BİLMEK YETİYOR MU?
14 Nîsan 2013 Yekşem
Her insan gerçekten de bildiği oranda bir yaşama sahip midir?

Mahabad GABAR
Biliriz! Her birimiz, bir şekilde bir şeyler biliriz. Çoğu zaman yetersiz olsa da biliriz. İyiyi, kötüyü, çirkini, güzeli, olumluyu, olumsuzu, acıyı, tatlıyı vb. daha birçok şeyi
Bilgi, evrenin tüm canlılara yaşamlarını sürdürmeleri için bahşettiği gerçekliktir. İlk oluşum anından itibaren bir zekâ olayının gelişim sağladığı ve sırayla tek hücreli canlıdan, canlıların en gelişmişi olan insana kadar süre geldiği biliniyor. Her canlı yaşam döneminde; zekâ-bilmek bir başka boyuta evirilmiştir. Örneğin bir bitki ile hayvanın, yine hayvan ile insanın zekâ düzeyleri farklılık gösterir. Belki de bunu en güzel açıklayan Taonun yaklaşımı olmaktadır. Buna göre; Tao taşta uyur, bitkide rüya görür, hayvanda uyanır, insanda uyandığının farkına varır. Bu yaklaşım klasik bilme yaklaşımlarını da boşa çıkarmaktadır. Hiyerarşik-devletçi zihniyetin aksine evrende bulunan her şeyin canlı olduğunu ve bu temelde var olan bütünsellik içerisinde yer edindiğini belirtir.
Taonun yaklaşımından da anlaşılacağı üzere; evren tarafından belki de en çok donatılmış olan canlı türü insanlık olmaktadır. Şu soru çoğu kez sorulmuştur: evren neden insana ihtiyaç duymuştur? Herkes kendince cevaplar geliştirmiştir. Mitoloji, din, felsefe ve yine bilim, çeşitli cevaplar geliştirmiştir. Din; tanrı kendi tezahürünü görmek için insanı yarattı derken, felsefe; kendini bil diyerek, ne aranacaksa insanın kendisinde aranması gerektiğini belirtir. Yine bilim; kuantumla düşünce sınırlarını zorlayarak her şeyin canlı olduğu gerçekliğinden yola çıkıp, insanın en yetkin canlı türü olduğunu belirtir.
Verilen bu cevapların her birinin belli düzeyde bir doğruluğa sahip olduğu belirtilmek durumundadır. Aslında yukarıda da belirtildiği üzere verilen her cevap bir bütünün tamamlayıcısı konumundadır. Şimdi mikro kozmos olarak nitelediğimiz insanın bu doğrultuda ele alınması ayrıca önem arz etmektedir. Peki ama insan, kendisine biçilen bu misyona ne derece cevap olabilmektedir? Öncelikli olarak şu gerçekliğin belirtilmesi gerekir: insana biçilen bu misyon bir amaç doğrultusunda verilmiştir. Şimdi önemli olan bu misyonun kimin tarafından verilmiş olduğu değil, insanın ne derece var olan bu misyon çerçevesinde hareket ettiğidir. Din, tanrı; felsefe, insanın kendi farkına varması; bilim evren diyecek belki. Ama hepsinin ortak bir amaca hizmet ettiği gerçekliğinden yola çıkmak en doğrusudur. Bu amacın da; kendi farkına varma ve kendini var etme çabası olduğunu algılarımızda geliştirmek durumundayız.
Hiyerarşik-devletçi sistemle, özelde de Kapitalist sistemin pozitivist bilimiyle gelişen hakikat yitimini göz önünde bulundurduğumuzda bu gerekliliği daha somut olarak anlayacağız. Bugün pozitivist bilimin bilgi adı altında toplumları ne derece bilgiden yoksun bıraktığı ve belleksizleştirdiği çok net bir şekilde görülmektedir. İnsana ilişkin geliştirdiği tanımlamalar yine bununla bağlantılı olarak insan ile doğayı birbirinden ayrıştıran, kendi doğasına yabancılaştırıp uzaklaştıran yaklaşımları nedeniyle; toplum derinleşen sorunlar içinde boğulmaktadır. Buna rağmen insanlar birçok şeyi bildiğini sanmaktadır. En azından bu şekilde şekillendirilmektedir. Gelişen algı çarpıtması nedeniyle insanlar ne olduğunu, ne yaptığını ve ne yapmak istediğini anlayamaz hale getirilmiştir. Çünkü düşünme olayını da birileri onun yerine yapmaktadır. Her şeyini, iradesini, özgürlüğünü, yaşamını teslim ettiği şeyin aslında bir kurt olduğunu bilmemektedir. En azından bunu görmemek üzere gözleri kapatılmıştır. Bugün dünyanın neresine bakarsak bakalım varolan eğitim sistemlerinde bunu çok net bir şekilde görmek mümkündür. Ezbere dayanan, varolan çekili sınırları bir türlü aşamayan, sorgulama ve peşine düşme olayını literatürden kaldıran ezbere tarzıyla eğitim, sürüler yaratmaktan ve günü birlik yaşatmaktan öteye gitmemektedir.
Tekrar kendi konumuza dönecek olursak; insan kendisinden istenilenlere ne derece cevap olmaktadır? Bu soruyu doğru bir temelde cevaplandırmak aslında insanın gerçek potansiyelini açığa çıkarmak açısından da anlamlı olacaktır. Bu soruyu günümüz koşullarından yola çıkarak cevaplayacak olursak, ne yazık ki karşımıza pekte iç açıcı bir cevap çıkmayacaktır. Neden mi? Çünkü insanın bugün boğuşmakta olduğu çoğu sorunun temelinde yine kendisi bulunmaktadır. Bu durum insanın düşünsel hantallığından kaynağını almaktadır. Evren ya da tanrı adına ne derseniz deyin, bilme yetisini insanlığa bahşettiğinde, düşünsel anlamda kendisinden yetersiz olan diğer canlıları da insana emanet etmişti. Ve ancak insan başta kendi toplumsal yaşamında olmak üzere, doğada bulunan diğer canlılarla anlamlı bir şekilde yaşamasını bilir ve sorumlu yaklaşırsa edindiği bilgiler de anlamlı olacak ve kendisini yapılandırabilecekti.
İnsan bu sorumluluklarını yerine getiriyor mu? Evrenle, doğayla ne kadar barış içinde ve dostane bir ilişki geliştirebilmektedir? Toplumuyla ne kadar bütünleşmekte, toplumsal yaşama ne derece adapte olmaktadır? Her şeyi bir kenara bırakalım, yanı başındaki insanla hatta kendisiyle ne derece ilgilenebilmekte ve içindeki bentleri yıkmak için ne derece çaba içerisine girmektedir? Şu gerçekliği göz ardı etmeksizin insana, günümüz insanına yaklaşım önem arz ediyor. İnsan kendinde iki tür şekillenme barındırmaktadır. Birincisi demokratik uygarlık sistemi dediğimiz, doğaya dost, her an toplumsallığını geliştiren, insan olmanın değerini bilen bu çerçevede evrende bulunan her şeye canlı yaklaşanı. İkincisi ise; hiyerarşik-devletçi sistemle beraber şekillenen ve kendi gerçekliğinden, doğasından, beninden uzaklaşan ve toplumuna düşman, bireyciliği olabildiğine yaşatan kişiliktir. İnsan bu iki kişiliği de kendinde barındırmaktadır. Ne ondan ne de bundan vazgeçebilmektedir. Bugün eğer hala hiyerarşik-devletçi sistem ve geliştirdiği uygulamaları karşısında bir direniş gelişiyorsa bu kaynağını insanlığın hala demokratik uygarlık kültürünü yaşatıyor olmasından almaktadır. Yine eğer bugün kapitalist sistem kendisini toplumun kılcal damarlarına kadar işlemişse ve toplumu iliklerine kadar sömürüyorsa, yine gelişen bu uygulamalar karşısında refleksiz kalıyorsa; bu da kaynağını hiyerarşik-devletçi sistem ve onun şekillendirdiği kişilikten almaktadır. Bu doğrultuda yukarıda geliştirilen sorulara olumlu bir cevap verilemeyeceği açıktır. Kendi misyonuna denk bir tarzda hareket et(tiril)mediği çok net görülmektedir. Peki, insan bunu nasıl aşabilir? Bugün bildiğimizi sandığımız şeyleri gerçekten ne kadar doğru biliyoruz? Bu bildiklerimiz ne derece bize ait bilgilerdir ve topluma, doğaya, bir bütünen evrene ne derece faydalı olmaktadır? Ya da öz itibariyle bazı şeyleri bilmek yetiyor mu?
Muhakkak önemli ve cevaplarının verilmesi gereken sorulardır. Sorular çoğaldıkça çelişkileri artar insanın. Çelişkiler arttıkça da arayışlar gelişir ve gelişen bu arayışlar çerçevesinde bir anlam açığa çıkar. Anlaşılması açısından, bugün kafamızda bizleri olabildiğine zorlayan sorulara doğru temelde cevaplar vermek için insanın kendisine yönelmesi önem arz etmektedir. İnsan için; küçük evren, tanrının en kıymetlisi, canlı varlıkların en yetkince donatılmış olanı(düşünsel anlamda), kendi farkına varan kendi gerçekliğini bir anlama kavuşturan gerçeklik gibi tanımlamalarda bulunuyoruz. Tabi ki bu tanımlamalara doğru temelde cevap olması önem arz ediyor. Her canlı bir şekilde bazı şeyleri bilir. Dediğimiz üzere evren ya da tanrı tarafından belli düzeyde bir zekâyla donatılmıştır. Ancak bunu en sistematik halde işlevselleştiren insanın kendisi olmaktadır. İnsandaki mucizevi güç, bugün düşünce sınırlarımızı zorlayan ve bizi kendisine hayran bıraktıran evren gerçekliğiyle tıpatıptır. Nasıl mı? Nasıl ki biz evreni bir sineğin dünyayı anlayabildiği kadar anlamışsak insan olarak kendi gerçekliğimizi de ancak o kadar anlamışızdır. Öyle muazzam bir şekilde donatılmıştır ki her bir hali, davranışı, anı yeni yenidünyalara kapı aralamakta, bilinmeyen gezegenlere ayak basar gibi heyecan uyandırmaktadır. İnsan bilme hallerinin doruğunda olmasına rağmen yaşamında bu kadar sorunun olmasına neden olan gerçeklik nedir?
Burada karşımıza yine bilmek yetiyor mu? sorusu çıkmaktadır. Önder Aponun bu soruya cevabı nettir. Sorun çok bilmek değildir. Bildiği oranda yaşayabilmektir. Kilit nokta burası olmaktadır. Her insan gerçekten de bildiği oranda bir yaşama sahip midir? Bilmeden ve yaşamdan ne kastedildiği gibi bir nokta da kafaya takılabilir. Hemen söyleyelim. Bildiği oranda yaşamak; yaşamı anlamlandırmaktır. Bu da farkındalık demektir. Farkındalık olduğu derece kendini yapılandırmak da mümkün olacaktır. Bilmek oluşuma eviriliyorsa anlam kazanır. Hiçbir şey statik, durağan değildir. Zaten canlı evren anlayışımız da kaynağını buradan almaktadır. Ancak her oluşum gerçekten de ne derece doğru bir anlam çerçevesinde gelişir. Kast ettiğimiz; farkına varma anlamındaki bilmedir. Çünkü bilmek aynı zamanda farkına varmaktır, farkındalığını oluşturmaktadır.
Doğada bulunan her canlının bir şekilde bir şeyleri bildiğinin farkındayız. Doğa gereği bu böyledir. Yani doğanın kendisi bir zekâya sahiptir. Herhangi bir hayvanı ele alacak olursak; yaşamak için beslenmesi gerektiğini bilir. Karnını doyurmak için ya otlanır ya da avlanır. Bu şekilde yaşamını sürdürmeye devam eder. Bu insan için de geçerlidir. Geliştirdiği toplumsallıkla, kendisini diğer canlılardan farklı kılan yanını belirgin bir şekilde ayırt etmiştir. Toplumun gelişimi kendisiyle birçok zorunluğu da getirmiştir. En azından toplumsal kurallar çerçevesinde hareket etmeyi(buna ahlak diyoruz) şart koşmuştur. Her birey toplumun ahlak kurallarını çiğnemediği sürece o toplum içerisinde barına bilir ve yaşamını sürdürebilir. Bu da bilmeyle alakalıdır. Bilgisi gelişen insanlık kendisiyle çevresini de geliştirmektedir.
Herkes, her şeyi bilebilir. Ancak herkesin yaşamı aynı düzeyde midir? Bu soruya da ne yazık ki hayır cevabını vermek zorundayız. Önderliğimizin de belirttiği üzere önemli olan çok bilmek değildir. Bildiklerimiz içselleşmiyorsa, bir anlama kavuşturulup örülü duvarları yıkmıyorsa ve var olan sistem saldırılarını bertaraf etmiyorsa ne derece sağlıklı bir bilgi olur ki? Bilmek evren evinin kapısını açar, ancak evrene giriş için henüz izin yoktur. Karşıda çekili, kalın ve yüksek duvarlar var. Ancak ve ancak yıkarak bu duvarlar aşılabilir. Duvarı yıkmak eylem gerektirir. Yani yapmayı Pratikleşmeyen, yaşamsallaşmayan, gerçekleşmeyen bir bilgi bilme sınırlarının dışına çıkmaz. Toplumsallaşmayan, toplumu kendisiyle ileriye götürüp kalkındırmayan ve tarihsel bağlamda yapılandırmayan ezbere bilginin ötesine geçmez. Olsa olsa ortamı yakalandığında dillendirilir. Ancak bir saat sonra o bilgi yaşamın kendisiyle karşı karşıya geldiğinde içselleştirilmediğinden ve anlam derinliği yakalanmadığından tutarsız olur ve düşmekten, çakılmaktan kurtulamaz.
Yukarıda saydığımız gerçeklikler belki de en çok Kürt toplumu için geçerli olan gerçekliklerdir. Şöyle kısaca Kürt toplumunun zihniyet süreçlerine bakalım: Önderliğimizin son savunmalarıyla en çok üzerinde durduğu konulardan biri olan Kürt gerçekliği ve coğrafyası, toplumsallaşmaya beşiklik etmiş bir coğrafya ve toplumsallığın tüm dünyaya yayılmasını sağlayan toplumdur. Neolitik devrimi geliştiren, ana-kadın etrafında toprakla bütünselliği yakalayan, doğayla dost, diğer toplumlarla ortak yaşamayı bilen bir toplumdur Kürt toplumu. Ancak hiyerarşik-devletçi sistemle beraber nasıl ki ana-kadın kültürü derin saldırılara uğradıysa Kürt toplumu da sonrasında gelişen bu talan saldırılarının odağı olmuştur. Zengin coğrafik yapısı, kutsal kitaplara cennet tasvirleri yaptıran ve iştahları kabartan güzellikleri her an egemenlerce gasp ve talan gerekçesi olarak görülmüştür. Bu gerçeklik bir an olsun durmamıştır. Tabi Kürt toplumu gelişen saldırılar karşısında mücadele veren ve direnen bir özelliğe sahiptir. Tüm dünyaya boyun büktüren devletler, imparatorlar bir türlü Kürtleri kendilerine kul köle edememişlerdir. Çünkü Kürdün zihninde köle yaşam diye bir mevhum yoktur. Özgürlük her an soludukları hava gibidir onlar için. Bir an bu havadan mahrum olsunlar, bu onların ölümü olmaktadır. Bundan kaynaklıdır ki her seferinde kendilerine dağları mesken eylemişlerdir. Zulme karşı isyan bayrağını en zirvede dalgalandırmışlardır. Egemenlerce Kürt toplumuna dayatılan temel gerçeklik ya benimsin ya toprağın olmuştur. Varsan eğer, benim kulum kölem olacaksın, her dediğimi yapacak ve ben istediğim sürece yaşayacaksın. Yok, eğer bunu kabul etmezsen, seni sana yar etmem, bırakmam gün yüzü göresin! Ne yazık ki Kürtlere böylesi bir yaklaşım geliştirilmiştir. Ancak Kürt toplumu ne egemenlerin kul kölesi olmuş, ne de egemenlerin kul-kölesi olmadığı için yok edilebilmiştir. Fakat Kürtler kendilerinin de olamamıştır! Peki, ne olmuştur?
Egemen sistemin belki de Kürtlere yapmış olduğu en büyük kötülük, var olan tarihlerini yok etme düzeyine getirmektir. İnsanlığın gelişimine beşiklik etmiş bu coğrafyalarda, NAN ülkesinde NANsız bırakılan bir Kürt gerçekliği vardır. Tarihten kast edilen iyi anlaşılmak durumundadır. Burada ele aldığımız sadece kronolojik anlamda bir tarih değildir. Tarih denilince akla gelmesi gereken zihniyet olmalıdır. Tarihi elinden alınmış bir toplumdan bahsedilebilir mi? Ne yazık ki hayır. Çünkü her bir şey kendi tarihiyle yani zihniyetiyle vardır. Zihniyeti gasp edilmiş, bozguna uğratılıp, viran edilmiş bir gerçekliğin ayakta durması mümkün müdür? Eninde sonunda devrilmekten, kendi olmaktan, kendi gerçekliğine yabancılaşıp, düşman olmaktan kurtulamayacaktır. Tarihsiz, tarihinden koparılmış bir gerçeklik her türden saldırıya açık ve köle yaşama hazır hale getirilmiş gerçekliktir. Tarihsel toplum bağlamında; bahsedilecekse eğer bir toplumdan, bu tarihinden bağımsız ele alınamaz.
Her şeye rağmen, gelişen her türden saldırıya ve talana karşılık Kürt toplumu kendisini var ederek bu günlere ulaştırabilmiştir. Bugün PKK şahsında gelişen Kürt özgürlük mücadelesi belki de bunun en somut örneğidir. Önder Apo ve PKK hareketiyle Kürt toplumu başta olmak üzere birçok ezilmiş toplum kendine gelerek mücadele saflarında tekrar yer edinmiştir. Kürt toplumu bilme anlamında PKK ve Önder Apo tarafından donatılmıştır. Egemenlerin yok etmek, tarihten silmek istediği Kürt halkı PKK ve onun yürütmüş olduğu özgürlük mücadelesiyle yeniden küllerinden doğdu. Bilgiye kavuştu, bilgilendikçe kendisini oluşturdu.
Bugün itibariyle Kürt halkı geri dönülemez bir yola girmiştir. Önder Aponun yoğun çabaları sonucunda son iki yüz yıllık soruna bir çözüm kapısı aralanmıştır. Bu temelde Kürt halkı da elinden geleni yapmaya hazır olduğunu her seferinde bildirmektedir. Ancak Önderlik bu sürecin çok farklı olduğunu ve ona göre de bir mücadele sahibi olunması gerektiğini önemle vurgulamaktadır. Bu süreci önemli kılan şey nedir? Herkesin kendince bu soruya bir cevabı olabilir. Ancak bizim cevabımız çok kısa ve nettir: Ya onurlu bir barış ya da ölümüne bir savaş Önderliğimiz onurlu barıştan yana tavrını koydu ve bu temelde de çabalarını sürdürmektedir.
Peki ama biz bu sürecin neresindeyiz ve biz ne kadar var olan ihtiyaçlara cevap olabiliyoruz? Herkesin bir şekilde kendisine sorması gereken bir sorudur. Çünkü süreç bir kenarda beklemeyi, seyirci konumunda kalmayı hiç mi hiç kabul etmemektedir. Bu söylediklerimizi herkesin bildiğinin farkındayız. Ancak esas nokta olarak vurgulamaya çalıştığımız bilme gerçekliği ne derece yaşamsallaşmaktadır. Kim gerçekten şunu kendisine hiç zorlanmadan söyleyebilir: ben bildiğim derece yaşıyorum. Olanlar vardır, ama çoğunluk değildir. Ancak çoğunluk sağlanmadan zaferden ne derece bahsedilebilir. Bilinen ve hayati olan bilgiler toplumsallaşmadan, tüm toplumu kapsamadan ve toplumun her kesimini harekete geçirmeden olsa bile bir inşa ne derece sağlıklı olur?
Şimdi şöyle düşünelim; yatıp kalkıp barışın ne derece anlamlı ve gerekli olduğunu, bir an önce sağlanması gerektiğini vurgulayacaksın ancak bu barışın sağlanması yolunda hiçbir adım atmayacaksın, bir çabanın sahibi olmayacaksın. Bu yaklaşım ne derece barışı getirebilir. Ya da Erdoğan gibi; silahlar sussun, ölümler olmasın, analar ağlamasın diyeceksin. Artık bir araya gelip kucaklaşma dönemidir diyecek; bunun Ortadoğu toplumları açısından ne derece öneme sahip olduğunu bildiğini söyleyeceksin ancak kendin bu bildiklerini boşa çıkarma yolunda her şeyi yapacaksın. Bu gerçeklik ne kadar oluşturur, ne derece farkındalık yaratır ya da ne kadar samimiyet barındırır?
Bir de bu sürecin özellikle Kürt cephesinden okunması olayı var. Önder Apo özellikle bu süreci tanımlarken; zihniyet oluşturma ve inşa süreci demiştir. Peki, bilmeyi anlama kavuşturan ve inşayı sağlayan kurumlarımız nerelerdir? Herkesin akademiler dediğini duyar gibiyiz. Çünkü son on yıldır Önderliğin en çok üzerinde durduğu konulardan biri de akademilerdir. Ancak bugün gelinen aşamaya bakıldığında biz bu kurumlaşmaların neresindeyiz? Binaların dışına çıkamayan yapılar! Peki, olması gereken bu muydu? Buna verilecek cevap da hayır! Peki, neden bu haldedir? Buna da hep beraber cevap verelim: çünkü bildiklerimizi yaşamsallaştırmadık, çünkü bildiğimizi sandığımız şeyleri aslında tam olarak kendimizde içselleştirip bir anlama kavuşturmamışız, çünkü sistemi ret etmemişiz ve ona dair içimizde var olan çirkinliklerini kusmamışız, çünkü ideolojiyi, zihniyeti, paradigmayı hep ikinci plana atmışız Ne kadar da çok cevabımız varmış değil mi?
Akademiler konusu geciktirilmeden, olmazsa olmaz tarzında ele alınarak hayata geçirilmesi gereken bir konu durumundadır. Akademi kuracak binamız yok, akademiyi yürütecek kadromuz yok, ekonomimiz yetmiyor, baskılar var, nefes aldırmıyorlar vb. söylemler artık kimsenin itibar etmemesi gereken söylemlerdir. Bir kere mücadelenin yakıcı gerçekliğine kendisini adamış her kişi, gelişebilecek her türden engeli öz iradesiyle çok rahat aşabilir. Özgürlüğe aşk ve tutku düzeyinde bağlı olanlar, amaçlarına ulaşmak için yol ve yöntem bulmakta da zorlanmazlar. Kendine güvenen ve öz iradesiyle hareket eden, bahaneler oluşturmaz, her an başarı endeksli bir çaba sahibi olur. Tarihsel görev ve sorumluluklarının farkında olan, her yeri çalışma alanı olarak görür, her insanı kadro olarak algılar ve insanın içindeki saklı potansiyeli bilerek onu daha gelişkin bir düzeye getirme çabasında olur.
Önderliğimiz zamanın ruhu tanımlamasında bulundu. Zamanın ruhunu yakalayamayanlar tarihin çöp sepetine gitmekten kurtulamayacaklardır. Şimdi eğer var olan bu değerli zamanların elimizden kayıp gitmesini istemiyorsak bu temelde de çaba ve emek sahibi olmamız gerekir. Zamanın kendisi oluşla mümkündür. Oluşumumuzu daha anlamlı bir hale kavuşturalım.
Kürt toplumunun kendisini en yetkin bir şekilde oluşuma tabi tuttuğu inşa sürecinden geçtiğimizi bilmek durumundayız. Bu inşa sürecinde olmazsa olmaz kabilindeki kurumlardan biri akademiler olmaktadır. Bu anlamda şu hususların farkında olmak önem arz eder. Akademi illaki bir yapı içinde, dört duvar arasında olmak zorunda değildir. Her yer akademi olabilir. Önder Apo; Bir ağacın altında, bir taşın dibinde, çöldeki bir çadırda, bir evin bahçesinde vb. birçok yaşam alanında akademi olabilir dedi. Yine özgür yaşamı, ahlaki-politik toplum yaşamını esas alan ve bu temelde çabalayan herkes akademi çalışanıdır, kadrosudur. Fark gözetmeksizin toplumun her kesiminden bireyler bu çalışmanın en aktif çalışanlarıdır. Özellikle de yaşamın oluşturucu gücü kadınlar, bu görevi en önce üstlenmek durumunda olan, tarihsel toplum akademisinin öncüleridir. Madem akademiler zihniyet alanıdır madem tarihsel toplumun ahlaki-politik zihniyetini en yetkince yaşamsallaştıran kadındır, o zaman bu görevi başarıya ulaştırmak ve toplumu gerçek zihniyetiyle kavuşturmak da kadının ve anaların görevidir.
Özgür yaşamdan yana tavır koymuşsa insan her türden bireysel, ailesel, aşiretsel ve yerel çıkarlarından kendisini arındırmış demektir. Hem, ben özgür ve yaşanılır bir evrende yaşamak istiyorum diyeceksin hem de bunun için pek bir çabanın içerisinde olmayacaksın. Bırakalım çaba sahibi olmayı; her türden insani haklarımızı elimizden çalmak isteyen hiyerarşik-devletçi sistemin kurumları karşısında güçten takatten düşeceksin! Bu noktada şunu bilmek önem arz ediyor; hiyerarşik-devletçi sistem vermiş olduğu hiçbir şeyi karşılıksız vermemektedir. Mutlaka ama mutlaka bir şekilde onu misliyle senden alacaktır. Bundan kaynaklı sistemi kökten ret etmek ve sunduğu tüm süslü özgürlük vaatlerine aldanmamak önemlidir. Bu da yaşamsal duruşla açığa çıkar. Hiçbirimiz sistemin kendine bağlayan ve özgürlüklerimizi kendi çıkarları temelinde kullanan uygulamalarına ve kurallarına uymak zorunda değiliz. Bu anarşi anlamına gelmez. Ama inşadan, oluşumdan ve özgürlükten bahsediyorsak eğer var olan egemen sistemin kurallarını, dayatmalarını kabul etmemek ve ret etmek gerekir. Bu gerçeklik akademiler açısından da böyledir. Egemen sistemin bize izin vermesini beklemeksizin harekete geçmek ve geliştireceği her türden baskı ve uygulamayı önceden hesaplayarak o şekilde mücadele yürütmek gerekir. Bu da özverili çalışma ve kaygısız katılım demektir.
Bunları biliyorsak bunların gereklerini de yapmak gerekir. Yoksa gün gelecek; tarih, kendisine ters düşenlerin yakasından tutup yaptıklarının hesabını soracaktır. İnsan olmanın gereklerini yerine getirelim. Demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü paradigma temelinde doğru bir yaşamın sahibi olalım ve zihniyetimizi bu temelde oluşturalım. Ancak bu şekilde bin yıllardır süre gelen demokratik direniş geleneğini zaferle taçlandırabiliriz. Şu gerçekliği artık herkes çok rahat bir şekilde bilmektedir ki; bugün iki temel kutup arasında süren bir savaş vardır. Bu da Önder Apo ve PKKnin sürdürücülüğünü yaptığı demokratik uygarlık sistemi ile başını ABD, İsrail ve İngilterenin çektiği hiyerarşik-devletçi sistem savaşıdır. Bu savaşta kimden taraf olacaksınız?
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
