KÜRDİSTAN COĞRAFYASININ YARATTIĞI KÜLTÜR
25 Nîsan 2013 Pêncşem
Kürdistan coğrafyasının toplumsal yaşam ve kültür üzerideki etkileri fiziki, siyasi ve beşeri özellikleriyle geçmişte ve günümüzde- tüm dünya tarihini etkileyen özellikler taşıdığını belirtebiliriz.

Abdullah ÖCALAN Sosyal Bilimler Akademisi
Ekolojinin Nimetleriyle Kendini Yaratan İnsan
Toplumların yaşam tarzlarını belirleyen kültürlerin oluşumunda, yaşadıkları coğrafyanın rolü önemli bir yer tutmaktadır. Coğrafyanın toplum üzerindeki etkilerini incelerken bilimin kullandığı kavramlaştırmalar ve ölçütler ekonomik, stratejik, politik, tarihsel, toplumsal, kültürel vb. şeklinde sürüp gider. Bilimin kavramlaştırmalarına kaynaklık eden coğrafyanın, en genel anlamda fiziki, siyasi ve beşeri olarak üç ana özelliğinden bahsedebiliriz.
Fiziki coğrafya, arazi yapısını (çöller, ovalar, dağlar, nehirler, denizler), iklimsel koşullarını (sıcaklıklar, yağışlar, rüzgârlar) ve doğal kaynakları (bitki örtüsü, hayvanlar, meralar, ekilebilir araziler, sular, madenler, ormanlar, enerji kaynakları vb.) kapsamaktadır. Siyasi coğrafya, dünya üzerindeki ve komşu bölgeler arasındaki konumu ve toplumlar arasındaki etkileşimi anlatmaktadır. Beşeri coğrafya ise, o topraklar üzerinde yaşayan insanların, toplumların özelliklerini anlatır. Sadece bu tanımlamalara baktığımızda bile, coğrafyanın toplum yaşamıyla ayrılmaz bağlar oluşturduğunu görebiliriz.
Coğrafyayı ekolojik bir tanımlamayla, tüm canlıların yaşadığı doğal ortam biçiminde ele alırsak, bu doğal ortama en iyi şekilde uyum sağlayan ve değiştirme gücünü gösterebilen canlının insan türü olduğunu görürüz. Bu uyum, diğer bazı canlılarda olduğu gibi, fizyolojik değil, kültüreldir. İnsan türü fizyolojik olarak kendini hiçbir özel çevreye uydurmuş değildir. İnsanın çevreye uyması, bedeninin bir parçası olmayan aletler, giysiler, evler ve benzeri donatımlarla sağlanır. Bulunduğu çevreye elverişli donatımlar yaparak bir insan toplumu, kendini hemen her türlü koşula uydurabilir. Ateş, giyim, kuşam, barınaklar, uygun yiyecekler, insanlara kuzey kutbunun soğuğu kadar, tropik bölgelerin sıcağına da dayanabilme yeteneği verir.(1)
Toplumların maddi kültürlerinin ilk temelleri, hem doğadan nasıl yararlanacaklarının bilgisi ve tekniklerini, hem de doğanın beklenmedik değişimlerini karşılayabilme yeteneklerini geliştirmek zorunda oldukları koşullarda oluşmaya başlamıştır. Maddi kültür, geniş ölçüde bir çevreye karşı gösterilen bir tepkidir. Bu tepki belli bir bölgede yerel yiyecek kaynaklarından yararlanmak ve vahşi hayvanlardan, sellerden ya da diğer tehlikelerden korunmak yolunda o bölgenin özel iklim koşullarının yol açtığı ihtiyaçları karşılamak için geliştirilen düzenleri içerir. Farklı topluluklar farklı icatlar geliştirmeye, yiyecek, yakacak, barınak ve alet sağlama yolunda, farklı doğal kaynakları nasıl kullanmaları gerektiğini keşfetmeye zorlanmışlardır.(1)
Burada hemen belirtmek gerekir ki maddi kültür tek başına toplumların hayatta kalmasını sağlayamazdı. Manevi kültür olmadan toplumsallaşma olgusu gelişme sağlayamaz ve toplumsallaşma gerçekleşmeden de insanın tür olarak varlığını sürdürmesi mümkün olamazdı; olsa bile doğada önemli hiçbir farklılaşmaya uğramadan hayvan türü olarak kalırdı.
Doğada farklılaşmayı başaran fakat ekolojik koşulların değişimleri nedeniyle yeryüzünden silinip giden bir çok toplum bulunmaktadır. Maddi ve manevi kültür yaratımlarıyla insanlık tarihine yön vermiş olan toplumlar ise bunu öncelikle, yaşadıkları ekolojik ortamın cömertliğine borçludurlar. Bir bölgede sağlanan kültürel ve sosyal gelişme, diğer bölgeleri de etkileyerek tarihin çarkını döndürmüştür. Aynı koşulların her yerde aynı sonuçlara yol açtığını iddia eden determinist yaklaşıma göre, insanlığın kültürel bir başlangıç kaynağı yoktur; dünyanın her yerinde, birbirinden kopuk topluluklar, benzer ekolojik koşullar gereği benzer kültürleri inşa etmişlerdir! Bu yanlış bir teori olup, Ortadoğu tarihsel kültürünün inkârı yolunda ısrarla savunulmaktadır.
Dünyanın farklı bölgelerinde, birbirinden kopuk olduğu halde, benzer kültürleri inşa etmiş toplumlar vardır. Hatta bir zamanlar tüm klan toplulukları, hiç birbiriyle iletişim halinde olmadığı halde benzer yaşam tarzlarını sürdürmüşlerdir. Bu aşamalar, toplumsal ve kültürel farklılıklara kaynaklık eden büyük değişimlerin olmadığı aşamalardır. Fakat büyük değişimler, tüm dünyada bir defada ortaya çıkmış değildir. Örneğin neolitik devrim, tek bir yerde gerçekleşmemiştir, bu nedenle birçok neolitik kültürden bahsedilmektedir. Fakat her neolitik kültürün belirleyici ortak özellikleri olduğu gibi tarihsel zaman açısından ilk neolitik devrimlerin Mezopotamya topraklarında yaşanmış olduğu da bir gerçektir. Bu durumda, ilk kaynak veya ilk kaynaklar kavramını kullanmak yanlış değildir. Önemli olan bu kaynaklar arasında ana kaynak haline gelmiş olanıdır ki, ana kaynak, tüm kaynaklardan beslenerek oluşur ve insanlık tarihine yön verir.
Özetle, farklı toplumların becerileri kültürel paylaşım sayesinde diğer toplumlara da geçebilmiş ve insanlığın büyük kültürel birikimleri bu sayede ortaklaşabilmiştir. Farklı kültürel akımlar, bir ana kültür nehrine doğru akma eğiliminde olmuşlardır. İşte bu ana nehirlerin başında gelen Mezopotamya kültür geleneği, insanlığın beşiği olarak tanımlanmayı hak edecek gelişmelere damgasını vurmuştur.
Bu tanımlamalardan hareketle, Kürdistan coğrafyasının toplumsal yaşam ve kültür üzerideki etkilerini değerlendirecek olursak, fiziki, siyasi ve beşeri özellikleriyle geçmişte ve günümüzde- tüm dünya tarihini etkileyen özellikler taşıdığını belirtebiliriz.
Evrensel Tarihte Kürdistan Coğrafyasının Yeri
Kürt halkının hem avantajı, hem dezavantajı durumunda olan Kürdistan coğrafyasının önemini ve kültür üzerindeki etkilerini anlamak için evrensel tarihteki yerini doğru belirlemek gerekmektedir. Bu konuda ortaya konulmuş tarihi kanıtlar, Kürdistan coğrafyasının önemi hakkında daha belirgin tanımlamaların geliştirilmesine olanak sunmaktadır. Öncelikle vurgulanacak husus, tüm insanlığı derinliğine etkilemiş olan büyük değişimlerin bu topraklarda başladığıdır.
Doğada kendini farklı kılabilen tür olarak insanın ilk evrensel başarısı, simgesel-soyut düşünce gücünü geliştirmesidir ki bu sayede Homo Sapiens çıkışı gerçekleşmiştir. Bu başarının sağlandığı alan Toros-Zagros hattıdır. İnsanı, doğal koşullara mahkûm olmaktan çıkaran ilk devrim ise neolitik tarım ve köy devrimi olup ilk gerçekleşme alanı yine aynı bölgedir. Bu devrimlerin kaynağına inildiğinde yine coğrafi konumun sunduğu avantajlarla karşılaşılacaktır.
Homo Sapiens (düşünen insan), kurgusal düşünce ve simgesel dil yeteneğiyle günümüzün insan türünün başlangıcını teşkil etmiştir. Neolitik devrim ise, asalak ekonomiden üretici ekonomiye geçiş anlamında insanlık tarihinin en büyük olayı olarak görülür.(2) Her iki gelişmenin Aryen toplulukların yaşadıkları topraklarda boy vermesi, bulundukları coğrafyanın özelliğiyle ilgilidir: Karşılarında hep iki farklı dil ve kültür grubu buldular. Güneyden Afrika kökenleriyle daha yakından bağlantılı olan Semitik gruplarla (çöl ve sıcak alan kültürü) kuzeyden Sibirya eteklerinden kaynaklı Ural-Altay gruplarına (Tundra ve soğuk alan kültürü) nazaran durumu en avantajlı gruplar orta alandakilerdi. Coğrafi avantaj belirleyici rol oynadı. Tarihen gözlemlenen büyük çıkışların gerçekleşmesine bu nedenle orta alan grupları damgasını vurdu.(3)
Orta alan hem yüksek ekolojik düzeyi, hem de ekolojinin sağladığı güvenlik olanakları açısından, henüz neolitik aşamaya varmadan önce, insanlığa beşiklik etmeye başlamıştır. Ekolojik koşulların orta alan insanına sunduğu bereket sayesinde, Neolitik aşamada artık tüm insanlığı besleyecek olan ana kültür nehri akmaya başlayacaktır.
Arkeoloji, etimoloji ve etnolojinin mukayeseli bir değerlendirmesi, neolitik toplumun tarihte ilk defa yaklaşık olarak M.Ö 12 binlerden beri Toros-Zağros dağ sisteminin iç ve dış çeperlerinde, ovayla dağlık alanın birleştiği ve su kaynaklarına yakın yarı tepelik bölgelerde gelişim gösterdiğini kanıtlamaktadır. Bunun temel nedeni, bitki ve hayvan kültürlerinin ekim ve evcilleştirilmeye uygun zenginliği ve iç içe olması ile adeta doğal bir sulamaya benzeyen yağış rejimidir. Mevcut tüm tahılların, küçük ve orta boy hayvanların yabani örnekleri bu bölgede bolca bulunmaktadır. Bölge ayrıca uzun buzul dönemleri boyunca üç kıtanın birleştiği bir alan olup, Afrikanın doğusundan çıkan insan türünün tüm dünyaya en güvenilir yayılma alanı olarak burayı seçtiğini göstermektedir. Uygun beslenme ve iklimle güvenlik bunda temel rol oynamaktadır. Tüm paleolitik dönemle mezolitik dönemin yaşandığını gösteren kanıtlar bulunmaktadır. Mezolitik dönemin aletleri ve mağara resimleri, halkın canlı izlerini gösteren örnekler sunmaktadır.(4)
Bu durumda Kürt kültür zemininin binlerce yıllık gelişmelerle belirlenmiş olduğunu belirtebiliriz. Fakat neolitik öncesi gelişmelerin (Paleolitik ve Mezolitik) hem evrensel tarih açısından, hem de Kürtler açısından ayırt edici ve belirleyici özellikleri bulunmadığı için, dolayısıyla zayıf ve durağan bir tarih olduğu için, Kürt kültürel başlangıç zamanını neolitikle belirlemek daha isabetli bir yaklaşım durumundadır. Denilebilir ki, hiçbir halk Kürtlerin orijinleri, asılları kadar neolitik çağı hem yaratıp hem en derinliğine yaşamak durumunda kalmamıştır. Bu özgünlük süre ve kapsam itibariyle en yoğun biçimde Kürt olgusunda yaşanmıştır. Bu özgünlüğün etkileri günümüze kadar sürmektedir. Kürtler bütün güç ve enerjilerini bu çağdan alıp bu çağa vermişlerdir. Bugünkü Kürt zihniyet yapısının çok geri kalması da esas olarak neolitik çağda takılıp kalmalarından, adeta orada gönüllü bırakılmalarından ileri gelmektedir. Sanıldığının aksine, neolitik çağın etkileri halen dünyada küçümsenmeyecek ölçülerde varlığını sürdürmektedir. Köylülük, maddi yaşam ve zihniyet olarak neolitikten kalma bir toplumdur. Tarım kültürü, başta gelen özelliklerini bu çağda kazanmıştır.(5) Kürdistan coğrafyasını özel kılan, orta alan konumu ve elverişli iklimsel koşulları sayesinde gerçekleşen toplumsal yapıdaki değişimlere ev sahipliği yapmasıdır. Evrensel tarihe yaptığı katkının ikinci aşaması ise uygarlığın gelişmesinde oynadığı roldür. Kente dayalı modernitenin tüm temel yaratımlarının kaynağında neolitik kültür vardır. Kent ve modernitesi, yani yaşam tarzı, neolitik devrim olmadan düşünülemez. Bunun üzerine çöreklenmiş olan devletli uygarlık bile neolitiksiz düşünülemez.
Neolitik kültürün tek bir merkezden, Kürdistandan yayıldığını iddia etmek bir abartı gibi gelebilir fakat birçok farklı alanda ortaya çıkan neolitik kültürlerin en eskisinin büyük olasılıkla Kürdistan coğrafyasında bulunduğu günümüz araştırmacılarının ortak kanısı durumuna gelmiştir. Bu coğrafyada yaşayan tek halk Kürt halkı değildi kuşkusuz, Aryenik birçok halkın varlığı tartışmasızdır. Bunlar arasında Kürt halkının adının öne çıkması, en eski Sümer belgelerine (yaşayan Kürt dili ve kültürünün bu belgelerle uyumluluğuna) ve Diyarbakır, Batman, Urfa gibi Kürt kentlerinde yapılan çeşitli arkeolojik bulgulara dayanmaktadır.
Neolitiğin taşıyıcısı olduğu gibi uygarlığın taşıyıcısı olma unvanı da Kürt halkına aittir. Kürdistanın tüm uygarlıkların geçiş hattında olması bu özelliğini kanıtlamaktadır.
Tüm bu değerlendirmelerden çıkan sonuç bir cümleyle özetlenirse; uygarlığı kendine mal eden kapitalist modernitenin tarih çarpıtmaları bir yana bırakılırsa, Kürt coğrafyasının sadece Kürt kültürünün oluşumunda değil evrensel kültürün oluşumunda da belirleyici bir rolünün olduğu belirtilebilir.
Adını Dağlardan Alan Halk
Kürt ve Kürdistan üzerine yazan herkes farklı şekillerde de olsa, dağlarından ve insanlarından bahseder:
Dağlar Kürt tarihini, halkını, kültürünü ve geleneklerini biçimlendirmiştir. Kürdistan arazisi ovaların başladığı yerde aniden biter William Eagletonun deyimiyle, burası kükreyen akarsuların, gölgeli kanyonların ve asma köprülerin ülkesidir.(5)
Dağlar ve geçitlerle, karlı zirveler ve hoş göllerle dolu İçinde insanlardan çok ayıların ve kurtların bulunduğu, çok romantik, geniş sıradağ ülkesi!(6)
Başka kimsenin edemeyeceği kadar eşsiz ateş edebilen adamlar!ın ülkesi.(6)
Dağların cinleri, dağların ejderhaları!(7)
Sümerlerden günümüzün sömürgeci devletlerine kadar binlerce yıldır Kürt halkının özgürlük iradesiyle özdeşleşmiş olan dağların kültürümüzdeki yerini belirlerken, adı dağ, çöl veya deniz olan başka bir halka kolay rastlanmazken Kürt orijininin dağ anlamına geldiğini ve dağlarla özdeşleşmiş bir halk gerçekliğimizin bulunduğunu hatırda tutmak gerekir.
Sümer belgelerinde Proto-Kürtler, KURTİ (Kur=Dağ), yani dağlı veya dağlı halk olarak geçmektedir. Bundan binlerce yıl sonra bile Kürt halkını herkes dağlı halk olarak bilmektedir. Çünkü gerçekten de dağlarla bu kadar özdeşleşmiş başka bir halka ender rastlanabilir. Bugün dağ deyince, Kürtlerin güvenlik alanı, sığınağı, direniş kaleleri anlaşılmaktadır. Fakat bu coğrafyanın tek rolü savunmada oynadığı rol değildir. Kürdistan dağları, aralarındaki vadiler, etraflarındaki ovalarla birlikte tarihin en büyük olayı olan neolitik devrime analık etmesiyle anılır.
Neolitik devrimin merkezleri olarak Dicle, Fırat ve Zap ile kendilerine katılan kolların oluşturduğu en elverişli, ekin ve evcilliğe uygun, yabani bitki ve hayvanların anayurdu olarak dağ ve ovaların birleştiği yarı tepelik ovalar ve vadilerdir. Bu ova, vadi ve dağların sihri, tarih yaratmanın beşiği olmalarından ileri gelmektedir.(4) Kürdistan dağlarını çevresiyle birlikte değerlendirmek gerekir. Yakın çevre, dağın yaşam kaynakları olurken, görece uzak çevre ise devletli uygarlık güçlerinin saldırı merkezleri durumundadır.
Kürdistan coğrafyası, verimli ovalarıyla, su ve bitki kaynaklarıyla yaşam sunarken, dağlar ise hep korunma alanları olmuştur. Etraflarını kuşatan devletler, gözlerini sürekli olarak bu zenginliklere dikmiştir ve bu yüzden dağlar stratejik bir rol oynamıştır. Bu olgu, günümüzdeki gerilla mücadelesinde capcanlı yaşamaktadır.
Bu bölgelerin topluluklarının en amansız saldırı dönemlerinde bile dağların ve ormanların içlerine çekilerek varlıklarını korudukları tüm tarihsel belgelerce kanıtlamaktadır. Halkları yerinden yurdundan etmede en ileri düzeyde rol oynayan Asur imparatorları bile, bizzat yazdıkları kaya yazılarında ve çok sayıda tabletlerde, bölgeye sefer yaptıklarını ama başaramadıklarını açıkça belirtmektedirler. Bu husus tüm istilacılar açısından geçerlidir ve belgelidir.(4)
Kürt halkının en temel stratejik gücünün dağlar olması, beraberinde toplumsal yapının da kabile ve aşiret düzeninde sürdürülmesini koşullamıştır. Uygarlık tarihinin hep çatışma alanında yaşaması varlığını ancak dağların doruklarında koruyabilmesini beraberinde getirmiştir. En eski halk olma unvanını dağ yaşamına borçludur. Olumsuz sonucu ise kent kültürüne bünyesine fazla yer vermemesidir. Kent uygarlığıyla sürekli zıtlık içinde olmuştur. Kenti, kendini yutan bir karşı barbar olarak görmüştür. Dolayısıyla geleneksel kabile ve aşiret kültürü, varlığını günümüze kadar koruyabilmiştir.(3) Kabile ve aşiretler, bağrında sınıflaşmaya ve sömürüye fırsat tanımayan özelliğiyle özgür yaşamanın vazgeçilmez unsurları olmuşlardır. Ayrıca sürekli tehdit ve saldırı altında olmaları nedeniyle merkezi bir organizasyon kurmaları güç olmuştur. Aşiret konfederasyonları tarzındaki örgütlenmelere yöneldiklerinde bile temel yönlendirici güç ve amaç, savunma olgusudur. Bu durum, halk kültüründe ikili bir sonuç doğurmuştur. Bir yandan devlet kurmaya meyletmeyen özgürlükçü demokratik karaktere sahip, diğer yandan soykırım rejimlerinin saldırısı altında kültürünü geliştiremeyen ve koruyamayan bir halk gerçekliği ortaya çıkmıştır.
Anadolu Hitit İmparatorluğu ile Sümer ardılı Babil-Asur İmparatorluğu arasındaki Yukarı ve Orta Mezopotamyanın (Luwice Gondwana, Sümerce Hurrit=yüksek memleket) zengin maden yatakları ve Doğu-Batı geçiş noktasında yer alması, ayrıca tarım ve hayvancılığın en verimli sahalarına ve doğal sulama gibi bir iklime sahip olması, onun adeta tarihin doğuran anası, büyüten beşiği rolünü kaçınılmaz kılmıştır. Bu özelliği aynı zamanda dört taraftan ve sürekli istila ve talan alanına dönmesine yol açmıştır. Uygarlık doğuran temel alan olmasına rağmen, merkezi yapılar ve kurumlara kalıcı olarak sahip olamaması da bu özellikleriyle yakından bağlantılıdır. Tampon bir geçiş bölgesi olmaktan kurtulamamaktadır. Hâlbuki günümüze kadar buradan beslenmeyen uygarlık yok gibidir. Bu özelliği, onun günümüzde dilini bile hayvan sesi kadar özgürce kullanamamasının nedenini de izah etmektedir.(4)
Kürdistan coğrafyasının Kürt kültürü üzerindeki etkilerini sanat ve edebiyatında da çarpıcı olarak gözlemlemek mümkündür. Bir doğa halkı olan Kürtlerin, dağlarla, kayalarla, nehirlerle, çiçeklerle, kuşlarla, renklerle haşir neşir olması, sanatını, edebiyatını, folklorunu doğrudan etkilemiştir. Bütün doğa insanlar gibi canlıdır, duyguludur, akıllıdır. Uzun kış gecelerinde anlatılan masallarda çiçekler, kuşlar, kaplanlar, ağaçlar, dağlar konuşur, ağlar, güler
Kürdün hançeresinden çıkan sese bakılırsa, sanki dağ şarkı söylüyor gibidir; yüksek ve çığlık çığlığadır. Dengbejlik dağ gibi yürek ister. Hewramanda hiç bozulmamış halde, bu dağ yürekli sanatçıları sıkça rastlanır. Dağların birbirinden ayırdığı her yörenin kendine has müziği vardır. Ulusal müzik tanımlamasını yapmak kolay değildir; tüm yerel müziklerin toplamı ulusal müziği oluşturur. Farklılıkların birliğini burada görmek mümkündür. Yine de, enstrümanlar ve melodilerde ortak olan yönler, Kürt müziğini diğer halkların müziğinden farklı kılar. Makamı kuralsız değildir ama sınır tanımaz. Enstrümanları çeşitli de olsa en çok kullanılanların davul ve zurna olması, dağları dolduracak daha güçlü enstrüman bulunmadığından olsa gerek.
Müzikte olduğu gibi edebiyatta da doğa, aşk, kahramanlık ana temalardır. Dağın yüreğinden kopan bir edebiyatın gücüne hiçbir şey ulaşamasa da, asimilasyon politikaları ve yasaklamalar yazılı edebiyatın az sayıda olmasına, daha çok sözlü geleneğin öne çıkmasına yol açmıştır. Özellikle direnişler destana dönüşmüş, sözlü anlatım geleneğinin başköşesine oturmuştur. Masalcıların öte ucunda ise köy tiyatrocuları bulunur. Yeni yeni gelişmekte olan sinema alanında ise, Kürt toplumsallığı ve otantik kültürünün işlenmesi en büyük ilgiyi çekmektedir.
Tarıma geçiş sürecinde, ürün toplama bayramlarıyla başlayan gelenekleri Kürtleri bir bayram halkına dönüştürmüştür, ta ki sömürgeci güçlerle karşılaşana dek. Bu aşamadan sonra artık bir savaş halkına dönüşecek ama en ciddi savaş durumlarında bile espri yeteneğini kaybetmeyecek, ölümü bayram coşkusuyla karşılamayı öğrenecektir. Halk oyunlarında bile, kartallarla kurtlar kavgaya tutuşmuştur; oynamazlar, adeta savaşırlar. Dans etmesini bilmeyen Kürt yoktur. Davul-zurna eşliğinde kadın-erkek el ele tutuşur, topluluk kültürünün yansıması olarak en zarif danslarını icra ederlerken, tempo arttıkça eller birbirinden ayrılır ve adeta savaş düzenine geçerler.
Ressamın tablosunda bütün renkler bir aradadır; uyum kaygısı yoktur, çünkü renkler doğaya aittir ve doğanın kendisinden daha üstün bir renk koordinatörü yoktur. Kürt giysilerindeki özellikle kadın giysilerindeki- renk cümbüşü kendiliğindenci ahengin ve doğayla kaynaşmanın yansımasıdır. Yine, çömleğe, kilime, halıya işlediği motiflere bakılırsa Kürt kadını en büyük ressamdır.
Kürt halkının renklerle dostluğu, doğacıl inançlarına da yansımış, günleri bile renklerle betimleyebilmiştir. Eski Kürt kültürü, yerli Yezdaniliğin inançlarında korunduğu haliyle, haftanın yedi gününe özgün renkleri atfeden tek kültürdür: Pazar günü kırmızı, Pazartesi siyah, Salı beyaz, Çarşamba mavi, Perşembe mor ya da menekşe rengi, Cuma yeşil ve Cumartesi sarı renklidir.(5)
Yaşamı bir sanat gibi karşılayan halktır Kürt halkı. Bunun sebebi, sahip olduğu ekolojik yaşam koşullarıdır. Fakat binlerce yıl aynı koşulları yaşamasının sonucu, onun adeta neolitiğe çakılıp kalmasına da yol açmış; değişen dünyanın egemenlikçi saldırılarını göğüsleyecek kurumlaşmalardan mahrum kalarak, tehlikelere açık hale gelmiştir. Bu doğal halkın yabancılaşmayı yaşaması, üstelik tüm insanlığı beslemişken, açlıkla terbiye edilecek durumlara düşmesi en büyük trajedi olmuştur.
Kentleşme Ve Yabancılaşma
İlk kent oluşumlarında rol oynamış olan Kürt halkının, devletli uygarlığın saldırılarından sonra kırsal yaşama sıkı sıkıya sarılması kesinleşmiştir. Egemenlerin elinde kentlerin oynadığı uğursuz rolü yakından bilen Kürt halkı kente karşı hep mesafeli olmuştur. Hatta bunun farkında olan egemenler de Kürtleri dağlardan ne kadar uzaklaştırsalar o kadar çok egemenliklerini tesis edebileceklerini düşünmüşlerdir. Örneğin Asur imparatorluğunun, 150 bin Kürdü kırsal bölgeden ova ve kent bölgelerine zorla yerleştirmesi(7), direnişçi ruhu yok etmek, asimilasyonu gerçekleştirmek amacını taşıyordu. Dağlar ve dağlı halk asla zapt edilememiştir: Ne ilk devletler ne sonrakiler; ne İskender orduları, ne de uçaklı, kimyasal silahlı ordular! Fakat Kürt halk direnişini zayıf düşüren bazı önemli tarihi süreçler yaşanmış ve toplumsal-kültürel özellikleri değişime uğradıkça, direnmek dışında seçeneği olmadığı halde hiçbir zaman tam başarıya da ulaşamamıştır.
Coğrafyası yerinde durduğu halde, direnişlerin tam sonuca gitmemesinin en önemli sebebi, Kürtlerin sınıflaşmayla, kentleşmeyle ve yabancı dinsel sistemlerle karşılaşması; neticede zihinsel, sosyal, kültürel yönden olumsuz yönü ağır basan değişimlerden geçmesidir.
İlk çağ boyunca kabile ve aşiret kültürüyle yaşayan Kürt halkı özgürlükçü karakterini sürekli korumayı bilmiştir. Zihniyet dünyasını şekillendiren temel olgu, içinde yaşadığı coğrafya ve kendi doğası olmuştur. Mitolojik yaratımlarında tanrı-tanrıça figürleri ana kadın kültürü ekseninde şekillenmiş; inanç sistemi doğacıl ve sevecen karakterde gelişmiştir. Dağlarda sert geçen yaşam ve direniş koşullarında cesaret, yiğitlik gibi temel özellikler öne çıkarken kabile-aşiret kültürü gaspa, hırsızlığa, gaddarlığa, yıkıcılığa, sömürüye fırsat vermeyen bir ahlaki şekillenmenin gelişmesine yol açmıştır.
İnsan iradesini esas alan, kullaşmaya karşı sonuna kadar direnen, doğayla ve tüm canlılarla dost olan, özgür yaşam timsali halindeki inanç sistemi, Kürt kültürünün özünü teşkil etmiştir. Bunun somutlaşmış hali Zerdüştlükte görülmektedir. Zerdüşt geleneği, Kürt halkının ahlaki-politik kültürünü en ileri düzeyde yansıtmaktadır. Kürt yurtseverliğinin temel kaynağı burada aranmalıdır.
Kürt toplumsallığının farklı bir aşamaya taşınması, kabile ve aşiret düzeninin bozulması pahasına, dışarıdan dayatılan dinsel ideoloji sebebiyle olmuştur. Tarihin orta çağ aşamasında İslami fetihle karşılaşan Kürt kabile ve aşiretlerinin üst kesimleri devletleşmeye zorlanırken, diğer kesimleri ise kendilerini savunmak adına, muhalif kimlikli tarikat örgütlenmelerine yönelmiştir.
İlk çağdaki Kürt orjinlerinde aşiret ve kabile toplumu başat iken ortaçağdaki Kürtlük hem ad olarak, hem olgusallık bakımından İslami uygarlık sürecinde kendini daha iyi tanımlayabilmektedir. Ama aynı süreç derin bir bölünmeyi de beraberinde taşımıştır. Kürtlük önemli oranda kabile ve aşiretsel özelliklerini korurken, kentleşen ve sınıfsallaşan Kürtlük devletli Kürtlükle ona karşı savunma halinde olan sivil tarikat ve mezhep Kürtlüğü halinde bir ayrışmayı yoğunca yaşamıştır. Ortaçağ toplumsal tarihi esas olarak bu üçlü ayrışma ve olgusallaşmaya dayanmaktadır. Anlatılar hangi ifade biçimlerine bürünürse bürünsün temelindeki maddi olgular aşiret, tarikat, devlet olarak kalmaktadır. Tüm kavimsel sınıfsal çatışmaların dayandığı birimler bu üçlü kategoriler içinde yer almaktadır. Bu tarz parçalanmalar tüm Ortadoğu toplumları için geçerlidir. Hatta evrensel özellikler kazanmıştır. Kürt gerçekliği açısından durum farklı değildir. Kayıp ve kazanımlar birbirini karşılamakta, iktidar seçeneğinin tüm imhacı ve asimilasyonist varlığına karşın aşiret, mezhep ve tarikatların baskılanmış ve sömürüye yatırılmış kesimleri toplumsal varlıklarına sıkıca sarılmakta ve özgürce yaşamı savunmaktadır.(8)
İktidar İslamının Kürt özgürlük iradesinde yol açtığı kırılmaya karşın Kürt kültürü, Alevilik ve Ezidilik başta olmak üzere birçok mezhep ve tarikat (sivil) örgütlenmesiyle kendini savunmuştur. Egemenlerin hem Zerdüştlüğe, hem de Alevilik ve Ezidiliğe saldırmalarının esas sebebi, bu kültürlerin kullaşmaya karşı durmaları, özgürlük ahlakını esas almalarıdır. Ortaçağ Kürt kültürünü bu inançlar temsil etmiştir.
Kapitalist Modernite, Kürt Kültürünün En Eski Ve En Son Düşmanıdır
Kürt halkı, sürekli savaş ve işgal saldırıları altında, siyasi olarak egemenlerin kurumlaşmaları karşısında tutunamazken, toplumsal olarak diğer tüm grupları kendi içinde eritecek kadar güçlü olmuştur.
Tarihin ilk çağlarından günümüze dek, İskitlerden Helenlere, Semitik kökenlilerden Türki kökenlilere kadar bir çok etnik grubun Kürt sosyalitesi içinde erimeleri, Kürtleşmeleri, Kürt kültürü ve toplumsal yapısının gücünü ortaya koymaktadır. Kapitalizmin başat hale geldiği ve Ortadoğuya sızdığı 20.yüzyıla kadar da bu olgu geçerliliğini korumuş, sonrasında ise tam tersi bir durum yaşanmıştır. Bu aşamadan itibaren Kürt sosyal yapısında büyük bir erime, yabancılaşma başlamıştır.
Kürt halk kültürüne en ağır darbeyi kapitalist modernite (işbirlikçisi Türkiye, Irak ve İran ulus-devletleri eliyle) vurmuştur. Kürt dilini bile yasaklayan, fiziki ve kültürel soykırım yöntemlerini en acımasız tarzda sergileyen ulus-devlet egemenleri, karşılarında güçlü bir direniş görmeyince Kürt varlığını bile inkâr etmiştir. Bu süreç, tüm başkaldırılara rağmen, Kürt halkı açısından erime ve yok olma sürecidir.
20. yüzyılda Kürt soykırımının baş sorumlusu Avrupadır. Avrupanın oynadığı uğursuz rol, tarihin en büyük insanlık suçunu oluşturmaktadır. Sadece Kürdistan ülkesinin dörde bölünmesinde değil, toplumsal yapısının da parçalanması, dağıtılmasında Avrupa başrolü oynamıştır. Ulus-devlet acenteliğine soyunan devletlerin rolü taşeronluk tarzındadır. Kültürel soykırımın sınırsız uygulanması, Avrupa hegemonik yaklaşımları ve Ortadoğu üzerindeki işgalci emelleri olmadan mümkün değildir.
Maddi ve manevi kültürün ulus-devlet cenderesine alınması, asimilasyon ve soykırım uygulamalarının önemli düzeyde sonuç almasını sağlamıştır. Kürt halkı hiçbir dönemde, ulus-devletli egemenlik döneminde olduğu kadar kültürel soykırımdan geçmemiş, hiç bu kadar kendine yabancılaşmamıştır.
Yurtseverlik adına öne çıkan isimler milliyetçi bir tepki vermenin ötesine geçememiş, hatta zayıf direnişleri yüzünden, objektif ve diyalektiksel olarak soykırım rejiminin elini güçlendirmekten başka bir sonuca yol açmamıştır. Yurtsever direnişçi kültür aşınmaya uğrayınca Kürt toplumsallığı dağılmayı yaşamış, çeşitli sosyal tabakalar (Aşiret aristokrasisi, beylik düzeni ve dini otoriteler) öne çıkarak toplumsal parçalanma adeta normalleşmiştir.
Her ne kadar bu dönemde de kabile ve aşiret adları kullanılmışsa da, özgür Kürt toplumsallığını oluşturan kabile ve aşiret düzeniyle kıyaslandığında, bu toplumsallık, sırf yorgunluktan ölüm döşeğinde can çekişen hantal bir insan gibidir. Bu insan gerçek insan, özgür insan değildir; bu aşiret ve tarikatlar da gerçek ve özgürlükçü değildir. Hakikat değerini yitirmiş bir durumdadırlar. Kürt halkının tarihsel özgürlük eğilimi ve direniş kültürüne dayalı olan yurtseverlikten geriye eser kalmamışken, cılız milliyetçi bazı oluşumlara yurtseverlik payesi vermek, özgür tarihimizin inkârı anlamına gelir.
Kapitalist modernite saldırıları altında özgürlüğünü yitiren Kürt halkının tek seçeneği, kapitalist moderniteyi tüm boyutlarıyla aşacak, demokratik uygarlık değerleriyle mücadele etmektir. Bu anlamda, tarih Kürt halkına, tıpkı neolitik süreçte olduğu gibi, yeni bir insanlık devriminin öncülüğünü yapma görev ve sorumluluğunu vermiştir.
Kürdistan Eko-Sistemi Ve Yurtseverlik
Kürt halkı ne kadar parçalanmış da olsa üzerinde yaşadığı toprakları yurt olarak görmekte ve adına Kürdistan demektedir. Kürdistan yurdunun, tüm toplumsal kırımlara rağmen, var olmasının sebebi sahip olduğu eko-sistem ve çok derin toplumsal gelenekleridir.
Toplumsallığının çok güçlü gelişmesine zemin oluşturan Kürdistan eko-sistemi halen tüm çekiciliğiyle zihinleri canlı tutmaktadır. Botan ve Dersim bölgesini karşılaştırmalı olarak ele aldığımızda eko-sistemin yurtseverlik üzerindeki etkisini daha iyi görebiliriz.
Botan, kapitalist sömürgeci modernitenin etkilerini en az yaşayan bölgemiz; Dersim ise, tam tersine, en çok yabancılaşmaya uğratılan bölgemiz olarak bilinmektedir. Botan ve Dersim eko-sistemleri arasında benzerlikler çoktur. Buralar, dağları, uçurumları, nehirleri, ormanları ile düşmana korku salan, dostun cenneti olan Kürdistan parçalarıdır.
Dersim 1938de soykırımdan geçirildi ve ardından asimilasyon tekniklerinin tümü büyük bir zorbalıkla uygulandı. Botan, isyanlar bölgesi olarak devlet saldırılarına maruz kalsa da asimilasyon fazla uygulanamadı. Botan, halen devletin şiddetine karşı görkemli bir şekilde direnmektedir. Fakat devlet Botanda şimdi 70 adetten fazla baraj yapmaktadır ama buna karşı ekolojik bir direniş sergilenmemektedir. Dersimde Munzur üzerine baraj yapılmak istenmektedir fakat buna karşı Dersim halkı yediden yetmişe ekolojik bir direniş sergilemektedir. Şimdi dönüp yurtseverliğimizi tekrar sorguladığımızda Dersimi suçlayabilir miyiz? Yurtseverlik ölmemişse kökeninde ekolojik bir yaşam kültürü ve bilinci yattığı içindir. Dersimde tüm soykırım uygulamalarına rağmen ekolojik duyarlılığın yok edilememiş olması, yurtseverliğin özüyle ilgilidir. Dağlarda, zozanlarda diri olan doğal toplum kültürünü hem Botan, hem de Dersimde gözlemlemek mümkündür. Fakat yurtseverliğin sadece dil ve yaşam tarzıyla sınırlı olmadığını, ekolojik duyarlılığın da yurtseverlik duygularını beslediğini belirtmek gerekiyor.
Kürdistan eko-sistemi insanlık kültürünün ana kaynağıdır; Kürt halkını yaratandır. Yurtseverlik ancak bu ekolojiye sahip çıkmakla gerçek anlamına kavuşabilir. Kürtlüğüne yabancılaşmış kişinin bile Kürdistanın doğal güzellikleri karşısında hayrete düştüğü, hayranlık gösterdiği bilinmektedir. Bu duygu, eko-sistemimizin yarattığı estetik duygudan kaynağını almaktadır.
Toplumun genlerinde hep yaşayan ve her fırsatta gün yüzüne çıkan ekolojik zihniyet, özgürlük ahlakının temel yapı taşları arasındadır. Tabi hemen belirtmek gerekir ki ekoloji demek, sırf doğal arazi güzelliği demek değildir. Üzerinde yaşayan tüm canlıları, iklimi ve toplumsal kültürü birlikte ele aldığımızda bir yurdun eko-sistemi tarif edilebilir. Kürdistan ülkesinin, tarih boyunca insan-toplum üzerinde yarattığı şekillenme Kürt halkını ekolojik bir halk haline getirmiştir. Kapitalizmin yok ettiği duyarlılıklar bile, küllenmiş köz gibi, ilk rüzgarda tekrar harlanmaktadır.
Unutmamak gerekir ki soykırım rejimi, sadece zihniyet ve öz yönetim yitimine yol açmakla kalmaz, estetik yitimini de çok bilinçli şekilde geliştirir. Estetik yitimine uğramış bir toplumun kendi yurduyla ilgili ekolojik bir kaygısı kalmaz. Kendi tarihi, dili, kültürü ile ilgili vurdumduymazlık peşi sıra gelir. Kendi yurdu her türlü tecavüz dayatması altındayken bile, yurduna, halkına ait hiçbir değeri savunma kaygısı duymaz. Hakikat yitiminin vardığı sonuç katiline sevdalanma olur.
Yurtseverlik, yurdunu savunmaktan geçer; bu nedenledir ki yurtseverlik yerine Kürtçede Welatparéz (yurdunu savunan) sözcüğü kullanılır. Bu savunma, ideolojiktir, siyasidir, kültüreldir, ekonomiktir, askeridir ve hepsinin toplamı olarak ekolojiktir.
Tüm iyilik-güzellik tanımlarının ana kaynağı olan eko-sistemimiz, soykırım kıskacından çıkışta yine bize ilham olmaktadır. Bugün, halkımız, ulaştığı ekolojik bilinç sayesinde sadece kendi yurdunu savunmamakta, sınırlarında yaşadığı ortak vatan dahil tüm dünyayı ve insanlığı savunmakta, bunun için dünyanın en eşitsiz koşullarındaki savaşında kararlılıkla ve başarıyla mücadele vermektedir. Bunun için ulus-devlet anlayışı yerine demokratik uluslaşmayı ve ulusların konfederal birliğini savunmaktadır. Bu anlamda Kürt halkı yurtsever olduğu kadar enternasyonalist bir halktır.
Daha çok 19. yüzyılda katı milliyetçi bir ilke haline getirilen bir karış vatan toprağı edebiyatı, çağımız koşullarında vatana hizmetten çok zarar vermektedir. Feodal beyliklerin çitlerle çevirdikleri toprak mülkiyeti ulusallaşma karşısında nasıl gerilik anlamına gelmişse, dar milliyetçi vatan anlayışı da enternasyonalizm karşısında gericilik düzeyine düşmeyi ifade etmektedir. Çağdaş yurtseverlik, yurtta ne kadar kalkınma ve zenginleşme sağlandığına bağlı olarak anlam kazanmaktadır. Gerçek yurtseverlik yurdunu zenginleştirmek, maddi ve manevi yönden yaşanmaya değer kılmak ve bunu insanlıkla paylaşmak demektir.(4)
YARARLANILAN KAYNAKLAR:
1-Gordon Chılde-Kendini Yaratan İnsan
2-Alaeddin Şenel-İlkel Topluluktan Uygar Topluma
3-Abdullah Öcalan-Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü
4-Abdullah Öcalan-AİHM Savunmaları
5-Mehrdad R. Izady-Kürtler
6-Gottfried Müller-Yanan Doğuda
7-Kaynak Yayınları-Asur İmparatorluğu
8-Abdullah Öcalan-Bir Halkı Savunmak
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
