TOPLUMUN OLUŞTURUCU GÜCÜ: TARİH
12 Nîsan 2013 În
Yaşanan tarihi ve toplumsal gerçekliği ayrı ele alma anlayışından çok her iki olguyu kendi gerçeklikleri doğrultusunda ele almamızın daha doğru ve çözümleyici olabileceğine inanıyoruz.

Zerdeşt TOLHILDAN
Toplumlar tarihleriyle vardır. Tarih olmaksızın, bir toplumdan, toplumun değer yargılarından, geçmişinden, bu gününden ve yarınlarında bahsedemeyiz. Toplumlar kendisini tarihleriyle anlaşılır kılabilir ve tarihin ışığında yarınlara uzanabilir. Tarihten kopuk, bugünle sınırlı ya da gelecek hayalleriyle süslü bir yaşamın doğru temellerde yaşanılması imkânsızdır. Çünkü doğru yaşamın temelleri tarihle ele alındığı derece ayakta kalabilir ve üzerinde sınırsız bir şekilde istenilen inşa edilebilir. Tarihsiz, tarihi elinden alınmış ya da tarihten kopuk hayatını sürdürmeye çalışan bir toplum temelsiz bir yapıya benzer. İlk katta üzerine gelen ağırlıktan çöken bir yapı
Bu nedenle toplumun doğru temellerde tanımlanması, değer yargılarının ele alınması ve yeniden, özgürce yapılandırılması açısından tarihin doğru bir temelde ele alınması önem arz ediyor. Günümüze kadar, hala süre gelen bazı yaklaşımlardan kaynaklı, tarihe doğru temellerde yaklaşımın gelişmesinin önü de alınmıştır. Ya da tarihe gereken önem verilememiş, herkes istediği gibi yaklaşmış ve özünden olabildiğine uzaklaştırmıştır. Bu temelde doğru bir tarih tanımlamasının yapılması için, tarihe karşı gelişmiş bazı yaklaşımların açıklanması gereklilik arz ediyor. Bu yaklaşımların yanlış, eksik ve tamamlanması gereken yanları açığa çıkarıldığı derece tarihe doğru bir tanımlama getirebilir ve tarihi toplumun oluşturucu gücü konumunu bir sürekliliğe kavuşturabiliriz.
Yaşanan tarihi ve toplumsal gerçekliği ayrı ele alma anlayışından çok her iki olguyu kendi gerçeklikleri doğrultusunda ele almamızın daha doğru ve çözümleyici olabileceğine inanıyoruz. Bu temelde, tarihi ve toplumu yanlış ele alan, sakat yorumlamalarda bulunan, toplumsal sorunlara çözüm üretemeyen bazı anlayışların açımlanması konumuzun anlaşılması açısından önemli olacaktır. En azından, bu düşünürlerin kabul ettiğimiz ve kabul etmediğimiz, tamamlanması gereken yanlarının ne olması gerektiğini somutlaştırmaya çalışacağız. Hiyerarşik-devletçi zihniyet merkezli düşünüşün aksine her bir düşünceye saygı duyuyor ancak eleştirmekten ve tamamlamaktan da geri durmuyoruz. Bizce kurulu kalıpların yıkılması bunu gerektiriyor. Tarihte çıkmış nice düşünürün toplumsal sorunlara çözüm bulma umuduyla yola koyulduğu gerçekliğinden de yararlanarak, eksik kalmış, tamamlanması gereken, sisteme hizmet eden, sistemi zorlamaktan öte güçlendiren yanlarına değinmek ve çözümlemek bu düşünürlerin istem ve arzularına da uygun olacağı düşüncesindeyiz. Aslında kendisini birilerinin ardılları olarak niteleyen bazı çevrelerin temel yanılgısı da buradan kaynağını almaktadır. Düşünsel çıkışın yaşandığı koşulları, dönemi çok göz önünde bulundurmadan günümüze uyarlamaya ve bu temelde yaşamsallaştırmaya çalışmaktadırlar. Oysa o gün görülmeyen ya da görünmeyen, anlaşılmayan birçok şey bugün daha açık bir şekilde bir anlama kavuşmuş bulunmaktadır. Bundan kaynaklı olsa gerek ki Marks henüz o dönemde yarın olabilecek, düşüncelerine karşı gelişebilecek yaklaşımları ön gördüğü için, kendisinin on dokuzunu yüzyılın insanı olduğunu ve ufkunun kaçınılmaz bir şekilde bu toplumsal gerçeklikle sınırlı olduğunu belirtti. Bu temelde hem Marks hem de onun gibi nice düşünürün tam olarak çözümleyemediği yanları Önderliğin düşünceleri ışığında çözümlemeye ve geliştirmeye çalışacağız.
Hiyerarşik-Devletçi Zihniyet Yaklaşımı
Şuan dünyanın her yerinde hâkim olan tarih yaklaşımı hiyerarşik-devletçi tarih yaklaşımdır. Bu yaklaşım tarihi parçalı ele alan, tarihi egemenlerin tarihi olarak niteleyen, tarihin dünden ibaret olduğunu, dünle sınırlı kaldığını iddia eden ve bu temelde kendisini topluma dayatan tarih yaklaşımıdır. Hiyerarşik-devletçi sistemin en belirgin özelliği olan her şeyi kendi tahakkümüne alma, kendine ait görme ve bir mal gibi kullanma yaklaşımından kaynaklı tarihi de kendisine ait ve kendi malı gibi görmektedir. Bundan kaynaklı bu yaklaşım; tarihi, yazının başlangıcıyla ya da Sümerlerle ele alma, sadece devlet tarihiyle, egemenlerle izah etme, olay ve kişilerle tanımlama, tarihin başlangıcı ve sonu olduğunu iddia eden yaklaşımlarla kendisini toplumsal yaşama dayatmış ve belli düzeyde kendisini toplum içerisinde yaşamsal kılmıştır. Ancak bu yaklaşımların her birinin özellikleri ortaktır. Hepsi hiyerarşik-devletçi zihniyetin çıkarları doğrultusunda hareket ederek, toplumsal ihtiyaçları göz ardı edip, toplumu arka plana iten yaklaşımlardır. Bu yaklaşımlar tarihi cansız gören, dün yaşanmış ve artık bir etkisi olmayan bir olgu olarak ele almaktadır. En temel özellikleri ise tarihi parçalı ele almalarıdır. Sistem şunun çok iyi farkındadır. Parçalı bir gerçekliği kendi hizmetine almak çok daha kolaydır. Çünkü parçalanmış bir gerçeklik, gerçeklik olmaktan çıkmakta, en büyük yalanı yaşamaktadır.
Bu yaklaşımların en belirgin olanı ise Avrupa merkezli gelişim sağlayan, tarihi kendisiyle başlatan anlayıştır. Bütün egemen güçlerde hâkim olan bu yaklaşım aslında var olan tekelci yaklaşımlarından kaynaklı tarihi de kendi tekellerine almaktadırlar. Bu şekilde en derinlikli parçalama anlayışı açığa çıkmaktadır. Herkes istediği gibi, kendi çıkarları doğrultusunda bir yorumlamaya gitmektedir. Tarihi kendisiyle başlatan bu anlayış, kendisi dışında kalan diğer toplum tarihlerini hiçten saymaktadır. Bu anlayış coğrafik ve iklimsel koşulların farklılığının toplumlar üzerinde de etkide bulunduğunu, oluşumlarının da bu temelde geliştiğini belirtmektedir. Bu anlayışın fikir babası Aristodur. Ona göre Soğuk ülke insanları, Avrupalılar, cesur ama zekâca geridirler. Bu nedenle özgür yaşarlar, ama iyi ve sürekli yönetim kuramazlar. Sıcak ülkenin insanları, Asyalılar, zeki ve bulucudurlar, ama cesaretleri kıt olduğundan her zaman buyruk altında kölece yaşamışlardır. Bu iki halkın oturdukları ülkelerin arasındaki ılıman ülkelerde oturan Helenler, hem cesur hem zeki olduklarından hem özgür yaşayan hem de en iyi yönetimleri kuran efendi halktır. Kendisini merkeze alan bu yaklaşım hiçbir şekilde yapıcı ve oluşturucu olmayıp, birilerini özne birilerini de nesne yapmaktadır. Bundan kaynaklı bu yaklaşımın olabildiğine derinlikli çözümlenmesi ve bu temelde de egemenlerin çıkarları temelinde tarihi ve bununla toplumları parçalayan, küçük düşüren ve kendi gerçekliğinden uzaklaştırılan iktidar gerçekliğinin anlaşılması gerekir.
Bu yaklaşımlardan bir diğeri ise tarihi Sümerlerle ya da yazının icadıyla başlatan yaklaşımdır. Bununla bağlantılı olarak devletin ve egemenlerin tarihi de eklenebilir. Son yıllara kadar da sistemin, okullarda verdiği tarih kitaplarında geçerli olan yaklaşım buydu. Ancak bu durumda akla gelen ilk soru, Sümerlerden önceki yaşama ne denilecek? Sümerlerle başlayan tarih son birkaç bin yıl iken, onun öncesinde var olan, milyarlara varan bir tarihi neyle açıklayacağız ve nasıl ele alacağız? Tarihi evrenin oluşumuyla bağlantılı bir şekilde ele alacak olursak ve hiçbir şeyin öncesiz olamayacağı gerçekliğinden de yola çıkacak olursak bu yaklaşımın olabildiğine yanlı ve kasıtlı bir şekilde tarihi egemenlere bağlama yaklaşımı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Nitekim Sümerlerle başlayan süreçle toplumun toplumsal değer ve yargılardan ne kadar uzaklaştı(rıldı)ğını biliyoruz. İktidar olgusunun Sümer rahipleriyle rahip, komutan, yönetici üçlüsüyle kendisini topluma dayattığı bilimsel verilerle de desteklenmektedir. Bu gerçeklikten de yola çıkarak Sümerlerle başlayan tarihin egemenlerin ve devletin tarihi olduğu belirtilebilir. Bu yaklaşımla; devlet ve egemenlerin dışında kalan toplumun her türden değer yargısını görmezden gelirken, toplumsal yaşamın sömürücüsü devlet öne çıkarılmaktadır. Bu şekilde toplum kendi olmaktan çıkarılıp, var olan gerçeklikler toplumdan gizlenmektedir. Bu şekilde gerçekler saptırılıp, kendi istemleri doğrultusunda insanlar(sürüler) yaratılmaktadır. Çünkü kendi özünden, ahlak ve yaşamsal değerlerinden koparılmış bir insan gerçekliği her halükarda her türden yaptırıma açık bir pozisyondadır. Egemenlerin, hiyerarşik-devletçi sistemin de istediği bireyler tam da bunlar olmaktadır. Bu nedenle tarihi Sümerlerle başlatan yaklaşımın aksine, bir bütünsellik içerisinde, henüz evrenin ilk oluşumundan ve toplumun kendi öz değer yargıları üzerinden kendi geleceğini oluşturması toplumun yapılandırılmasında öncelikli sorumluluk olmaktadır. Sadece toplumsal tarihi ele alsak bile, on binlerce yıla varan bir tarihle karşılaşırız. Ki son Göbeklitepe kazıları da göstermiştir ki; bu güne kadar bize dayatılan tarih anlayışı boşa çıkmıştır.
Tarihi parçalı ve bir kesime ait olarak ele alan bir diğer yaklaşım da Heredotun tarih anlayışıdır. Bu anlayış da hiyerarşik-devletçi sistemin çıkarları temelinde hareket eden tarih yaklaşımlarından biri olarak nitelenebilir. Çünkü Heredotun yaptığı; tarihi olaylarla ya da bazı kahramanlarla açıklamak olmuştur. Tarihi bir olayla ya da bir kişiyle sınırlı ele alması nedeniyle toplumda esas olarak yaşanan ve yaşamı belirleyen gerçekliklerin üzerinin örtülmesini kendisiyle getirmektedir. Bu da toplumun yaratımı olan gerçekliklerin bir yerlere ait kılınmasını ve toplumun oluşturucu ve geliştirici gücünün görülememesini kendisiyle getirmektedir. Bütünlükten olabildiğine uzak olan bu yaklaşım, ismini tarihin babası olarak tanımlanan Heredottan almaktadır. Heredot birçok veriye sahip olmasına rağmen, yorumlama noktasında ya yetersiz kalmış ya da yapmamıştır. Yapılan yorumlama tarzı da kendisiyle birçok yanlışı doğurmuştur. Yani esas olanı görünmez kılmıştır. Esas olanın görünmez kılınıp, örtülmesiyle toplumun bakış açısı egemenlerin istem ve ihtiyaçlarına yönelmiştir. Yani bu yaklaşımın da toplumun ihtiyaç ve sorunlarına cevap olamadığı, cevap olmaktan öte, toplumu egemenlerin pençesine itmiştir. Bu yaklaşımla, diğer hiyerarşik-devletçi yaklaşımlarda da olduğu gibi, gerçekler örtülmüş, parçalı ve toplumu geliştirmeyen olaylar zihniyetlere yerleştirilmiştir. Bütünsel gerçekliğin bir gereksinim olarak kendisini karşımıza çıkardığı bu yaklaşımla toplumlar bırakalım özgürleşsin ya da sorunlarına çözümler üretsin her an egemenlerin denetimine girmekten kurtulamayacaktır.
Genel anlamıyla parçalayıcı olan bu hiyerarşik-devletçi yaklaşımlar tarihsel toplum gerçekliğine olabildiğine ters bir konumda olup, ne tarihi ne de toplumu tanımlamaya yetmektedir. Tarihi toplumsuz, toplumu da tarihsiz bırakan bu yaklaşım ve anlayışlar demokratik uygarlık nehrinin akışını da önemli derecede sekteye uğratmıştır. Kendi tarihinden koparılan toplum, gerçeğin ve yalanın hangisi olduğu konusunda hep sorunlar yaşamış ve egemenlerin istediği şekilde hayatını sürdürmüştür. Sırf bunlardan kaynaklı, bu yaklaşımların ne derece toplum karşıtı olduğu ve toplumu geçmişsiz bırakarak bu gününü elinden alıp yarın yüzü görmemesi için çabaladığının görülmesi gerekir.
Hegelci Yaklaşım
İsminden de anlaşılacağı üzere Hegelin geliştirmiş olduğu bu yaklaşım tarihin başlangıcı ve sonunun belli olduğunu belirten tarih yaklaşımıdır. Hegel tarih yaklaşımını geniş bir perspektif doğrultusunda ele almaktadır. Kendisinden önceki tarih yaklaşımlarının hemen hemen hepsinden faydalanan Hegel, bu tarzından kaynaklı sonrasında gelen ve tarih anlayışından etkilenen birçok düşünür Hegeli farklı boyutlarda ele almışlardır. Hegele göre bir şey tek başına izah edilemez. Düşünce bir bütünsellik içerisinde ele alındığı derece anlamlı kılınabileceği vurgusunu geliştirerek, bu farklılıkların bir mutlakta somutlaştırılabileceğini öne sürer. Bundan kaynaklı tarih anlayışını o güne kadar gelişen-Heraklitos, Platon, Herder, Kant, Schiller gibi- tarih anlayışlarının tümünü ele alarak oluşturmuştur. Ele aldığı anlayışlardan kaynaklı kendi yaklaşımında da bir karmaşıklığın olduğu gözlenmektedir. Bu karmaşıklık sonrasında gelişecek yaklaşımların her birinin Hegeli kendine göre, istediği gibi ele almayı getirmiştir.
Hegel tarih yaklaşımını doğadan kopuk ele almaktadır. Hegele göre doğanın tarihi yoktur. Her ne kadar döngüsel gerçekliği doğa ve insan somutunda ele alsa da doğanın belirlenen çerçevede hareket ettiğini savunur. Çünkü doğa belirli bir döngü içerisinde var olan, oluşum ve gelişimden kopuk bir gerçekliktir. Ki gelişimin de sürekli olmadığını, her şeyin bir şekilde yok olduğunu ya da bir değişime maruz kaldığını belirtir. Bundan kaynaklı doğa aşağıda olan, sonradan gelendir. Bu temelde tarihin ancak insanla, insanın düşünsel gücüyle izah edilebileceğini ve başlatılabileceğini vurgular. Bunun yanı sıra daha en başında Hegelin doğaya karşı bu yaklaşımından tarih yaklaşımının ne derece parçalayıcı olduğu görülmektedir. Bu yaklaşımıyla tarihi ve doğayı bir birinden ayıran Hegel, tarihin kendisini yenileyemediğine vurgu yapar. Ancak bununla evrensel gelişimi göz ardı etmektedir.
Hegelin varlığa yaklaşımı diyalektikseldir. Hegel, tarihin ve düşüncenin diyalektik bir süreç içinde geliştiğini savunmuş, bu sürecin Mutlak Tine ya da zihne (geist) varılmasıyla son bulacağını ileri sürmüştür. Daralttığı tarih aralığıyla özgürlüğü de sınırlamış oluyordu. Tarihi olup biten ve olmakta olan olarak ele alan Hegel, yarının belirsizliğinden kaynaklı, tarih olarak ele alınamayacağını, var olan, belirlenen son çerçevesinde tarihin de son bulacağını belirtir. İnsanları bir arada tutan, insanlar arasındaki refahı sağlayan, bu yüksek refah doğrultusunda insanlara bir arada yaşamayı öğretecek olan bir yapıya ihtiyaç olduğunu savunur. Bu yapının da ancak devlet olabileceğini savunur. Bu temelde devlete bir kutsallık arz eden Hegel, olması gereken bir gerçeklik olarak bakmaktadır. Çünkü toplumun var olan sorunlarından, düzensiz ve dağınık yapısından ancak devletle aşılabileceğini savunur. Ona göre tarih, karmaşık ve kaos içinde yaşayan insanların bilinçlenip yasalar oluşturmaları ve devlet kurmalarıyla başlamıştır. Bu doğrultuda ele alınacak olursa, insanların tarihi için devleti olmazsa olmaz kabilinde görmektedir ve tarihi devletin başlamasıyla başlatmaktadır.
Peki devlet öncesi, ya da devletsiz toplumları ve gelişimlerini nasıl izah edeceğiz? Kürt halkı ve onun gibi birçok halk tarihin neresindedir? Doğal toplum süreci, evrenin oluşumu nasıl izah edilecek? Önemli ve cevaplanması gereken sorulardır. Bu sorulara Hegelden olumlu bir cevap alamamaktayız. Çünkü Ona göre devlet öncesi ve devletsiz toplumlar göz önünde bulundurulacak gerçeklikler değildir. Bir değerleri de yoktur. Oysaki en güçlü ve köklü toplumsal süreçlerin devletsiz süreçler olduğunu bugün yaşadığımız somut gerçekliklerden de görmekteyiz. Devletin toplumların başına ne derece bela olduğu, toplumları iliklerine kadar sömürdüğü ve ne derece zarar verdiği gözler önündedir. Bu anlamıyla Hegelin tarih anlayışı parçalayıcı, sınırlayıcı ve çözümden çok sorunları derinleştirici bir yapıya sahiptir.
Tarihin sonunu mutlak tine ulaşma olarak vurgulayan Hegel, mutlak tini de tanrı olarak görmektedir. Her şeyin sonuç itibariyle varacağı yer olarak tanrıyı göstermektedir. Biraz daha dinsel gerçekliğe yakın bir yaklaşımdır. Yani tarihi, tanrının yaratılış anından kıyamete varan bir süreç olarak görmektedir. Hegelin tarihi sonlandırdığı zaman dilimi şimdidir. Yani gelecek yoktur. Şimdinin sonu ise ulus-devletin başlatıcısı Napolyon olmaktadır. Ancak tarih ne devletle başladı ne de Napolyon ile son buldu. Tarihin bütünsel gerçekliği içerisinde birer dönem olan bu süreçler, aslında tarihte yaşanan sapmaların en başına gelenleridir. Çünkü tarih bugün bu yaklaşımlardan intikamını almaktadır. Tarihe dayatılan, devlet eliyle ve sonrasında geliştirilen ulus-devlet gerçekliğiyle hem toplumun, hem doğanın, hem de bir bütünen evrenin nasıl bir çıkmaza sokulduğu göz ardı edilemeyecek kadar bir gerçekliğe sahiptir. Tarihi devletle başlatıp, ulus-devletin çıkışıyla sonlandırmak toplumlara, doğaya ve evrene yapılmış en büyük hakarettir. Bu yaklaşım sadece egemen güçlere yaramış ve egemenlerin çıkarlarını sağlama almıştır. Sonrasında da, Marxın düşünceleriyle de bağlantılı, göreceğimiz üzere ulusal kurtuluş hareketlerinin çıkışında çok önemli bir etkiye sahip olan Hegelci yaklaşım, her bir toplumu şiddetle devlet olmaya yöneltmiştir. Dünya üzerinde henüz devam eden savaşların, katliamların, doğa kırımının, ölüm ve tecavüzlerin temel kaynağı olan devlet ve devletçi zihniyetin böylesine fetişleştirilmesi hayret uyandırıcıdır. O günün şartları doğrultusunda gelişmiş bir düşünce olsa da, devlet gibi-henüz ilk çıkışından- toplumu parçalayan, kendi beninden ve gerçekliğinden uzaklaştıran yapısının bir anlama kavuşturulamaması, Hegelin düşüncesinin parçalayıcılığı ve egemen sisteme olan yararlılığını çok net bir şekilde bize sunmaktadır.
Marksist Yaklaşım
Hegelde de görüldüğü üzere hiçbir şey tek başına bir şey değildir anlayışından da yola çıkacak olursak, her çıkan arayışın bir önceki çıkışlardan bir şekilde etkilendiği ve kendisini, yaklaşımını bu çerçevede ortaya koyduğu söylenebilir. Her bilgi bir birikimin sonucunda kendisini yeni bir şekilde bedenleştirir. Marksın da bu temelde tarih felsefesi başta olmak üzere oluşturmuş olduğu paradigma geçmişinden kopuk ele alınamaz. Konumuz Marksın paradigmal yaklaşımı olmamasından kaynaklı sadece tarih noktasında içine girmiş olduğu yetersizlikleri ve tamamlanması gereken yönleri izah etmekle, doğru temellerde açıklamakla yetineceğiz.
Belirttiğimiz üzere hiçbir çıkış bir öncekinden bağımsız ele alınamaz. Marks da kendinden önceki birçok
düşünürden etkilenmiştir. Özellikle Hegeli bu noktada örnek verebiliriz. Ve Marksın tarih anlayışının Hegelin yaklaşımının ters çevrilmiş hali olduğunu net olarak vurgulayabiliriz. Hegelde olgular yoluyla bir sonuca gidiş varken, Marksta arayışın temeline toplum yerleştirilmekte ve toplumsal yaşam üzerinden anlayışını geliştirmektedir. Tarihin temel birim olduğuna inanan Marks, tinden, akıldan öte yaşamı ve gelişimi belirleyenin bilinç olduğunu belirtir. Bilincin gelişimini de topluma bağlamaktadır. Yani anlam gelişimi toplumsal bilincin gelişimiyle izah eder. Ayrıca Hegelde var olan tarihi doğadan ayrıştırma yaklaşımı Marksta tam tersi bir şekilde, tarihin temel birim olması doğadan ayrıştırılmasını gerektirmediğini vurgulayarak, tarih ve doğanın iç içe bir gelişim seyrettiğini, doğanın da bir tarihi olduğunu ve o temelde ele alınmasını gerekli görmektedir.
Materyalist tarih anlayışı olarak anılan Marksın tarih yaklaşımı, dünyayı materyalist bakış açısıyla izah eden dünya görüşünü topluma, toplum yaşamına ve toplumsal sorunlara uyarlaması sonucunda Marksın geliştirmiş olduğu düşüncedir. Her şeyin bir amacının olduğuna inanan Marks, doğada var olan yaşamsal kurallar ile toplum içerisinde oluşturulan kuralları bir birinden ayırt etmektedir. Bunu da toplumla, insanın insan olarak kendi farkına varması ve farkındalığını ortaya koymasıyla gelişen bilinçle açıklamaktadır. Doğada gelişen yasalar daha çok bir çerçeve doğrultusunda gelişirken, toplumda gelişenler ise bilincin gelişimiyle bir değişimi yaşadığını ve bu temelde kendisini yaşamsal kıldığını belirtmektedir. Ancak eğer bilinçli ve istekli bir gelişim varsa buna var olan yasalar çerçevesinde hareket edildiği söylenemez. Zaten sonrasında Marksın bu yaklaşımına geliştirilecek eleştiriler bu doğrultuda olacaktır. Çünkü insanın yapmış olduğu ve yapacağı her şeyi doğal gelişen gerçeklikler olarak görme durumu yaşanmaktadır. Nitekim geliştirilen ilişkiler bir etkileşim sonucunda bir doğrultu kazanır. Etkilenmeler gelişmeleri direkt veya dolaylı bir şekilde etkilemekte ve gidiş yönünü belirlemektedir. Toplumun doğadan kopuk ele alınamayacağı gerçekliğinden de yola çıkacak olursak, hem doğanın etkisi hem de toplum içerisinde insanın insana etkisi yaşanacakları önemli ölçüde etkilemekte ve statikliğini bozmaktadır. Evet, yasalar vardır, bu yasalar kuran ayetleri olmayıp, doğal denge temelinde değişime de uğrayabilir. Ancak insan ve toplum doğasında ters gelişecek şeyler bu çerçevede ele alınamaz. Sorunların bu temelde ele alınması ve çözümlenmesi öncelikli şarttır. Ki Marksın da vardığı sonuç devletçi uygarlığın doğal olduğu gerçekliğidir.
Tarih perspektifini de bu temelde ele alan Marks ve sonrasında bu yaklaşımı daha da geliştiren Engels, edinilen amaç doğrultusunda geliştirilecek üretim araçlarının nasıl kullanıldığına vurguda bulunur. Önceleri kollektif yaşam temelinde kullanılan araçlar bir süre sonra mülkiyetin ortaya çıkmasıyla çok farklı bir boyuta evirilecektir. Mülkiyeti özel mülkiyet takip etmiş ve toplumsal yaşamı olabildiğine etkilemiştir. Üretim araçlarını kullanan yine bu üretim aracını geliştiren kişilerdi. Bu doğrultuda mülkleştirmenin getirdiği etkiyle toplumda bazı ayrışmaların da geliştiği görülecektir. Mülk sahipleri ile bu mülkleri işleyen üreticilerin derin çatışması başlamış oluyor. İşte tam da burada Marks, tarihi sınıf mücadelesi gerçekliğine indirgemektedir.
Hegelde tarih devletle başlatılıp devletin zirveleşmiş hali olan ulus-devletle bitirilmektedir. Marksta da sınıf mücadelesiyle başlatılıp sınıfsız bir toplumun oluşturulmasıyla son bulur. Ancak bu gerçeklik ne kadar gerçekçi ve çözümleyicidir. Şu gerçek göz ardı edilemez: sınıf mücadelelerinin yaşandığı bir tarih vardır. Peki, sınıfsız toplum yaşamını nereye koyacağız? Ya da sınıflar ortadan kalktıktan sonra yaşanacaklara ne diyeceğiz? Milyarlara varan bir evren ve milyonlarca yıllık toplum tarihi var. Bu tarih nasıl izah edilecek? Gerçek tarih bu değil midir? Bu şekilde olursa tarihi ve toplumsal gerçekliği parçalamış olmaz mıyız? Parçalanma varsa karşımıza çıkan durum ne olur o zaman? Önemli ve cevabı verilmesi gereken sorulardır. Sınıflaşmanın hiyerarşik-devletçi sistemle beraber ele alınması en doğrusudur. Hiyerarşik-devletçi sistem ise doğal olmayan, tamamıyla doğa ve toplum karşıtı bir yapıdadır. Bu nedenle hiyerarşik-devletçi sistemle gelişen sınıf mücadelelerini kutsamak yerine sınıfsız bir toplum oluşturma temel amaç olmalıdır. Nitekim demokratik uygarlık sisteminin yürütücüleri olarak nitelediğimiz nice hareket bu temelde mücadele alanına çıkmıştır. Gerçek tarih bu hareketlerin mücadele tarihidir. Bu hareketler bir geleneğin sürdürücüsü olup, ilk toplumlara kadar dayandırılabilir. Hatta evrenin en başına, ilk oluşuma kadar götürülebilir. Çünkü demokratik uygarlık güçlerinin temel perspektifi özgür ve yaşanılır bir yaşam oluşturmaktır. Doğaya ters her şeye karşı duruşları mücadelelerini anlamlı kılmaktadır.
Dediğimiz gibi tarihsel materyalist yaklaşımla devlet de masum görülmekte ve devlete, tarihte olması gereken olarak bakılmaktadır. Bu kendisini düz ilerlemeci mantık olarak dışa vurmaktadır. Yani tarihte yaşanacaklar bellidir. Bir birini takip eden süreçler var. Ancak nihai olarak varılacak son mutlu sondur. Yani sınıf mücadelesiyle başlayan süreci, feodal, kapitalist, sosyalist ve komünist süreçler takip edecektir. Bu yaklaşım mücadelesizliği de kendisiyle getirmektedir. Nitekim nihai olarak komünizm gelecekse neden mücadele edilir ki? Bu yaklaşım geliştirici olmayıp, hiyerarşik-devletçi sistemi zorunlu bir gelişim olarak görmenin yanı sıra, toplumların var olan sorunlarına çözüm gücü olma konusunda da parçalamaya gitmektedir.
Bunun yanı sıra Marksa göre; bu gün geçmişe oranla daha çok gelişmiştir. Tarih dönemlerini parçalayan bu tahlil günümüz koşullarından da yola çıkacak olursak bunun bir gerçeklik ifade etmediği görülecektir. Çünkü bu yaklaşıma göre Kapitalizm en gelişmiş toplumsal sistem olarak görülmektedir. Ancak var olan gerçeklik bu değildir. Kapitalizm tamamıyla toplum karşıtı olup, kendisini toplumun ahlaki-politik değer yargılarını sömürmekle yaşamsallaştırmaktadır. Kapitalist sistemdeki bireycilik ve liberalizmin geliştirmiş olduğu toplumsal yozlaşma, bir hastalık derecesinde insanları kendi gerçekliğine yabancılaştırmakta ve toplumsal yaşamdan uzaklaştırmaktadır. Oysaki doğal toplum süreçlerini göz önünde bulundurduğumuzda kolektif yaşam ölçülerinin hâkim olması, birinin bir diğerinden üstün ya da değerli olmaması bize olması gereken yaşam standartlarını sunmaktadır.
Sonlandırırken:
Marksizm başta olmak üzere, Marksın etkilendiği Hegel ve Hegel öncesi bir çok düşünürün tarihe ve topluma, bununla bağlantılı toplumsal sorunlara getirmiş olduğu yanlış yorumlama ve yaklaşımlardan kaynaklı hiyerarşik-devletçi sistem kendi egemen anlayışını toplumlara dayatır olmuş ve parçalayan yaklaşımlarını yaşanılır kılmıştır. Pozitivizm olarak somutlaşan ve toplumları yarınsız, geçmişsiz, belleksiz bırakan kapitalist sistemin dini, tarih başta olmak üzere birçok sosyal bilimi kendi tekeline almış ve istediği gibi içini doldurmuştur. Pozitivizmin bu yaklaşımından kaynaklı toplumsal sorunlar, Bookchinnin deyimiyle toplumun dehlizlerine işlemiştir. Yine Önder Apo; Sistem, toplumu çürüten sorunlarıyla toplumun kılcal damarlarına kadar işlemiştir demektedir. Bu gün Avrupa merkezli gibi görünse de, pozitivist anlayış dünyanın her yerinde kendisini yaşanılır kılmakta ve toplumsal sorunlar başta olmak üzere doğa ve evren sorunları da önü alınamaz bir boyuta ulaşmaktadır. Marx, Hegel, Schiller, Kant,Herder, Platon ve daha birçok düşünür ve bilim insanının yapmadığı ya da yapamadığı, sistemi çözümleme gerçekliğiydi. Yaşanan sorunların sistemsel olduğu gerçekliğini ya kabul etmemişler ya da doğrudan sistemin çıkarları doğrultusunda hizmet ederek sistemi dokunulmaz ilan etmişlerdir. Bu yaklaşım sorunları çözmek yerine sorunları daha da derinleştirmiş ve toplumu, doğayı egemen güçlerin insafına bırakmıştır.
Tarih yorumunun yeniden geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Pozitivist yaklaşımın toplumu, doğayı ve evreni içine düşürdüğü durumdan çıkarmanın temel yolu tarihe, bununla bağlantılı olarak topluma getirilecek yeni bir tanımlamayla mümkün olacaktır. Tanımlamadan kastımız; bugün sistemin toplumların beynine kazıttığı parçalayıcı, tek yönlü, egemenlikçi ve tarihi geçmiş ve bitmiş olarak gösteren yaklaşımların anlaşılır kılınması ve toplumun bu temelde yapılandırılmasıdır. Bu şekilde sistem karşısında yürütmekte olduğumuz mücadele de anlam bulacak ve ulaşılmak istenilen amaca da ulaşılacaktır. Hiyerarşik-devletçi sistemin aksine, doğru bir temel üzerinde ilerleyen Demokratik Uygarlık nehrinin güçlendirilmesi de bundan geçer ve bir sapmanın sonucu olan hiyerarşik-devletçi sistemin yıkılışını da beraberinde getirecektir. Bu temelde yazımızı Önder Aponun tarihe ilişkin geliştirmiş olduğu düşüncelerinden bir kesitle sonlandırmak istiyoruz:
Demokratik Ekolojik Toplum paradigmasırijit, kesin sınıf, ulus ve devlet kategorilerinden hareket etmez. Umudunu salt geleceğe taşımaz. Kuru bir geçmiş inancına da dayanamaz. Günümüzle tarih, tarihle gelecek arasında bağ kurmak çok daha gerçekçidir. Tarihten kopmayla hiçbir şeyin doğru tanımlanamayacağı, dolayısıyla sağlıklı bir dönüşümün görülemeyeceği açıktır. Tarih yalnız ibretlik bir ayna değil, yaşadığımız gerçekliğin kendisidir. Eskiyi kolay terk etmenin gerçeği kaybetmek anlamına geldiği, her şeyi geleceğe saklamanın yaşayan gerçekliği hayallere terk etmek olduğu netçe anlaşılmaktadır. Dün bugün gelecek arasında pek uzun bir mesafe ve zaman olmadığını, olsa da büyük bir değişme anlamına gelmediğini görmek daha gerçekçi, yaşanılan ana daha saygılı olmaktır. Tarih ve gelenek neyse, günümüz ve gelecek odur büyük ilkesine göre düşünme ve davranmayı bilmek gerekir. Tarih ve geleneği ne kadar doğru biliyorsan, günümüz ve geleceği, bu tarihi içselleştirdiğinde üstüne ekleyeceğin kadar değiştirebilir, dönüştürebilirsin. Değişimin ve devrimin altın kuralı, bu formülün uygulanmasından geçer.
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
