponun da belirttiği üzere teorinin deneylerle doğrulanması ve bu temelde toplumsal gerçekliği anlamlandırma arayışıdır. Her ne kadar son birkaç yüzyıllık bir çıkış olarak görülse de var olan gerçeklik böyle değildir. Bilim de felsefe ve din gibi uzun bir geçmişe sahiptir. Henüz ilk toplumların ihtiyaçlarını karşılama temelinde yapmış olduğu ilk araçlara kadar götürülebilir. Göbeklitepede yapılan son kazıların sonucunda çıkan gerçeklik de bunu göstermektedir. 12 bin yıl öncesine kadar uzanan bu kazılarda o zamanki insanların avlanmak için yaptığı aletlerin yanı sıra, toprağı işlemek ve toplayıcılık yapmak için günümüzdekine çok yakın aletler yapıldığı görülmektedir. Düşüncenin pratiğe geçmiş hali olarak bu araçlara yaşamsal ihtiyaçlar giderilmesi amacıyla kullanılmaktadır. Hiçbir şekilde yapılan araçlar toplumsal ihtiyaçların dışında kullanılmamakta, ne topluma ne de çevreye-doğaya zarar vermemektedir. Günümüz biliminin ulaşmış olduğu düzey göz önüne getirildiğinde o dönemde kullanılan araçların daha temiz olduğu rahatlıkla söylenebilir. Çünkü bugün topluma sunulan birçok aracın toplumsal ihtiyaçları gidermesinden çok; egemen güçlerin ceplerini doldurmak ve sermayelerini büyütme amaçlıdır. Bir aracın on binlerce şeklinin olmasının temelinde de bu yatmaktadır.
Bunun yanı sıra doğal toplum süreciyle başlayan ve uygarlığın çıkışıyla olumsuz anlamda bir tanımlamaya tabi tutulan büyücüler ya da sistemin tabiri ile cadılar bilimsel anlamda doğayı kendilerine esas alarak toplumsal ihtiyaçlara cevap olmaya çalışmışlardır. Büyü kelimesi de çok doğru bir kelime olmayıp aslında kadının doğayla olan bütünselliğini açıklama amacıyla kullanılması gerekir. Doğal bilim olarak da nitelenebilecek büyücülük deneyimlerin doğanın bağrından çıkması ve topluma taşırılması olayıdır. Bu nedenle büyü de ilk bilim ekolleri olarak ele alınması ve tekrardan yorumlanması gerekir.
Bilim, felsefeyle önemli bir düzeye ulaşmış düşünce gücünün en üst seviyeye ulaşma halidir. İnsan bilimle hem kendisini hem de doğayı bununla bağlantılı olarak evrensel gerçekliği anlama yolunda çok önemli ve ilerici adımlar atmıştır. Her bir arayışın bir çıkış amacı olduğu gibi bilimin de çıkışındaki temel amaç toplumsal anlamda var olan sorunları çözümleme çabasıdır. Bu da doğa ile ortak bir şekilde evrensel gerçekliklerle yapılmaya çalışılmıştır. Avrupa merkezli bilimcilere bakacak olursak bilimin antik Yunandan kalma olduğunu ve amacının sonsuz ve sınırsız bilgiye ulaşmak olduğunu belirteceklerdir. Ancak var olan gerçeklik bu olamaz. Gerçeklik, bilimin de diğer çıkışlar gibi edindiği bilgiyi topluma taşırma ve sorunları çözüme kavuşturma sorumluluğunun bilincinde olarak amacına ulaşma pratiğine geçmektir. Yani bilim amaca hizmet ettiği derece anlamlı olabilir. Aksi bilimin temel amacının saptırılması olayı olacaktır. Ki kapitalist sistemle geliştirilen tamamıyla bu olmaktadır.
Hiyerarşik-devletçi sistemde özelde kapitalist sistemde bilim toplumların ihtiyaçlarını gidermekten öte, iktidar güçlerinin daha fazla nasıl güçlerine güç katacaklarının aracı haline gelmiştir. İnsan-doğa, birey-toplum, erkek-kadın gerçekliklerinin arasında yarattığı derin uçurumlarla sistem kendisini yaşanılır kılma çabasındadır. Öncelikli olarak günümüz bilimi için söylenebilecek en önemli gerçeklik geçmişinden koparılmış olmasıdır. Bunu da ne yazık ki bilimi kendi tekeline alarak sürdürmektedir. Geçmişsiz hiçbir şey olamaz. Bir gerçeklik ancak geçmişiyle ele alındığında o gerçeklik doğru anlaşılabilir ve yarınlara ulaşabilir. Ancak kapitalist sistemin olabildiğince yaptığı şey toplumları geçmişsiz bırakmak olmuştur. Animizmden, mitolojiden, dinden ve felsefeden kopuk ele alınabilecek bir bilim ne kadar toplum yararına olabilir? Ya da ne kadar doğal olup, ihtiyaçları giderebilir? Açık ki bu sorulara verilebilecek ortak cevap bilimin geçmişinden kopuk ele alınamayacağıdır. Felsefesiz bir bilim mekanik olmaktan öteye gidemeyecektir. Aynı zamanda dini ve mitolojik değerlerden kopuk bir bilim yine bazı odakların hizmet kanalı olmaktan kurtulamayacaktır. Nitekim günümüzde bilime atfedilen, bu gerçeklik olmaktadır. Bundan kaynaklıdır ki, bilim adına yapılanlar aslında toplumu, doğayı, bir bütünen evreni yavaş yavaş tüketmektedir.
Ancak bilinmelidir ki; bilimin misyonu bu değildir. Bilim kendisini doğru temellerde örgütleyip, topluma ve doğaya katılım sağladığı derece anlaşılır ve faydalı olabilir. Sadece insan açısından değil. Bir bütünen doğa ve evren için. Çünkü bilim sadece insanı ya da toplumu ilgilendiren bir gerçeklik değildir. Bu pozisyonundan çoktan çıkmış. Bundan kaynaklı bilimin doğru temellere oturtulması ve geçmişiyle buluşturularak yaşama sunulması hayati gerekliliktir.
Kapitalizmin toplumsal yaşam içerisindeki kurumsallaşmasını önemli ölçüde etkileyen bilimsel yöntem, özne-nesne ayrımının derinleşmesinde de büyük bir paya sahiptir. Tabi kapitalist sistemin kendisini konumlandırma yeteneğiyle bilim toplumun olmaktan çıkmış ve egemenlerin denetimi altına girmiştir. Kurumsallaşan kapitalizmle istismara ve talana maruz kalan doğanın açığa çıkması, metalaşmanın olabildiğine çoğalması, kâr ve sermaye hırsının çığ gibi büyümesi gerçekliklerini de beraberinde getirmiştir. Bunları en çok da bilim üzerinden yaygınlaştırmıştır. Çünkü bilim sistemin kendisini ayakta tutması için temel değneği olmuştu. Öyle ki bilimcilik olarak tanrısallaşmış, pozitivizmi din olarak kendisine seçmiş ve özne-nesneyi de her türden kapı açmak için anahtarı olarak belirlemiştir.
Kapitalist sistemin bilim yoluyla özne-nesnelliği derinleştirmesinin temelinde doğa-toplum arasında derin uçurumlar yaratarak, toplumu, toplumda kadını ve doğayı kendi tahakkümüne almak ve istediği gibi sömürme vardır. Kul köle ilişkisi ancak birilerinin özne birilerinin nesne olmasıyla mümkün olacaktı. Kapitalist sistem de bunu bilimciliğin eliyle toplumun genlerine kadar işlemiştir. Doğa olabildiğine nesnelleştirilmiştir. Bu sayede doğa üzerinde istenilen istenildiği gibi yapılabilirdi. Yine toplum içerisinde nesnelleşen kadın bir eşya, pazara sunulacak, tezgâhlarda sergilenecek bir mal haline gelmiştir. Mevcut sistem içinde en az kadın kadar erkeğin de bir mal muamelesi gördüğü inkâr edilemez. Sistemin köleleri haline getirilen erkek bugün de karılaştırılarak, daha açık bir şekilde buna maruz bırakılarak sömürülür hale getirilmiştir. Sonuç itibariyle kaybeden yine toplum olmaktadır. Kazanan ise sömürgeci egemen güçler.
Hiçbir şekilde bilimi egemenlere mal etme gibi bir yanılgının içerisinde değiliz. Şuan bile çoğu çevrenin yaptığı gibi, bilimi kapitalist sistemin ürünü olarak görme ve egemen sistemle izah etme yaklaşımı var. Bunun tam aksine, bilimin toplumun bağrından çıktığına inanıyor, bu temelde tekrar toplumsal gerçekliğine kavuşturulması gerektiğini savunuyoruz. Bilime olan temel eleştirimiz kendisini tarihinden, geçmişinden koparmış olmasıdır. Bilimi bilim yapan, toplumsal anlamda anlaşılır kılan tarihiyle olan derin bağlılığıdır. Uygarlık tarihinden bu yana egemenlerin en fazla saldırı gerçekleştirdiği gerçeklik toplumun ahlaki-politik kurallarıdır. Bilim de toplumun ahlakından soyutlanarak topluma sunulmak istenmektedir. Ancak ahlaksız bir geçeklik her an yıkılıp dökülebilecek bir duvar gibidir. Bir nevi ahlakı; toplumu bir araya getirme ve anlamlandırma gerçekliği olarak vurgulayabiliriz. Şimdi bilime dayatılan bu ahlaksızlıkla toplum ne derece kendisi olabilir ve doğa ile ortak bir şekilde var olan sorunlara cevap olabilir? Hayır! Ne yazık ki bu bir hayalden öteye gidemeyecektir. Hatta hayallerin elden alınması olarak da nitelenebilir.
Bu temelde sosyal bilim toplumsal yaşamın inşasında çok önemli bir role sahiptir. Hakikate ulaşma yöntemi olarak sosyal bilimin her türden iktidardan, sömürü ve inkâr araçlarından arındırılması gerekir. Sosyal bilim eğer kendisini topluma ve doğaya hizmet eder hale getirmek istiyorsa, sistemin dayattığı özne-nesne ayrımını bırakması ve her şeyi bir bütünsellik içerisinde ele alıp, her şeyin bir şekilde bir değerinin olduğu, hiçbir şeyin değersiz ve anlamsız olmadığını bilmesi gerekir. Pozitivist anlayıştan arındırılacak sosyal bilim, toplumsal ahlak çerçevesinde kendisini yarınlara daha anlamlı bir şekilde ulaştırabilir.
Bugün kapitalist sistem şahsında insanlara dayatılan ve toplumu olabildiğine derin sorunlara iten bireycilikle bilimcilik tanrısı tüm dünyaya hükmeder hale gelmiştir. Bu tahakküm ancak doğal toplumda yaşandığı üzere, ihtiyaçlar temelinde kullanılarak, kâra ve sermayeye yer vermeden geliştirilerek yani ahlaka kavuşturularak sağlanabilir. Bunun ötesi toplumsal yıkım olacağı gibi, doğanın yıkımını da beraberinde getirecektir. Bununla aslında tüm evren tehlike altına girmiş olacaktır.
Neden? Sorusuna Kısa Bir Cevap
Animizmle başlayıp sonrasında sistemsel olarak, mitolojik, dinsel, felsefik ve bilimsel anlamda yorumlamalar gelişmiştir. Ancak animizm dışında diğer yorumlamaların her birine baktığımızda, gelişen tanımlama ve yorumlamaların kendine görelikten öteye gidemediğini, her birinin kendisini mutlak doğru olarak ilan ettiğini bugün yaşanan somut toplumsal gerçekliğimizden rahatça görmekteyiz. Her birinin hakikat arayışında zamanına göre bir yöntem olduğu ret edilemez bir gerçekliğe sahiptir. Bu arayışların her biri dönem itibariyle var olan sorunlara cevap olma noktasında belli bir uğraşın içerisinde olduğu görülmek durumundadır.
Peki, ama bu arayışların gereken düzeyde var olan sorunlara-tüm evrensel sorunlara- cevap olamamasının temelinde yatan sebep neydi? Bu hakikat arayışlarının aşamadığı, yıkmakta zorlandığı sorunlar nelerdi? Nasıl bir rakiple karşı karşıyaydı ki, bir süre sonra onun hizmetine giriyordu? Bir yanlış varsa bu yanlış neredeydi
ve neresinden tutulup çözümler üretilmeliydi?
Bu sorulara bir örnekle cevap verilebilir. Bir yaprakla bir orman açıklanabilir mi? Bir yaprak görünüşte sadece bir yapraktır. Bir bütünen ormanın hakikatine açıklayabilecek bir nitelikte değildir. Açıklanabileceğini düşünmek safdillik olur. Çünkü orman sadece görünen bir yaprak değildir. Ormanda bin bir türlü bitkinin yanı sıra farklı ağaç türleri ve bu ağaçlarda yaşayan canlılar yaşamaktadır. Bir bütünen orman anlaşılmadıkça geliştirilecek her türden yorum boşa gidecek ve cevap olamayacaktır. Bu gibi birçok örnek verilebilir. Ancak uzatmaktan çok, vermeye çalıştığımız şey; bir bütünselliğin yakalanması gerçekliğidir. Yaşam bir bütünsellik içerisinde ele alındığı derece anlamına ulaşılabilir. İşte tam da burada gelişen arayışların neden başarıya ulaşamadıklarına verilecek cevap; bir bütünselliği yakalayamamaları olarak verilebilir.
Şu bilinç ve farkındalıkta olmak önem arz eder: her dönemde ayrı isimlerle mücadele alanına çıkan bu arayışlar kendi dönemleriyle sınırlı kalmamışlardır. Öz itibariyle kendisini, sonradan çıkan tüm hakikat arayışlarında yaşamsal kılmışlardır. Zamanın oluşturucu gücünden yola çıkarak, her dönemin kendisini -isim ya da şekil farklı olsa da- bir sonraki dönemde yaşamsal kıldığı görülmek durumundadır. Yani animizm sadece doğal toplumla sınırlı kalmamıştır. Aynı zamanda mitolojide, dinde, felsefede ve bilimde de kendisini yaşanılır kılmıştır. Ya da bilim bugün tüm yetersizliklerine rağmen felsefenin, mitolojinin, dinin ve animizmin yarattığı temeller doğrultusunda topluma yaşanılır bir yaşam sunma arayışındadır. Her biri bir bütünün farklı açıdan tamamlayıcısı konumundadır. Saymış olduğumuz bu arayışlar eğer bugün hala toplumun içerisinde yoğun bir etkiye sahipse topluma işlemiş oldukları etkiden kaynağını almaktadır. Bunun yanı sıra her bir arayış kendi çıkışını yaptığı döneme müthiş damgasını vurmuş ve iz bırakmıştır.
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
