KÜRT EDEBİYATI İNSANIN VE İNSANLIĞINDIR-2
30 Nîsan 2013 Sêşem
Dua ve bedduadan tutalım insani olan birçok kültürel yaratımın ‘satılık değeri yoksa anlamı da yoktur’ ilkesinin acımasızlığında duaların ve bedduaların ne kadar anlamlı olduğunu nasıl inkâr edebiliriz? Satılık olan insani ve anlamlı değildir. Paylaşılan anlamlı ve insanidir.

Abdullah ÖCALAN Sosyal Bilimler Akademisi
Derler Ki İlk Kan, Kardeşkanı Olarak Bu Topraklarda Döküldü
Böylece insanlık arasında kavgalar dönemi başladı.
‘Bir zamanlar ne yılan/ ne de akrep varmış/ ne yabani köpek/ ne de kurt varmış/ ne korku ne de dehşet varmış/ insanın rakibi yokmuş/(..)/sonra çekişmeci en (enki) ne yaptı/ çekişmeci efendi/ çekişmeci kral(…)/ kurnazlığın en’i/ ülkenin açık gözü, tanrıların bilgesi(…)/ onların ağızlarındaki sözü değiştirdi/ çekişme koydu bir olan insanın konuşmasına’10
Edebiyatın devletleştirilmesi, iktidarın kültürel yaratımına koşturulmasından sonradır ki, yazarlar, siyasetçiler, sanatçılar, askerler, doktorlar, fakirler, zenginler türünden ayırımlar ortaya çıktı. Edebiyat egemenlerin elinde, dilinde, yakınında tekelleştirildi. Kendi anlatıcılarını, yazıcılarını ortaya çıkarıp öykündürdü. ‘Kişisel’ kavramı toplumsallığın önüne konuldu. Kişisel uğraşlar toplum adına topluma hizmet adına kendisi için ünlenme, kazanç sağlama aracına dönüştü. Herkes egemenleri, aristokrat mühür sahiplerini taklit anlamına gelen imza sahibi olmaya çalıştı. Küçük ve kişisel umutlar, avuntular, mutluluklar çağı aslında başlamıştı. Öyle ya, tekellerin yaşam alanı bırakmadığı bir dünyada herkes başının çaresine bakmaya, kendisini kurtarmaya çalışır ve itaat kültürüne yatardı. Yoksa başa geleceklere hazır olmalıydı. Ve işte bu çağda başlamıştı.
Özgür ve kendince akan bir kültürel yaratım süreci yerine daralan bir çevreye hapsedilen dahası tekelleştirilen bir gidişat geliştirilmiştir. “Tarihte hep karşımıza çıkan kale ve sur gerçekleri tekelin kent yapılanmasının en açık kanıtlarıdır. O halde toplumsal sorunu doğuran etkenleri netleştirmiş bulunuyoruz: Tekelin özü etrafında oluşmuş kent, sınıf ve devlet yapılanması. Uygarlıklar tarihi bir anlamda bu üçlü oluşumun zaman ve mekân içindeki yayılımıdır. Mantık basittir: Artık-değer olanakları arttıkça tekeller de çoğalacak, ardı sıra yeni kent, sınıf ve devlet yapıları inşa edilecektir. Bu temel yapılar aynı zamanda çok katı gelenekler oluştururlar.
Şehir öyküleri, devlet gelenekleri, hanedan tarihleri bitmez tükenmez anlatı konularıdır. Tüm beyni çalışan ve ağzı laf yapanlar, ulema ordusu olarak günlük ideolojik meşruiyet sağlayacaklardır. Uydurmadıkları masal ve mesel âdeta kalmayacaktır. Tanrı inşalarından (şehir tanrıları, savaş tanrıları) şeytan ve cin yaratımlarına, cennet ve cehennem tablolarından edebiyat destanlarına kadar uydurmada bulunmadıkları alan bırakmayacaklardır. İnsan emeğinin artısından inşa edilen korkunç mezar, saray ve tapınak gibi yapılar, tiyatro binaları ve stadyumlar tekelin güç gösterisi gibidir. Aynı korkunçluktaki savaşlarla yararlı esirler dışında bütün bir halkı, kabileyi, şehir ve köyü tüm nüfusuyla birlikte yok etmeleri tekelin geleneklerindendir. Zaten ekonomik değer ifade eden her şey kutsal savaş ganimeti olarak tekelin kutsal kitabında çoktan yerini almıştır”11
Yaşamın her alanında tekellerin denetimi giderek sağlanmıştır. En önemlisi de zihinsel denetim yapılmıştır. Çünkü yaşananları, insanlığın olmazsa olmazı ve kaderi olarak belletmeyi uzunca sabır-iknayla kullanmalarıyla başlayan ve ardı sıra ağır baskı ve kıyımlarla sürdüren devletçi yaşamın insanlık tarihinde yer almasının iyi anlaşılması gerekmektedir. Özellikle edebiyat alanında da ciddi oranda egemenliğin kurulduğunu da bilmekteyiz. Öyledir ki “İnsanlık Sümer edebiyatçılarına ne kadar teşekkür etse azdır. Tanrılarımızı kendi ellerimizle nasıl yaratıp başımıza taç yaptığımızı onlar kadar harika anlatan başka bir yazar takımına rastlamak güçtür. İnsanlık bu tacın ne olacağını yazılı tarihten beri her geçen gün daha iyi anlamaktadır. Bizzat devletin kendisinin de bu dönemden kalma bir tanrısal taç olduğunu hep göz önüne getirdiğimizde, kölelik adına yaratılan zihniyetle temel maddi güç düzenini daha iyi anlayacağız ve aralarındaki ilişkinin neye hizmet ettiğini daha iyi göreceğiz.”12
Kendi Zamanlarının Da Tanıklığını Yaparak Bunu Şiir Ve Destanlarla Dillendirdiler
Yaratılan tanrıların ve devletlerin insanlık tarihinde yapmadıkları kalmadı. Hala da öyle. Bir yanıyla yazılı tarih olarak adlandırılan dahası ve doğrusu devlet yazınına geçirilen iç ve dış iktidar savaşları tarihi başlatılmıştı. İnsanlık adına yapılan toplumsal eksenli kültürel yaratımlar artık giderek güçsüz düşmeyle karşı karşıyaydı. Çatışmalar manevi uygarlığın insanlarının asla tahmin ve tahammül edemeyecekleri kadar geniş ve kapsamlıydı. En önemlisi de kültürel anlamda ciddi tahribatların yapılmaya başladığına insanlık tanık olmaktaydı. İyi ile kötü arasındaki kavganın rengi, sınırı, biçimi değişmekteydi. Kimin iyi, kimin kötü olduğu bile artık tespit edilemez hale getirilmekteydi. Ağıtlar yükseliyordu toplumların yüreğinden. Ölümler mezarsız karşılanmaktaydı. Sürgünler. Kırımlar. İnsanlık doğuşundan o güne dek asla öylesine gözyaşları dökmemişti. En sevdiklerini kolayca ve erkenden kaybetmemişti. Kavga, savaş kavramları toplumsal yaşamın üç boyutuna egemen olmaktaydı. ‘Toplumun sınıf temelli uygarlığı kolay kabul etmediği çatışmaların şiddetinden yeterince anlaşılmaktadır. Bazen köy ve hatta uygarlık merkezlerinin toptan yakıldıkları (Arkeolojik kayıtlar bu konuda çok örnek vermektedir) izlenmektedir. Mezopotamya yerleşim merkezleri olan ve defalarca yakılmış çok katlı höyüklerle doludur. Bu dönemden kalma mitoloji ve edebiyat, ağırlıklı olarak bu gerçekleri yansıtmaktadır. Homeros’un İlayda’sı üçüncü dereceden bir versiyon olarak, bu Mezopotamya kökenli destan geleneğini yansıtmaktadır. Hesiodos ise benzer bir versiyon oluşturarak, Sümer tanrı Panteonu’nu Olympos panteonuna dönüştürmüştür. Savaşların krallar şahsında tanrıların savaşı olduğu, dönemin tüm destan geleneğinde mevcuttur. Tanrıların krallarla özdeşliği çok belirgindir. Firavun ve Nemrut unvanları bu özdeşliğin çarpıcı örnek ifadeleridir. Savaşlardan beklenen köy toplumlarının ekonomik talanı ve esirleştirme iken, kabilelere karşı da esir ve ganimet amaçlı benzer seferler söz konusudur. Uygarlıklar ayrıca birbirlerini de talan etme ve esir almayı temel kazanç kapısı saymaktaydılar. Uzlaşma ve ihtilafların maddi çıkara dayalı yapıları günümüze kadar devam etmiştir. Her şey “Kim daha büyüktür?” hesabına dayanmaktaydı. Gökteki tanrı birliğinin esas olarak yerdeki en büyük krallığın simgesel hali olarak tasavvur edildiği çok açıktır. Osmanlı sultanlarının kendilerini Zilullah (Tanrının yeryüzündeki gölgesi) olarak adlandırmaları bu gerçeği kanıtlamaktadır.’13
Ehmedê Xanê Kürdistan’da yaşanan savaşları ve sonuçlarını Mem Û Zîn’de genişçe ele alıp şiirsel dille değerlendirmiştir. ‘Bu Rom ve Farslar Kürtleri kuşatmışlar/ Kürtlerin tümü dört tarafa dağılmışlar/ Kurmanc kabilelerini bu ikili cepheler/ imha okları için hedef seçmişler/ sınırların tespitinde anahtar olan Kürtlerdir/ aşiretleri sınırlar üzerinde sağlam setlerdir/ birer denizi andıran romlar ve acemler/ ne zaman ortaya çıkıp harekete geçseler/ Kürtler her taraftan kızıl kana bulanırlar/ berzah gibi onları ayırırlar.’
Kürtlerin yaşadıkları sadece sınırlı sayıdaki yazılı edebi eserlerde ele alınmamıştır. Zengin sözlü edebiyat alanında Kürdistan’da yaşananlar, tarihsel direnişler ve sosyal yaşam sorunları oldukça geniş ve uzunca ele alınıp nesiller boyu anlatılmıştır. Kuşkusuz bu konularda Kürdistan’da birçok dengbejin klamlarında bu tür katliam ve direnişler söylenmiştir. Kürtlerde son yüzyıllarda yaşamışlığı nedeniyle adı herkesçe bilinir olan Evdalê Zeynıkê, sözlü edebiyatı dengbejlik üzerinden güzelce dile getiren Kürt ozanlarındandır. Özellikle Kürt destanlarını işlemesinden ötürü hem bellek oluşturmada hem de yaşananları dile getirme biçimi olarak dengbejliği sevdirmiştir. Öyledir ki ona dengbejlerin piri denmektedir.
Yine Kürtlerin tarih boyunca hem yaşadıklarını hem de yaratımlarını güncelleme ve üzerine kendinden yeni öğeler katma adına değerli Kürt aydınları ve ozanları yazılı ve sözlü edebiyatı kullanmıştır. Elî Herîrî, Melayê Cizîrî, Feqîyê Teyran, Melayê Bateyî, Îsmaîlî Bazîdî, Şerefxanê Hekarî ve çokça bilinen Ahmede Xane adı öne çıkanlardır. Bunlar Kürdistan sözlü edebiyatından ilham aldılar. Onu içlerine sindirdiler. Onunla yatıp onunla kalktılar. Çocuklukları Kürdistani söylenceler ve öykülerle geçti. Ve onlar tüm bunları bilirken, kendi zamanlarının da tanıklığını yaparak bunu şiir ve destanlarla dillendirdiler. Xaris Bitlisi’nin Leyl u Mecnun, Feqîyê Teyran’ın Şexê Senan, Êreb Şemo’nun Kela Dimdimê, Melayê Bateyî de yüzyıllardır halk tarafından okunan Kürtçe Mewlid hazırlamıştır.
Ahmedê Xane destanında sadece tarihsel boyutu değil toplumsal olay ve olguları da işlemiştir. Yaşanan sıkıntıları kendi içinden geldiği gibi aktarmıştır. Edebi açıdan en güzeli hedeflemiştir. Sözgelimi destandaki kahramanların sayısı ondur. Aynı şekilde tüm mısraların sayısal ölçüsü ve hece sayısı ondur. Böylesine incelikli bir hesaplama ile tarihsel toplumsal sorunları ayrıntılarına değin çözümlemenin oldukça yüksek düzeyde yoğunlaşmayı gerektirdiğini söylemek durumundayız. Öyledir ki kendi uyarlama destanına ‘onlar bestesi’ adını vermiştir. ‘Şairlerin ve yoksulların’ Kürdistan’da yaşananlardan sorumlu olmadıklarını ve utanması gerekenin bunlar olmadığını söylemiştir. Kürtlerdeki özellikle egemen işbirlikçi kesimin yaşadıklarını ‘kendilerinden utanmaları gerekir’ diyerek yoğun eleştiriye tabi tutmuştur. Ve ardından eğer yaşananlar olmasaydı dünya damına edebiyat bayrağını dikeceğini söylerken öylesi bir durumdaki hayalini ise şöyle dile getirmiştir,
Min dê elema kelamê mewzun,
Alî bikir li banê gerdûn
Bîna vê rûha Melê Cizîrî
Pê hey bikira Elî herîrî
Keyfek we bida Feqîyê Teyran
Hetta bi ebed bimayî heyran
Gerçekte yaşananlar acılardı. Şairlerle ozanlar bunu yaşamış ve ağır bedeller pahasına da olsa arayıştan vazgeçilmemişti. Kürdistan’da tarihsel kültürel direniş geleneği her fırsatta ve olanakta sürdürülmüştü. Yaşananlar sadece Kürdistan’la değil tüm Ortadoğu’yla ilgiliydi. Zaten Kürdistan’da kopan bir rüzgârın tüm Ortadoğu’yu etkilememesi mümkün değildi. Hem coğrafik, hem tarihsel ve toplumsal değerlerdeki ortaklıklar bunu zorunlu kılmaktaydı. ‘Yoğunlaşan aşk arayışı, aslında yitirilen geçmişin tüm uygarlık değerlerini çağrıştırmaktadır. Adeta yakında tümüyle kaybedilecek bu değerlere ağlanmaktadır. Tanrıya tüm yalvarmalar bu kaybedişle derinden ilgilidir. Ortadoğu kültüründe derin olan ihanet, eksiklikler, acı kayıplar ifadelerini aşk şiirlerinde bol bol kullanmaktadır. Hallacı-ı Mansur ve benzeri yüzlerce insanın trajedisi, bu gerçeğin bireyde nasıl yaşandığını göstermektedir. Mevlana’nın Mesnevi’si, Yunus Emre’nin Aşk İlahileri, yitirilen değerler toplamının en acı nağmeleri, şiirsel dile getirilişleridir. Şunu söylemek gerekiyor: Ortadoğu uygarlığı yerini Avrupa’ya bırakmak üzere gömülürken çok acı çekmekte, şehit vermekte, destanlarını yazmaktadır. Ortaçağın tüm soylu edebiyatı bu ağlamadan ibarettir. Fuzuli, bunun son büyük şairidir. Bunlar adeta Sümerli şairlerin MÖ 2 binde söyledikleri ezgileri hatırlatmaktadır. Bu edebiyatta umut yoktur. Tüm aşkların sonunda yanıp kül olma vardır. Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Mem ile Zin bu gerçeğin halk edebiyatına yansımış biçimleridir.’14
Elbette toplumların böylesi bir gidişatı kolayca kabullendikleri söylenemez. Bunun önemle vurgulanması ve toplumsal tarihlerin kültürel yaratım süreçleri incelenirken asla göz ardı edilmemesi gerekir. Çünkü bu yapılmadığı takdirde egemen maddi uygarlığın perspektifiyle yaşamın görülmesi dahası onlar adına dile getirilişi anlamına gelecektir. Daha başından beri zalimlerin dünyasına karşı kültürel direniş edebi yaratımın her biçimiyle kendisini toplumun yaşamında hissettirmeye ve var etmeye çalışmıştır. Sümer mitolojilerine bile yansımış olan Lagaş tanrıçası NANŞE’nin çağrıları ve üstlendiği görev bize tarihi kültürel direnişin çok yönlü ve derinlikli yürütüldüğünü gösterir. Ve tanrıça Nanşe edebi bir anlatımla der ki, ‘yetimi avutmak, dul kadın bırakmamak için/ kudretlilerin yok edileceği bir yer kurmak için/ güçsüzlerin kudretlileri devirmesi için/Nanşe insanların yüreğini yoklar.’
Elbette tüm bu çağrı ve direniş geliştirilirken geleceğe dair duygular, aslında kaybedilmiş ve kaybettirilmekte olana özlemi içermektedir. Tüm edebi anlatışlar bununla doludur. İnsanlık kent devletçi hiyerarşik iktidarcı zihniyetle tanışmasından bu yana insanlığın kültürel direnişinde Cennet kavramının gelip yerleştiğini görmekteyiz. Neredeyse tüm mitologyalar, tüm semavi dinler ve sonrasında gelişen tasavvufi ve mezhebi akımlar tümü cennet üzerine aşklarını ve nihai çözümlerini inşa etmişlerdir. Cennet vaad edilen yerdir. Karşılığında ise cehennem vardır. Cennet tasvirleri tüm mitlerde ve Teolarda neredeyse birbirinin kopyası gibidir. İnsanın en güzele dair tüm yaşanmışlıkları ve hayalleri orda somutlaşmıştır. Emerkar Destanı adlı Sümer şiirinde cennet tasviri bir yanıyla yaşanmakta olanın ne halde olduğunu da göstermektedir. ‘Dilmun ülkesi kutsaldır./dilmun ülkesi saftır, dilmun ülkesi aydınlıktır./ dilmunda kuzgun çığlık atmaz/ dar kuşu (çaylak) dar kuşu gibi feryat etmez/ aslan öldürmez/ kurt kuzuyu kapmaz/ oğlakları öldüren yabani köpek bilinmez/ tahıl yutan domuz bilinmez/ dul kadın çatıya çimlendirilmiş arpa serer/ yukarıdaki kuşlar onu yemez/ güvercin boynunu bükmez/ gözü ağrıyan’ gözüm ağrıyor’ demez/ başı ağrıyan ‘başım ağrıyor’ demez/ yaşlı kadın, ‘ben yaşlı kadınım’ demez/yaşlı erkek, ‘ben yaşlı erkeğim’ demez/ (…) /şarkıcı ağıt yakmaz/ kentin yanında o hiç yas tutmaz…‘15
Kültürel Yaratımının Nefesi Kesildi
Cennet hayali hep şiirsel oldu. Cehennem azabı ise ağıt. Cennet bu dünyada yoksullara haram ve hayal iken cehennem yaşanan ve çekilen düzeni ifade etmekteydi. Ki bu söylem ve anlatım bir klişe gibi günümüze kadarki tüm kültürel yaratımların hayata geçirilmesinde edebi ürünlerde sayısız işlenmiştir. Hele kutsal kitap Kuran’da onlarca kere tekrarlanan tasvir ‘altından ırmaklar geçen’ yer olarak adlandırılan cennete gidiş için en temel şartların başında iyilik, hayır, barış, doğruluk, güzellik ve tüm bunlara inanmanın getirilişi, aynı zamanda insanlığın neyi kaybettiğini ve neyi aramakla meşgul duruma düştüğünü bize üstün bir anlatım tekniğiyle aktarılmıştır.
Ne cennete dair dualar ne cehenneme dair beddualar boşu boşuna olmuştur. Belki maddi uygarlığın kıskacındaki insanın bir çözümsüzlüğü olarak değerlendirilebilir. Ancak özellikle günümüz kapitalist modernitesinin dünyasında yaşanmakta olanları göz önüne getirdiğimizde dua ve bedduaların hakikate daha yakın olduklarını söyleyebiliriz. Çünkü hakikat günümüzde bütünüyle ters yüz edilmiştir. Dua ve bedduadan tutalım insani olan birçok kültürel yaratımın ‘satılık değeri yoksa anlamı da yoktur’ ilkesinin acımasızlığında duaların ve bedduaların ne kadar anlamlı olduğunu nasıl inkâr edebiliriz? Satılık olan insani ve anlamlı değildir. Paylaşılan anlamlı ve insanidir. Kürdistan coğrafyası ve insanı günümüz sistemi içinde tarihinin hiçbir zamanında karşılaşmadığı kadar bitirici ve kahredici bir dayatmayla karşı karşıya kalmıştır. Kültürel yaratımının nefesi kesilmiştir. Damarlarındaki kanlar yavaş yavaş donacak duruma sokulmuştur. Beti benzi soluklaştırılmıştır. En önemlisi de kendisinden ve kendinden kaçış içerisine alıkça sokulma sürecine alınmıştır. Gelinen durum sadece Kürtler için değil tüm Ortadoğu için bir kıyamet belirtisidir. ‘Kapitalist modernite maddi kültür alanında olduğu gibi manevi kültüre yönelik olarak da asimilasyonist ve soykırımcı bir tutum sergilemiş, bunu da ulus-devletçi imha mekanizmaları yoluyla gerçekleştirmiştir. Kapitalist modernitenin ajan kurumları ve acenteleri niteliğindeki Arap, Türk ve İran ulus-devletleri, geleneksel iktidar yapılanmalarından yararlanarak Kürt kültürünü tam bir cendereye almışlar, anadilde eğitimin tüm olanaklarından mahrum bırakmışlar, geleneksel medrese düzenlerini de yıkıp yasaklayarak Kürt dili ve kültürünü ulus-devletlerin hâkim dil ve kültür kurumlarında imha olmaya terk etmişlerdir.
Kürt milliyetçiliğinin Kürt kültürünü koruma amaçlı cılız çabaları (dil ve edebiyat çalışmaları) başarılı olmadığı gibi, güçlü rakipleri karşısında ters etkiye yol açmıştır. Direniş kültürü güçlü olmayınca, benzer her olguda rastlandığı gibi, giderek erime ve yok olma kaçınılmaz olmuştur. Ayrıca burjuva milliyetçi formlar genel olarak da halk kültürlerini yaşatma ve geliştirme kapasitesinde olmayıp, tersine çarpıtma ve özünden boşaltma işlevini yerine getirirler. Yazılı kültürün zirve yaptığı modernitede, yasaklama ve asimilasyon nedeniyle kimi cılız çalışmalar dışında Kürt kültürü çok az ürün vermiştir. Bu ürünlerde de özgür yaşam doğru bir ifadeye kavuşturulmamış, daha çok aşiret aristokrasisi, beylik düzeni ve dinî otoriteler öne çıkarılmıştır’16 Edebiyat ancak sultanlara kaside düzmeye, hayat öykülerini ballandıra ballandıra anlatmaya indirgenmiştir. İşin en acıklı yönü, Ortadoğu’nun dinsel ve mitolojik gerçekliğinin edebiyatlaştırılması işine de günümüzde Batılıların el atmış olmasıdır. Edebiyatın nasıl yapılacağı bile ciddi bir sorundur.’17
Kaynaklar;
1-Abdullah ÖCALAN - Kürt Sorunu Ve Demokratik Ulus Çözümü
2- Abdullah ÖCALAN - Sümer Rahip Devletinden Halk Demokrasisine Doğru-AİHM-1.cilt
3- Abdullah ÖCALAN - Demokratik Uygarlık Manifestosu-1.Kitap.
4- S.N.Kramer; Sümerlerin Kurnaz Tanrısı Enki
5- Abdullah ÖCALAN - Demokratik Uygarlık Manifestosu-1.Kitap.
6- Abdullah ÖCALAN - Demokratik Uygarlık Manifestosu-1.Kitap.
7- Abdullah ÖCALAN - Demokratik Uygarlık Manifestosu-2.Kitap.
8- Abdullah ÖCALAN - Bir Halkı Savunmak
9- Abdullah ÖCALAN - Demokratik Uygarlık Manifestosu-1.Kitap.
10- S.N.Kramer. Sümerlerin Kurnaz Tanrısı Enki
11- Abdullah ÖCALAN - Özgürlük Sosyololojisi Üzerine Deneme.
12- Abdullah ÖCALAN - Sümer Rahip Devletinden Halk Demokrasisine Doğru-AİHM-1.cilt
13- Abdullah ÖCALAN - Özgürlük Sosyolojisi Üzerine Deneme
14- Abdullah ÖCALAN - Sümer Rahip Devletinden Halk Demokrasisine Doğru-AİHM-1.cilt
15- S.N.Kramer; Sümerlerin Kurnaz Tanrısı Enki
16- Abdullah ÖCALAN - Kürt Sorunu Ve Demokratik Ulus Çözümü
17- Abdullah ÖCALAN - Bir Halkı Savunmak
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
