KÜRT EDEBİYATI İNSANIN VE İNSANLIĞINDIR-1
26 Nîsan 2013 În
Kürtlerin edebiyatını ele almak, insanı, insanlığı, Ortadoğuyu ele almak oluyor. Çünkü manevi ve maddi uygarlığın merkezi altın hilal bir başka deyişle Kürdistan oluyor.

Abdullah ÖCALAN Sosyal Bilimler Akademisi
Moderniteye karşı savunma yapıyorum. Bilimsel kalıplarla yoğrulduğum oranda savunmamın bilimsel ifadesini tercih ediyorum. Şimdiye kadar hep böyle yaptım. Ama ruhum habire hep bir şeylerin eksik kaldığını mırıldanıp duruyordu. Modernitenin bilimsel izah türünün hep bir şeylerden fedakârlık yapmak pahasına gerçekleştiğini de hissediyordum. Bunun yaşamın izahı için gerekli olan ama yetmeyen bir tür olduğundan emindim. Konu üzerinde yoğunlaştıkça, bu durum bana hep büyücülüğünü yitiren büyücülerle kutsallığını yitiren Sümer ve Mısır rahiplerinin tapınaklarına çekilip insan yaşamının kaderine ilişkin muskalar yazmalarını çağrıştırıyordu. Modernitenin gittikçe akademikleşen, uzmanlaşan ve simgeselleşen dili, ilkçağın daha çok umut dağıtan büyücüleri ve rahiplerinin diline benzeşmeye başlıyordu. Hatta onlardan daha umutsuz, büyüleyiciliğini yitirmiş, ruhsuz ve hakikatsiz bir türevine dönüşmüştü. Son tahlilde sistemin kâr sızdıran çarklarının dönmesine hizmet etmekten başka bir anlam ifade etmiyordu. Bu konuda Filozof Nietzschenin Yaşamı sanat daha iyi ifade eder, hakikat sanatla daha iyi açıklanır türünden değerlendirmeleri dikkat çekiciydi.1 Derler Ki İnsan Cismiyle Değil Kültürüyle İnsandır
Kürtleri anlatım, yazım ve gösterim sanatlarında ele almak her hangi bir halkı ele almakla aynılık taşımaz. Hele pozitif aklın nesnelliğe övünçle oluşan bakışıyla ele almak ya da oradan bakmak tümden sakatlar. Çünkü buz kesilmiş ve renk vermeyen suratla tepeden küçümseyici bakar gözleri. Ve o bakışlar ya teslimiyete ya isyana yol açan hava saçar çevresine. Öyledir ki karşısında etkisini bir yana bırakacak ufuk ve bilincin özgürce durması gerekli. Sen ve yaşamın, sen ve tarihin, sen ve geleceğin her şey ipotek altında. Zihinsel ve ruhsal yitime uğratılmışsın. Sen olabildiğini, farklı olduğunu, kendini bilmek istediğini bu dünyaya anlatmak için bin dereden su getirmen yetmez. Sadece ve sadece kent devletçi, iktidarcı zihniyetin onayladığı yol, yöntem, belge dışında uğraşmak boştur. Ve bu uğraş vahiy değerindedir. Onay, belge orası. Hakikat orası. Hakikat işte o tekelde toplatılmış. Ve bir rejim haline gelmiş.
Edebiyat ne yapabilir ki. Nasıl ki Kültürel Tarih edebiyatla canlandırılıp yaratıldı. Nasıl ki kent devletçi iktidar edebiyatla kendisini kurumlaştırdı, toplumlaştırdı. Yine o ilk başlangıç baştan sona edebiyatla yeniden güncellenerek canlandırılacaktır. Bunu yaparken Kürtleri anlatmak tarihi, insanlığı, Ortadoğuyu anlatmak oluyor.
Sadece arkeolojiyle çağların belgelerine ulaşmak yetmez. Yüreğin, büyük acılar ve sevgilerin, kahramanlıklar ve ihanetlerin, lanetler ve kutsallıkların belgesi çok az olur.
Tanrıların en çok kutsallıklarına mazhar olmuş Ortadoğu toprakları; artık bir değil çoklu ve katmanlı ihanet öyküleriyle, yalan masallarıyla, içi boşalmış tanrısal maskelerle, maskaralığa oynayan cüceleriyle lanetli çorak ülkelere bölünmüştür. Hepsi o kadar yapmacık, tarihe o kadar saygısız, söze o kadar hain, gerçeklere o kadar yabancıdır ki, en basit kişisel ve ailesel çıkarları için hem de en ucuzundan satmayacakları hiçbir değer kalmamış gibidir.2 İşte Kürtler bu lanetli çorak ülkeler arasında bölünmüştür. Bundandır ki Kürtlerin edebiyatını ele almak, insanı, insanlığı, Ortadoğuyu ele almak oluyor. Çünkü manevi ve maddi uygarlığın merkezi altın hilal bir başka deyişle Kürdistan oluyor.
Her resim, heykel, oyun, tablet, papirüs, şiir ya da klam bir öyküyü anlatır Hepsi de anlam arayışının anlam verişin dile geliş biçimleridir. İnsanlığın doğuşunda animal zamanların başatlığında önce anlam vardı. Anlamak, anlam vermek vardı. Ve anlam verdikçe insan bunu önce davranışlarıyla dillendirdi, sonra sözleriyle. Daha sonra bunu oynadı, resmetti, taşlara kazıdı, heykellere anlattıkça anlattı. Anlattı yaşadıklarını, yaşamak istediklerini. Tüm bunları yaşadıkları anda yaptı. Ve sonra anlam davranış oldu. Söz oldu. Yazı oldu. Özcesi sanat oldu.
Kürt şairlerinin, aydınlarının çok az tanındığı, bilindiği söylenir. Belki bir yanıyla öyledir. Ancak Kürt gerçekliğini de bu genelleme içine almak maddi uygarlığın güncelliğine takılıp sıkışarak çaresiz ezbercilik, batı bilim-tarih-edebiyat bakışında ayrımcı, kategorize edici ve nesnelciliğin şahane izahı sayılan sıfatlandırma, sınıflandırma şablonculuğu ve dogmatizmine sadakat olacaktır.
Çünkü Kürtlerde çocukluk evresi ninniler, masallar türküler, klamlar, oyunlarla geçmektedir. Sadece bu kadar mı, hayır. Yaşama ve yaşamaya dair gerekli ne varsa, coğrafi, sosyolojik, ahlaki, ekonomik, sağlık, güvenlik ve daha birçok konuda çocuklar böylesi bir bütünsellik içinde eğitimden geçirilir. Çünkü eğitim görevi toplumundur.
Her Kürt annesi, ninesi, dedesi şairdir, öykücüdür, dengbêjdir, tarımcıdır, hayvancıdır, meteorolojiyi bilir vb. Edebiyat da öyle. Hitabeti, psikolojiyi, ekolojiyi, astronomiyi, tarımı, hayvancılığı, sevgi ve aşkı, ahlak ve politikayı özcesi hem evrensel doğa, hem de toplumsal doğayı ve sosyal bilimi bilmeyen edebiyat, dahası edebiyat bilimi olur mu? Öyledir ki Kürdistani masallar ve destanlar bilgelerin beyninden ve yüreğinden çıkmış gibidir. Gibiden de öte öyledir. Bir bilge yoktur. Bilgeler vardır. İnsan olmanın insanca yaşamanın ve yaşatmanın nasıl olacağını gerektiğinde çile çekerek anlatmaya kavratmaya çalışan bilgeler. Ve her biri kendinden kendi zamanından katmıştır. Güncellemiştir. Anlaşılır ve kabul edilir kılmıştır. Her cümlesi hesaplı ve planlıdır. Nerde meraklandıracak. Nerde düşündürecek, nerde mukayese yaptıracak, nerde güldürecek, nerde hüzünlendirecek, nerde nasıl ele alacak ve örecek vb. Oldukça ustalıklı incelikli hazırlandıkları görülür. Kendinden yaşadığını katan, söylediğine kendini katan ve en önemlisi kendinden verendir karşılıksız. Sanat ve Sanatçı budur. Yani ana kadının tarifidir. İşte adına sanat denecekse böyledir.
Yaratılan efsane, destan ve kutsallıklarla yüklü mitolojiler özellikle neolitik dönemin temel yaşam zihniyetidir. 3 Öyledir ki Sümer tabletlerinde tanrıça Nidabanın edebiyat tanrıçası olarak belirlendiği bilinmektedir. Kültürel yaratımın hayata geçirilmesindeki önemli ve başat araç olan edebiyatı tanrıçalık düzeyinde kutsamaları işin önemini ne derece fark ettiklerini ortaya çıkarmaktadır. Kültür düşünce ve ruhta belirirken, algısını oluştururken hem oluşturma ve hem de yaşamsallaştırma, edebiyat üzerinden bunu sağlamaktadır. Kurgu, öykü, anlatma-anlama, dinletme-dinleme, okutma-okuma, oynama-oynatma, yazma-yazdırma gibi bütün insansal kazanımlar kültürel yaratımın hayata geçiriliş halleridir. Ve tümü de öncelikli edebiyatta kendisini canlandırma seansından geçirerek insanlaşır, toplumlaşır. Sümer sistemi henüz emekleme çağında olduğundan hem kadını hem de onun yarattığı insansal-tarihsel değerleri bir çırpıda gasp etmeye henüz cesaret edememektedir. İşin hile ve kurnazlığı ilk safhasındadır. Ancak toplum içinde devletçi kültürün yerleşmesi ve kendi toplumunu yaratabilmesi için öykülere, özcesi mitlere acil ihtiyaç duymaktadır. İnsanlar bu sisteme ikna edilmeliydiler.
Öyledir ki tanrıça Nidabanın sorumluluğunda ve gözetiminde devletli tarihe geçişte ilk edebiyat akademisi Edduba kurulmuş oluyor. Edebiyat akademi anlamında Edduba adını alıyor. Edduba üzerinden sistem kendi yaşam ve gelecek ütopyalarını kurgulayacaktı. Mitleştirecekti. Çünkü Edduba yani günümüzdeki anlamıyla edebiyat topluma sistemin ideolojik dünyasını bin bir hünerle anlatıp toplumu ikna edecekti. Öyküler, masallar, fabllar, destanlar, bunların oyunsal biçimleri iç içe kullanılıp hayata geçirilecekti. Ondandır ki Nidaba figür olarak tablette anlatıldığı üzere resmedilmiştir. Kutsal Nidaba / ölçü değneğini elde eden / ve kollarının çevresine ölçü sicimini bağlayan, / bütün yüce meleri bildirir/ ülkenin yazmanıdır şimdi. 4
Anlatıcılar ile yazıcılar arasındaki fark tekniktir. Her ikisi de anlatandır. (Memê Alan anlatımı ile Mem û Zîn arasındaki fark nedir? Birincisi Mem û Zînin yazılı oluşu, ikincisi yeniden yorumlanmasıdır. Aslında en temel fark yorumlanmasıdır. Zaten Ahmede Xane, içimdeki dertleri efsane kılayım/ ZÎN ve MEMÎ bahane yapayım/ perdeden bir nağme çıkarayım/ ZÎN ve MEMÎ yeniden yorumlayayım. demektedir dizelerinde.) Hepsi sözüne güvenilendir. Anlattıkları tartışılmayan vahiy kadar kutsaldır. Çünkü onlar toplumun yaşayan tarihi, belleği, kültür yaratıcısıdır. Çünkü onlar toplumun doğru-güzel-iyi-düşünen-söyleyen-yapanlarıdır. Ve tümü isimsizdir. Kendi evinin, köyünün, bölgesinin en iyisidir. Tanınanıdır. Zaten ünlenmeye ne hacet. Ki en önemlisi de bu.
Sormak gerek Memê Alan, Gılgameş, Pepûk Kuşu, Newroz Mitolojisi gibi bilinen bilemediğimiz sayısı henüz tespit edilemeyen efsanelerin yazarları kimlerdir. Kimse şudur ya da budur diyemez. Kassitlerden olan Sin Leke Unnini yaklaşık M.Ö. 1250 tarihlerinde Gılgameş destanını şiirsel anlatımla tabletlere geçirmiştir. Ancak Gılgameş destanını yazanın Sin Leke Unnini olduğunu söyleyebilir miyiz? Hititler kendilerini bin tanrılı halk olarak ifade ederken ki bu tanrılar ve onlara ait mitologyaları onlardan çok önce yaşamış halklardan aldıkları bilinmektedir. Peki bu kadar söylenceyi kim ya da kimler anlattı veyahut yazdı. Nuh tufanını kim anlattı, ki yaşanan öykü bu topraklarda geçmiştir. Nuh öyküsünün Sümer mitlerine dek dayandığı bilinmektedir. Kim bilir daha öncesi kimlere ve hangi zamana gider
Kimse telif hakkımdır diye bir şey ileri sürmemiştir. Böylesi bir saçmalığı kimler yapabilir? Ancak paylaşım kültüründen hiç nasibini almamışlar, günümüzün bireyciliğine ruhunu kaptırmış zavallılar, devletçi zihniyetin iyi birer hukuk arama emir eri olanlar yapabilir. Böylelikle uygarca bir davranışı yerine getirdiğini etrafına göstermekle uğraşanlardan başka bir anlama gelmediğini söylemek durumundayız. Bilim, sanat ve tekniğin gelişimi diye hikâye edilenler hangi gerçek mucitlerinin başını almadan gerçekleştirilmişler veya gasp edilmişlerdir5 Telif, ahlaki değil hukukidir. Arka planında kazanç kültürü ve onu paylaşmama vardır. Öyle hakkımı isterim, emeğimi çaldırtmam iddia ve itirazları fazla inandırıcı olmamaktadır. O zaman emeğin tarihsel yaratımdaki diğer sahiplerine ne demeli? Bu her şeyi yaratan tanrılar ve sahibi devletlerin iktidarcılığına özenen, hep onu hayal eden zihniyetten başka bir şey olabilir mi. Mikro kozmos olmak ayrı kendini bir şey sanıp her şeyin merkezine koymak ayrı. İsteyen günümüz dünyasının modernist baskısına diz çöküp çözülmüşler gibi veryansınlar dizerek telifsiz, kimliksiz bir şeyin olmayacağını söyleye dursun.
Hakikat hukukun belirlediği değildir. Hakikat ahlaki ve politik olandadır. O zamanın ruhuna uygun bu ahlaki ilkeyi anlamak ve yapmak, ödemekte geciktiğimiz bir borçtur. Bu konuda İmralı savunmalarında dile gelen yaklaşım buna bir örnektir. Bu savunmayı İmralı Adasında mutlak tecrit koşullarında yazıyorum. Alışılagelen inceleme ve araştırma olanaklarım olmadığı gibi, bu tercih edeceğim bir yol da değildir. Adlarını ve eserlerini sıralamayı anlamsız bulduğum, hep birbirine katkı sunan insanlık öncüleri benim için de ana kaynaklardır. Büyük düşünce ve eylem savaşçıları -özgür yaşam için- nicelikleştirilemez. Bu yönüyle de modernitenin bilim yapılanmasına karşıyım. Hiçbir sesin ve özgür yaşam iradesinin yaşadığım tecrit koşullarındaki kadar özgürlük yanlısı ve adil olamayacağına inanarak, bu savunmamı dostça ve yoldaşça yürümesini bilmiş ve bilecek olanlara adıyorum.6
Öte yanı ise tufanın bir mitos olarak evrensel boyutlarda neredeyse kopya misali kullanıldığıdır. Sümer, Babil, Avesta, Tevrat, Kuran, İncilde işlendiği kesindir. En önemli bir konuda, Nuh destan kahramanının Sümerdeki adının Ziusudra, Babilde Utnapiştim, Hintte Waiwasata Veya Manu, Çinde Fah-He, İran ve Kürdistanda Avestadan ötürü, Yima, Grekte Deukalion veya Xisouthros, Peruda Layca Tarpuntay ve Meksikada Teo-Cibatlidir. Olayın teması öyküsü aynıdır. Adlar ve yerler her halkın kendi özgünlüğüne göre uyarlanmıştır.
Göbeklitepe kazılarında ortaya çıkanlara ne demeli? Yaklaşık 12 bin yıllık olduğu söylenen kalıntılardaki dikilitaşlarda Tilki-Turna figürü Kürtler için tanıdıktır. Çünkü Quling û Rovî Kürt halkının uzun gece masallarında ve folklorunda vardır. Dikili taşlardaki kabartmalarda Turna, bacaklarına kadar insan olarak işlenmiştir. Gerçekte kabartmada yansıyan edebiyattaki fabl türünün kökeninin Göbeklitepeye dek uzandığını dahası bu öykünün -ki fabldır- yaşının binlerce yıllık olduğunu bize göstermektedir. Peki, binlerce yıl önce Tilki-Turna öyküsünü ilk kim kurguladı ve örüp anlattı diye sorarsak cevabı ne olabilir?
Bir başka önemli edebi yaratımlardan Dewrêşê Evdî Û Edûle destanıdır. Destan tamamıyla bir uyarlamadır. Sümer tabletlerinde GIRO şiiri olarak geçer. Fakat dikkat çekici olanın Sincar bölgesinde Êzidi inançlı Kürtler tarafından binlerce yıldır meçhul kızın Gıro efsanesi edebi eser olarak söylenmektedir.
Bilinen o ki halkların yarattıkları en fazla halkların kendileriyle anılmaktadır. Kişisel değil toplumsaldır. Toplum için üretilen hiçbir şey ün yani kazanç için olamaz, olmadı da. Toplumsallığın en temel kuralı üretimin paylaşım temelinde ihtiyaçların temini için yapıldığıdır. Yani üretilenin kimliği kişisel değil toplumsaldır. Ta ki kent devletçi iktidarcı kazanç zamanına dek genellikle böyle olmuştur. Halklar arası kültürel yaratım etkileşimlerinde ise tasasız kaygısız ezilmeden, özenmeden pay almak paylaşmak temel kural ve insani bir haktır ilkesiyle hareket edilerek kendi süzgeçlerinden geçirip uyarlama yapmışlardır. Çok şükür yaratana, eline diline sağlık diyerek saygı ve minnetle anmışlardır. İşte bu kadardır bu yaratımların tanınma, ünlenme, karşılık alma öyküsü. Peki ya sonrası? İşte satın alma ve satılma yani ünlenme, tanınma dünyası Sen bir metasın artık. Çünkü bir fiyatın vardır. Alırız ve satarız. İstersek dökeriz!
Çünkü kültürel yaratıma dair her şey ana kültürünce karşılıksız ve kendindendir. Ancak bu hakikati sadece Kürtlerle sınırlamak toplumlaşmayı göz ardı eder. Çünkü toplumsallık içindeki tüm halkların yaşamında tarihsel toplum olan Kürtlerdeki kültürel yaratım süreçleri bir benzerlik arz eder. Bu insansal bir hakikattir. İnsanlığın tarihsel planda ortaya çıkışının coğrafyasının verimli altın hilal olduğu söyleniyor. İnsanlık adına insanlığın ilk yaratımları adına neyi öğrenmek istiyorsak elbette ki doğuş yerinde, kaynağında aramak gerekir. Ana tanrıça etrafında şekillenen neolitik evre insanlık tarihine en verimli zamanını ve yerini altın hilalde sunmuştur.
Öyledir ki, Edebiyat ve müziğin ana kaynağı da neolitik kurumlaşmaya dayandırılabilir. Otantik müzik bu dönemi seslendirir gibidir. Çoban kavalı, davul, zurna bu dönemin hüzün ve coşku dolu havasını bugün bile yaşatır. Müziğin atası gibidirler. Sümer toplumunda biçim ve içerik daha da geliştirilir. Kral saraylarında ve tapınaklarda müzisyenler ve çalgıcılar vazgeçilmez bir yere sahiptirler.
Sözlü destanlar ilk aşiret kimliğinin kutsallığını, özgür yaşam özlemini büyük belagatle dile getirir. Yazılı destanların ana kaynaklarıdır. Gılgameş Destanı tarihin ilk yazılı metnidir. Belki de edebiyatın ve hatta kutsal metinlerin ana kaynağıdır.
Birçok Sümer edebi ve dinsel metni, Yunan edebiyatının ve teolojik anlatımlarının sadece esin kaynağı değildir; Yunan destanları, başta bu destanların tüm mitolojik kurguları, Sümer destanlarının Anadolu üzerinden geçmiş ve dönüşmüş versiyonları durumundadır. Burada belli bir dönüşümü yaşayan edebiyat ve müzik kültürü, Avrupa burjuva toplumunda romanla son revizyondan geçirilip poplaştırılarak ve kültür endüstrisine dönüştürülerek, başlangıçtaki kutsallığını ve büyüleyiciliğini yitirecek, basit tüketim metası halinde diğer sanatlarda olduğu gibi tükenmeyle yüz yüze gelecektir7
Derler ki kadim Kürdistani halk Kassitlerin en büyük ilahının adı Xuzadır. Yani doğa
Dağlar ve dağ yaşamı Kürt kültürünün yaratımında başattır. Dağlı yaşamların özgün, orijin kendi kendisiyle barışık kendi kendisiyle baş başa kalan havası insana uzun soluklu olmayı huzurlu bir ruh halini verir. Öyledir ki dağ geceleri uzundur. Dağlı geceler uzun öykülerle aşılır. Dağlı mevsimler sabırlı ve akışkandır. Klamları uzun, klamların öyküleri uzun. Çünkü insanı uzun solukludur. Klamlar Kürtlerin kültürel belleğidir. Edebi arşividir.
Oyunları uzun öykülere yaslanır ve bitmez bir ritimle akar, döner ve sürükler. Çocukların oyunları, şarkıları da uzun yaz güneşinin tepede asılı halinden önce başlayıp sonrasına ta ki yanakları yanık alıncaya kadar sürer.
İnsanlık tarihine damgasını vuran tüm tanrılar, tanrı panteonları dağlıdır. Dağlarda, dahası yükseklerde kalandır. Tanrıların, dağlarda peygamberlere görünme mitsel ve teolojik öyküleri kutsal kitaplarda mevcuttur. En yakın bilineni, Zerdüşt Sebalanda, Musa Tur-İ Sinada, Muhammed Hirada inziva yaşamış, tanrı ile hem tanışmış hem de konuşmuşlardır. Dicle ve Fırat havzalarında ki nehir tanrıları, yılanlar, ejderler hem Yunanda hem de doğu-Uzakdoğu Asya mitolojilerinde ortak motif gibidir. Dağ tanrıları doğu ve uzak doğuda tanrı kimliğinde iken antik Yunanda Olimpius adıyla tanrı katı ve yerleşim yeri olur.
Ne çocuklara dair masallar, ne yaşanmışlıklara dair öyküler, ne aşk, savaş, kahramanlık destanları mitlerden teolardan ayrı tutulabilir. Tüm sözlü edebi yaratımlar, tüm mitolojiler ve teolojik kitaplar edebi yaratımlardır. Ve bu konuda neredeyse ortak bir değerlendirme söz konusudur. Yaratılış öyküleri, tufan efsaneleri, aşk şiirleri hepsi neredeyse kendisini çoğaltan amip misali gibidir. Adlar ayrı, coğrafya ayrı. Ancak karakterler ve öykü neredeyse kopya ise bundan rahatsız olunmamalı. Özellikle altın hilalin çocukları bundan gurur duymalılar. Paylaşım kaynağı olmak ana tembihi, terbiyesi, edebidir. Dağlı ilahların topraklarında doğmak bir şans olsa gerek. Çünkü insanlığın düşünsel ve ruhsal dünyasında paylaşma kültürü başattı. Esin buydu. Çeken buydu. Hepsi insanlığın edebi yoğunlaşması, birikimi, belleği ve tasarımlarıdır. Hepsi insanidir. Hepsi insana dair ve insan yaratımıdır. Ve insan ile tarihi, tastamam tümüdür. Bütünüdür. Ve bu bütünsel tarihin yaratım yeri aynı zamanda evrenselliğe damgasını vurandır. Ne var ki, Ortadoğu düşüncesinde hala mitolojiyle din arasındaki ayrım bile tartışılmamıştır. Kaldı ki, mitolojinin kendisi de yorumlanmamaktadır. Söylencedir denilip bir tarafa bırakılıyor. Hâlbuki bu düşünce tarzı binlerce yıl halen yaşadığımız toplumların hafızasını işgal etti. Binlerce yıllık temel düşünce formu oldu. Toplumların maddi yaşamının sembolik ifadesinin şiirsel anlatımı olarak, kendisinden sonraki tüm din ve edebiyat biçimlerini etkiledi. Kavramlarını mitolojiden almayan hiçbir din ve edebiyat yoktur. Mitolojiyi efsaneler uydurması olarak bir tarafa bırakmak, kendini en zengin bir kültür kaynağından mahrum bırakmaktır. İnsanlığın çocukluk çağının düşüncesi olarak mitolojiye anlamlı bir değer biçmeden, sağlıklı bir din ve edebiyat-sanat çözümlemesi yapılamaz. Mitolojiyi yadsımaya değil canlandırmaya ihtiyacımız vardır.8
Baştanbaşa altın hilalde ortaya çıkan ilklerin öyküleri döne dolaşa ulaştığı her yerde insanın, insanların ihtiyaçlarına göre adlar, biçimler alarak kendisini evrenselleştirmiş, dahası kendisini çoğaltmıştır. İster adına versiyon densin, ister hırsızlık densin, ister uyarlama densin kim ne derse desin altın hilalde yaratılanlar insanların, halkların ihtiyaçlarına denk, derman, çözüm, umut, hediye, fırsat olmuştur. İnsanlar böylelikle yaşamlarını daha kolayından daha rahatından sürdürebilme olanağına dahası fırsatına kavuşmuştur.
Hurrilerin yaratılış miti Kumarbi tarihin en eski yaratılış mitinden sayılır. Ve Fenikeliler üzerinden antik Yunan miti olarak adları değiştirilerek, öyküye sadık kalınarak yerleşir. Yine Hurrilerin önemli miti Ullikumi Yunan mitolojisine transfer edilmiştir Antik Yunanda ise Ullikumi Atlas olarak adlanır.
Edebi yaratımlarda iyi ve kötü ile adalet vb tanımların, anlatımların, karakterlerin ilk olarak Hurrilere ait olduğu söylenmektedir. Söz gelimi bir balıkçı tarafından bulunan ve büyütülen çocuk öyküsü Apsu ve Oğulları adlı tablette Hurrilerce kullanılmış olduğu araştırmacılar tarafından tespit edilmiştir. Yani çocuksuz aileler, nehirlere salınan çocuklar ve nehirden gelen çocukları büyütme öyküleri tema olarak insanlığın mitsel, teolojik kutsallarında yer almaktadır. Sargon, Musa öyküleri birer örnektir.
Bundan altın hilalde yaşamış ve ondan etkilenmiş, onu da etkilemiş olan tüm yaşayanların payı olduğunu bilmek, hakkını teslim etmek ahlaki olmanın bir gereğidir. İllaki birilerine bir yerlere, bir kanıta bağlama hastalığı kent-devletçi-iktidarcı geleneğin yaşam, çalışma, ele alma tarzı olan resmiyet kültürüdür. İllaki nesnel olacak. İllaki bir iktidar kurumundan mühürlenmiş olacak ki inanılsın. İşte resmiyetçi zihinsel sapmanın ve onun egemen olma hastalığının bir sonucudur bu. Çünkü egemenlik resmiyetle kurulur. Ondandır ki resmiyette söz yoktur, belge vardır. İnanma yoktur, itaat vardır. Ahlaki değil hukukidir. Duygulara yer yoktur akıl hakimdir. Soğuktur. Donuktur. Mimiksizdir. Renksizdir. Ağırdır çünkü bürokratiktir. Elittir çünkü teknokratiktir. Kıymeti kendinden menkuldür. Ya buna uyarsın ya da cezanı çekersin. Ya aristokrasin kadarsın ya da para ve mülkün kadar. Ya da tepeden bakılan, boynu dik durmayan, sırtı büküksün. Denklem bu
İşte edebiyat edebi değerler kültürel yaratımda başat yerini alırken asla bu koşullarda doğmadı. Böylesi dayatmaları yapmadı. Baştan sona ikna, baştan sona en güzelinden anlatma, beğendirme, dinletme, okutma, izletmeyi büyük bir sabırla, incelikle, hitabetle, terapist hassasiyetiyle canlandırmayı, bilgece ufuk kazandırmayı, çocukça sevindirmeyi, ağız dolusu güldürmeyi dahası ahlaki politik olmayı özendirdi. Edebiyatın ana kucağında büyütülmesinin tek cümlelik öyküsü budur. Zengin yaratımlarla doludur. Basmakalıp kurallara sıkıştırmadı kendini. Anacıl toplumun doğasında işlevsellik ve akış temeldi. Ahlaki davranış, güvenme, inanma ve uyum gözetilendi. Anacıl toplumda kural resmiyetle değil ahlakla sağlanırdı, işleyiş bürokratik değil işlevseldi. ÇünküYöntemde ahlâk toplum için vazgeçilmez bir oluşum ve yönetim gerçeği, algısıdır.9 Bunlar tarihsel anlamda demokratik ve maddi uygarlık arasındaki yaşama dair temel yol ayrımlarıydı.
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
