TOPLUMSAL İNŞA ZİHNİYETTE BAŞLAR
07 Gulan 2013 Sêşem
Zihniyet devriminin özü, sistem karşısında sistem alternatifi olma, yaratılan egemenlikli uygarlık sistemi karşısında eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum yaratma mücadelesidir.
Abdullah ÖCALAN Sosyal Bilimler Akademisi
Toplum doğadaki zekanın en yoğunlaştığı, en sistematize olduğu, kompleks bir yapıya ulaşarak işlevsellik kazandığı bir olgudur. İnsan sürüden ve sürü yaşamından farklı olarak, ilk toplumsal form olan klan’ı oluşturduğunda yeni bir zihniyet formunu oluşturmuş demektir. İnsanın zekâ düzeyi toplumsallığını belirlemiştir. Toplumsallığı da bu zekâ düzeyini zihniyet halinde çalışmaya ve gelişmeye zorlamıştır. İnsan paylaşarak, dayanışarak, birbirini tamamlayarak, kendini büyütüp bu yeni yaşam formu içinde yepyeni bir canlıya dönüşmüştür. O artık doğadaki herhangi bir canlı gibi değildir. Toplumsallığa adım atmıştır. Toplumsallığı yaratmıştır. Ait olduğu hayvanlar âleminden toplumsallığıyla farklılaşmıştır. Toplum olarak yaşamanın, yaratmanın, korunmanın büyük geliştiriciliğini an be an yaşamaya başlamış ve buna kutsallık derecesinde değer biçmiştir. Analitik ve duygusal zekânın uyumlu birlikteliğinin oluşturduğu zihniyet yapılanması yol açtığı gelişmelerle yaşamı cennete çevirmiştir.
Bu anlamda diyebiliriz ki doğal toplumun insanı toplumsal aklını doğru işletmesiyle, bunun sonucunda ulaştığı üretkenlik ve yaratıcılıkla, adalet ve hakkaniyetle, oluşturduğu ahlaki ve politik ilkelerle yani açığa çıkardığı komünal zihniyet ile daha fazla insandır. Çünkü zekâsını toplumsallaşarak büyüten ve farkını esasta buradan aldığı güçle ortaya koyan insan, zekâsını oluşturma, işletme ve geliştirme tarzıyla yaşam biçimini de oluşturmaktadır. Çünkü yaşama rengini veren toplumsal akıl yani zihniyettir. Toplumsal aklın oluşturulması, işletilmesi ve geliştirilmesi -ki buna zihniyet diyoruz- tüm gelişmeleri belirlemekte, toplumsal esenliğin, güvenliğin, üretkenliğin, yaratıcılığın düzeyini ortaya koymaktadır.
Toplumsallık, belli kuralları, bunlarla uyumlu davranışları ve yaşam tarzlarını gerektirir. Bunları belirleyen toplumda geçerli olan zihniyet yapısıdır. Bu zihniyet yapısı toplum yararına olabileceği gibi toplum karşıtı da olabilir. İnsan zekâsı akışkanlığı toplumsallığı, sürekli devinim içinde olması nedeniyle esnek ve yeniden yapılandırılabilir özelliktedir. Dolayısıyla toplumdaki davranışlar, sınırlar, yasalar, teşvikler ve yasakları belirleyen zihniyet kalıpları değiştirilebilir. Toplumdaki ret-kabul, iyilik-kötülük, geçmiş-şimdi, özgürlük-kölelik, doğru-yanlış, güzel-çirkin gibi ölçü ve kurallar yeniden yapılandırılabilir. Yaşama yön veren yasalar, kutsallar, ilkeler ve yöntemler yenilenebilir.
Çünkü toplum, ‘zihniyet düzeyi gelişkin ve esnek bir yapıdır’. İnsanın sahip olduğu içgüdüler toplumsaldır; korunma, barınma, üreme, çevreyle uyum gibi ihtiyaçlar tek başına karşılanamazlar. İnsan varlığını sürdürmek için toplumsal yaşamak zorundadır. Bu nedenle toplumsal zihniyet, toplumu oluşturan bireylerin tek tek zihinsel yeteneklerinin toplamından daha fazla bir şeydir. Toplumun zihniyeti canlı bir organizma gibidir. Analitik ve duygusal zekâya dayanır. Kimi zaman ve konularda biri öne çıksa ve diğerine baskın gelse de ikisi iç içe toplumsal zihniyetin bileşenlerini oluştururlar.
Toplumun zihniyeti günübirlik değişmez ancak durağan da değildir. En önemlisi de toplumun zihniyeti, kuralları ve esaslarıyla bireysel ve toplumsal tutumların, yaklaşımların, davranışların kaynağını oluşturur. Bireysel ve toplumsal her davranış, özünde kabule ulaşmış veya bir biçimde ulaştırılmış zihniyetin ürünü olarak şekillenir.
İnsan evrenin bir parçasıdır ve bu evren içinde oluşmuştur. O halde sezgisellik, seçim yapma, farklılaşma ve özgürlük eğilimi evrende olduğu gibi insanda da vardır. Farklılaşma her zaman iyiden ve güzelden yana işlememektedir. İşte bu nedenledir ki insan aklı zamanın bir yerinde evrensel akıldan kopmuş, evren aklını ve yasalarını hiçe sayan, çiğneyen bir yola girmiştir. Bunu Önder APO, “sapma” kavramıyla değerlendirmekte ve toplumsal problemlerin temel nedeni olarak ele almaktadır. Bu sapma temelinde evrenin aklı hiçe sayılmış ve egemenlikçi bir zihniyet yaratılarak toplumun zihniyeti sakatlanmış, ele geçirilmiş ve tahrip edilmiştir.
Bu zihniyet yapısı beş bin yıllık süre içinde doğayı, toplumu ve bireyi çelişkiler ve çatışmalara boğmuş, yaşamı cehenneme çevirerek insanlığımızı bir uçurumun kenarına kadar getirmiştir.
Şüphesiz insanın gelişiminde, zihin kapasitesinin yüksekliği, esnekliği ve kendini yenileme gücü önemli bir gelişme aşamasıdır. Ancak insan zihninin bu esnekliği, sınır tanımayan hareket potansiyeli ve kendini yenileme gücü toplumsallıktan kopulduğunda ya da baskının ve duyguların istismarının yoğun olarak yaşandığı anlarda sapmaya da alabildiğine açıktır. İnsan (özellikle erkek insan) neolitik dönemin sonlarına doğru artan bilinç gücünün farklılığını pozitif değil negatif yönde kullanmıştır. Bu gücü kendini önce kadından, giderek tüm canlı-cansız varlıklardan üstün görerek onları nesneleştirmenin aracı olarak kullanmış, erkek egemenlikli bir zihniyeti geliştirmiştir. Bu zihniyet yapılanması toplumsal sistem inşasının kadın-erkek, hayvan-insan, özne-nesne, canlı-cansız, akıl-duygu, metafizik-diyalektik vb. ikilemler üzerinden gelişmesine zemin yaratmış; hiyerarşik ilişkilere, oradan iktidara ve onun kurumlaşmış biçimi olarak devlete ulaşmak zor olmamıştır.
Zira kadın şahsında komünal zihniyet ve sistemi darbelenmiş, doğa anaya yabancılaşma başlamıştır. Toplumsal ilişkilerde eşitlikçi ve dayanışmacı zihniyetin yerini köleci zihniyet almıştır. Her şey ve herkes ‘Tanrılar, krallar, sultanlar için’ anlayışına göre yeniden düzenlenmiştir. Doğal toplum pratikte tanrılar-kullar, erkekler-kadınlar, zenginler-fakirler gibi ayrımlara ve sınıflandırmalara uğratılmadan önce, doğal toplumun eşitlikçi, sömürü tanımayan, yalan bilmeyen zihniyeti köleciliğe doğru çarpıtılmış ve değişime uğratılmıştır.
Özelliklerini eşitlik ve dayanışmacılık temelinde oluşturan neolitik toplumun önce zihniyeti bozulmuştur. Toplumsal zihniyet tapınaklarda sömürüye, egemenliğe, iktidara, eşitsizliğe, baskı ve zora onay verecek şekilde yeniden düzenlenmiştir. Toplumun zihniyetinin, esnek ve yeniden yapılandırılabilir olma özelliği ilk ve en büyük istismar olarak gerçekleştirilmiş; bu daha sonraki tüm istismarların kaynağı olmuştur.
Toplumsal zihniyetin, toplumun ortak aklının bütünlüğünden koparılması, parçalanması, toplumsal yararın bir kenara atılması bütün felaketlerin zincirlerinden boşalması anlamına gelmektedir. Çünkü zihniyet gücünün kötüye kullanılması toplumun iradesinden, ahlaki ve politik özelliklerinden, özgürlük ve eşitliğinden, gücü ve kudretinden koparılmasına yol açmıştır. İktidar ve kurumlaşmış hali olarak devlet, devletin temel eylemi olarak gasp ve haraç, zor ve yalan, sömürü ve her türlü istismar almış başını yürümüştür.
Günümüzde zihniyetin toplumsal sorunlarla bağları konusunda değişik yaklaşımlar söz konusudur. Sistemin geliştirdiği parçalılık en popüler yaklaşımdır. Önder APO’nun da dikkat çektiği gibi neredeyse her topluma, coğrafyaya, dine, felsefeye, ulusa, etnisiteye, cinse ait zihniyet yapıları olduğu iddia edilmektedir. Oysaki insanlığımız özünde iki temel zihniyet yapılanması tanımıştır.
Birincisi; Demokratik komünal toplum zihniyeti.
İkincisi; Devletli, sınıflı, hiyerarşik toplum zihniyeti.
Diğer tüm zihniyet yapıları bu iki zihniyet yapısı içerisinde kendini ifade etmektedir. Bilimcilik tersini işleyerek hakikatin kaybedilmesini ve insanlığın kendi gerçeğinden uzaklaşmasını sağlamaktadır. Zira toplum üzerindeki hegemonya başka türlü sürdürülemez.
İnsanlığımız Sümer rahiplerinin geliştirdiği bu devletçi zihniyete elbette ki kolay teslim olmamış, kolay kanmamıştır. Daha en başından buna karşı büyük bir direniş ve karşı koyuş tutumu içine girilmiştir. Demokratik uygarlık güçleri kendi temsilcilerini, dilini, söylemini, tarz ve yöntemlerini geliştirerek demokratik komünal toplum zihniyetini sürdürmüşlerdir. Tarih bu alanda da iki kanaldan yürümüştür.
Kadının ve etnisitenin direnişi, emekçilerin mücadeleleri, peygamberlik geleneği, sayısız tarikat ve mezhep biçimindeki örgütlenmeler yine Rönesans’ın yaratıcıları, ütopik sosyalistler, reel sosyalistler ve ulusal kurtuluş hareketleri: anarşizm, feminizm, ekolojik hareketler, savaş karşıtları, anti modernistler toplumsal zihniyetin toplum için olmasını ve çelişkilere boğulan toplumun doğasıyla birlikte yeniden inşa edilmesini isteyen eğilimler ve akımları oluşturmaktadırlar. Bu direnişler tarihin motor gücüdür. Özgürlük için sonsuz ve sınırsız direnilmiştir. Ancak bu direniş hiyerarşik, devletçi, erkek egemenlikli uygarlık zihniyetinin hegemonyasını kıramamıştır. Alternatifini onu aşacak güçte geliştirememiştir. Yürütülen tüm kahramanca çabalara, sınırsız feda ve adanmışlığa rağmen bu zihniyetin hegemonik zihniyet olmaktan çıkarılması sağlanamamıştır. Birçok etnik direniş, yine sınıfsal direniş; askeri-siyasi başarıya ulaştığı, devlet ve iktidar aygıtlarını ele geçirdiği halde kendilerini süreklileştirememiş, yenilmekten ve benzeşmekten kurtulamamıştır. Hiyerarşik, devletçi ve eril uygarlık zihniyetini aşamamış, demokratik uygarlığın sistemli, bütünlüklü, tutarlı zihniyet yapısını oluşturamamışlardır. Bu yüzden devletçi uygarlığın bir versiyonu, bir türevi olmaktan kurtulamamışlardır. Dolayısıyla devletçi zihniyetin yol açtığı toplumsal sorunları da giderememişlerdir.
Buradan da anlıyoruz ki toplumsal zihniyeti kim belirliyorsa, toplumsal yaşamı da o belirlemektedir. Dolayısıyla tarihi bir de bu gözle okumamız gerekir. Yoksa yaşanan direnişlerin anılarına sahip çıkamayacağımız gibi alınan yenilgilerin de nedenlerini ortaya koyamaz, yeni bir yenilgi sürecinden kurtulamayız.
Toplum, tıpkı canlı bir organizma gibidir. Nasıl ki her canlı kendini yaşatmak için tüm zekâ potansiyelini kullanıyorsa toplum da öyledir. Ancak geri dönüp baktığımızda toplumsallığın bir noktadan sonra kendini korumakta zorlandığını, giderek bu yeteneğini önemli ölçüde kaybettiğini görürüz. İnsan doğası ve toplumuyla en derin çelişkileri yaşamaktadır. Toplumsal akıl bundan daha kötü, daha yıkıcı kullanılamaz. Toplumsal zihniyet devletçi uygarlık tarafından paramparça edilmiştir. Devletçi uygarlık zihniyeti kırılmadan ve aşılmadan insanın kendisiyle ve doğasıyla uyumlu birlikteliği mümkün değildir.
Gelinen aşamada doğrulanan, devletçi zihniyetin parçalayan, özne-nesne ayrımına tabi tutarak egemenliği meşrulaştıran zihniyeti değil; ahlaki ve politik toplumun birbirini tamamlayan, doğayı canlı gören komünal zihniyeti olmuştur. Bu yönüyle Önder APO’nun belirttiği gibi “Geçmiş daha gerçektir” ve kaybedildiği yerde yeniden bulunması gerekmektedir. Bu zihniyet devriminin ilk adımıdır. Nasıl ki zekânın gelişimi ve duygusal-analitik boyutlarının dengeli birliği insanlığın gelişiminde devrimsel gelişmelere yol açtıysa, analitik ve duygusal zekânın bütünlüğünün yeniden sağlanması da yeni bir zihinsel yapılanmaya yol açacak ve sonuçları devrim niteliğinde olacaktır.
Bu anlamda kendisinde zihniyet devrimini gerçekleştiren birey hiyerarşik, devletçi ve erkek egemen zihniyetten tümüyle sıyrılmak zorundadır. Hiyerarşik, devletçi ve erkek egemen zihniyetten kopuş demek aynı zamanda bu zihniyetin yol açtığı ilişki ve yaşam tarzından da kopuş demektir. Bu olmaksızın egemen zihniyetten kopuş iddiasında bulunulamaz. İkisinin birlikte gerçekleştirilmiş olması ise özgür bireyi ortaya çıkarır. Bunu gerçekleştirme çabasını en kutsal çaba olarak tanımlayan Önder APO, hiyerarşik, devletçi, erkek egemenlikli uygarlıktan kopuşu en büyük özeleştiri olarak değerlendirmektedir. Bizim için zihniyet devrimi böyle bir anlamı ifade etmektedir. Her gün kusarcasına kendini hiyerarşik, devletçi ve erkek egemenlikçi uygarlık zihniyetinden, özelde de kapitalist uygarlık zihniyetinden ve oluşturduğu duygu, düşünce ve davranış kalıplarından kurtarmak; fikir, zikir, fiil birliği içinde bunu gerçekleştirmek zihniyet devrimine doğru bir giriş yapmak anlamına gelmektedir. Özgür birey olarak yeni bir doğuş yapmak, komünal var oluş ilkelerinden uzaklaştırılan insanlık için elzem olan bir doğuşu gerçekleştirmektir. Bunun temeli ise, genel olarak devlet odaklı zihniyetten, özelde de kapitalist modernizmin zihniyet ve yaşamından kopuştur. Böylesi bir kopuş, insansal var oluşa dönüş anlamını taşır.
İnsan seçmesini bilen bir varlık olduğu için insandır. İyi ile kötü, güzel ile çirkin, doğru ile yanlış gibi şeyler bizi bir tercihte bulunmaya zorlayan gerçekliklerdir. Seçimimizi bunlara bakarak yaparız. İnsan olmanın anlamı budur. Ancak seçim yapmak o kadar kolay değildir. Anlam ve duygu gücü yani zihniyet derinliği sağlanmadan, iyi ve kötünün birbirinden ayırt edilmesi güçtür. Devletçi uygarlığın insanın zihniyetinde yarattığı yıkım oldukça büyüktür. Esas sorun da bu noktadadır. Bu yıkım her geçen gün derinleştirilmektedir. Bunun önüne geçilmedikçe, bu zihniyet çözülüp aşılmadıkça insanın kendini, zekâsını, doğasını inkârının önüne geçmek olanaksızdır.
Egemen sistemi zihniyette çözmek tarih boyu tüm hakikat arayışçılarının temel çabası olmuştur. Bu boşuna değildir ve çağlar boyu en anlamlı toplumsal uğraş olarak değerlendirilmiştir. Düşüncede çözme ve aşma sağlanmadan hiyerarşik, devletçi, erkek egemenlikli sistemin bitişini ilan etmek ve yeni bir toplumsallığın kuruluşuna girişmek söz konusu bile olamaz. Bunun sağlanması ise sistemin gerçek anlamda yenilgisi olacaktır. Tarih bunun bir kişi ve küçük bir grup şahsında gerçekleşebilen bir olgu olduğunu göstermektedir. Bir kişi bile güçlü bir arayış temelinde büyük anlam ve duygu gücüne ulaşarak, zihniyette sistemin bilme sınırlarını ve yöntemlerini aşıp hakim sistemi yenilgiye uğratabilir. Bu, tarihteki büyük hakikat arayışçılarında, peygamberlik geleneğinde, büyük ahlak öncülerinde kanıtlanmıştır. Önderliğimiz bu kanıtlanmanın günümüzdeki temsilcisidir. Kendisinde “Üçüncü doğuş” olarak tanımladığı gerçekleşme esasında sistemin zihniyet ve yaşam sınırlarını aşmadır. Duygu, düşünce, yaşam boyutunda sistem dışına çıkmadır. Halkımızın sahiplendiği ve ölümüne direnerek kendi toplumsal gerçekliği haline getirdiği, onun kendinde yarattığı sistem dışı özgür toplumsallıktır.
Kapitalist modernite bilim ve bilme yöntemleriyle toplumu adeta zihinsel bir cendere içine almıştır. Toplumsal zihniyet bütün tarihi boyunca ilk defa bu kadar dumura uğratılmış, felç edilmiş; birey ve toplum öz ihtiyaçları ve çıkarları doğrultusunda düşünemez ve eyleyemez hale getirilmiştir. Toplumsal sorunların devasa boyutlarda seyrediyor olması tam da bu durumla ilgilidir. Zira toplumun oluşumu zihniyetin oluşumuyla, toplumun gelişimi zihniyetin gelişimiyle mümkündür. Bu nedenle toplumsal sorunların temelinde zihniyet sorunlarını aramak yerindedir. Bu nedenledir ki Zihniyet Devrimi çabalarımızın esasını oluşturmaktadır.
Toplum akıl yasalarının, yaratıcı ve gelişimsel rollerinin en geniş ve hızlı olduğu olgudur. Fizik yasalarıyla, bitkisel ve diğer hayvansal canlılar dünyasının yasalarıyla benzerlikleri yanında niteliksel farklılıklar içerir. Burada esas almamız gereken toplumun dönüşüm yasalarının gücüne ve bilincine ulaşmak, toplumun yeniden yapılanmasını bunun gücüyle yeniden yaratmaktır. Bu nedenle zihniyet devrimini yaşamın yeniden yaratılmasında, özgür-eşit ve adil bir biçimde üretilmesinde ve devam ettirilmesinde en belirleyici olgu olarak görmek, özgürlük öğretimizde en ayırt edici noktalardandır.
Bu nedenle özgürlükçü teoriden anladığımız ve beklediğimiz topluma hâkim zihniyeti değiştirmesi veya farklılaştırmasıdır. Diğer deyişle yerleşik zihniyet normlarını aştırması, yenilik ve farklılıkların yolunu açmasıdır. Böyle olmazsa egemen zihniyetin güdümünden ve kurguladığı yaşamdan kurtulunamaz.
Kapitalist modernite sürecinde iktidar karşıtı zihniyet yapılarının kalıcı başarılara erişememelerinin temel nedeni yaşadıkları zihniyet olgusuna yetersiz yaklaşmalarıdır. Kapitalist modernitenin zihniyet yapılanmasını aşmada en ileri ve iddialı pozisyonda bulunan Marksizm için de bu husus geçerlidir. Marksizm ortaya koyduğu görüşlerle kapitalist modernitenin zihniyet yapılanmasını aşamamıştır. Daha da olumsuzu, ortaya koyduğu görüşlerle kapitalist moderniteye en önemli hizmeti sunmuştur. Bunun nedeni Marksizm’in zihniyet düzleminde sistemi aşacak yetkinliği ve sistematikliği sağlayamamasıdır.
Dolayısıyla toplumsal kaos ve kriz süreçlerinde dönüşüm ve yenilenme çabalarının yetkin ve amaca uygun zihniyet çalışmalarıyla aydınlatılması ve yönlendirilmesi sağlanmadan, boşa çıkması ve tersi sonuçlara yol açması kaçınılmazdır. Tarihin bu tür dönemlerinde büyük düşünce yoğunluklarına tanık olmamız yaşanan gerçeğin bu özelliğinden ileri gelir. Yeni toplumsal sistemlerin ortaya çıkışı öncesinde büyük düşünce ve inanç ekollerine tanık olmamız da yine aynı nedenledir. Zihinlerde yeni toplumun meşruiyeti sağlanmadan yaşama şansı zordur.
Hiçbir toplumsal yapı inandırılmadan uzun süre yönetilemez. Zorun yönetimdeki etkisi anlıktır. Kalıcı olmasını sağlayan inançtır, zihniyet kalıplarının kabulüdür. Sümer örneği bu konuda çarpıcıdır. Sümer rahiplerinin başarılarının arkasında insan zihninin esnekliğini ve yeniden yapılandırılabilirliğini görmeleri yatar. Bunu yaratıcı bir çabayla yeni bir zihniyet yapılanması kurgulayarak istismar etmişlerdir. Mitolojik öykülemeler temelinde yeni bir evren, yeni bir yaşam, yeni bir ilişki sistematiği olarak tanrı ve kul sistematiğini yaratmışlardır. Tarih boşuna Sümer’den başlatılmamaktadır. Dinleri, destanları, hukuku, demokrasiyi, devleti Sümer yazılı tabletlerinden çözümlemek, belki de sosyal bilime çıkış yaptırabilecek temel yollardan biridir.
Neolitik toplumda temsilini bulan demokratik uygarlığa karşı rahiplerin zigguratlarda başlattığı zihniyet dönüşümü önce sınıflaşmayı, giderek devletleşmeyi getirmiştir. Bu durum derinleşerek Önderliğimizin “Olgunlaşmış kölecilik” dediği feodal toplum sistemine yol açmıştır. Bu temelde toplumun istismarına yönelen kesimlere büyük imkânlar ve hizmetler sunulmuştur.
Mitolojinin ardından, dinsel ve felsefi düşünce biçimi ‘Olgunlaşmış Kölelik Süreci’nde hakim zihniyet haline gelmiştir. Nasıl ki Sümer toplumu neolitik toplumun istismarı üzerinde gelişmişse, olgunlaşmış kölelik sistemi de hem eski sistemin hem de ezilen sınıflarla direnen etnisitenin manevi değerlerinin istismarı ve sentezi temelinde yaşam bulmuştur.
Devletçi zihniyet mitolojik özelliklerini din ve felsefenin yaratımlarıyla yenileyerek toplumu olgunlaşmış köleliğe ikna edebilmiştir. Bunun zihniyet yapılanmasını yaratmıştır. Yükselen imparatorluk gücü zayıf ve güçsüz çok tanrı yerine, evrensel gücü temsil eden en büyük tanrıya doğru bir evrim geçirmiştir. Maddi hayatta olup bitenler zihniyette de karşılığını bulmuştur.
Dinlerde çok tanrılığın yerini tek tanrıya bırakması bu süreçle ilgilidir. Köleci sistem önemli bir kriz sürecindedir. Binlerce yıllık devlet pratiğinde tanrı-kral kavramına meşruiyet sağlamaya dönük zihniyet yapısı aşınmıştır. Hıristiyanlık bu aşınmanın yol açtığı krizli dönemde Roma İmparatorluğu’na karşı süren zihniyet çabalarının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İlk reddi, imparatorun tanrı olamayacağına dönüktür. İddia şudur, “Tanrı baba vardır. Hz. İsa da onun oğludur” Bu cümlede Roma imparatorluk zihniyeti reddedilmekte ve aşılmaktadır. Görünüşteki dini savaş özünde bir zihniyet savaşıdır. Başta havariler olmak üzere birçok aziz-azize ve rahip-rahibenin büyük direnişiyle Roma’nın zihniyet dünyası aşılmakla kalmamış fethedilmiştir.
Mitolojik varlıklar olarak başlayan tanrıların serüveni, her buyruğu kesin bir yasa olan Allah’ın varlığıyla sona ermiştir. Hz. Muhammed’in geliştirdiği ‘son peygamber’ kavramı bu temelde ele alındığında anlaşılabilir.
Sümer mitolojisi dönemin zihniyetini oluşturmaya yetmemektedir. Yeni bir zihniyet çalışmasına yeni bir metafiziğe ihtiyaç vardır. Bu da peygamberlik geleneğinin zihniyet çalışmalarıyla geliştirilmiştir. Tanrının insan, insanın tanrı olamayacağı bütün büyük dinlerin ulaştığı bir sonuçtur. Doğayı izah da artık tanrısal kavramlarla değil, akıl kavramlarıyla geliştirilecektir. Dünyevi ve ahretsel yaşam iyice ayrıştırılacaktır. Fakat yine de insanın tüm hareketlerini kontrol eden, iyi ve kötü amellere karşılığını veren bir tanrı anlayışı varlığını güçlü biçimde koruyacaktır. Daha da merkezileşen soyut devlet kurumu Tanrı-Allah-Rab kavramlarıyla iç içe geçirilmiş; sisteme ilişkin temel kavram ve kurumlar yeniden oluşturulmuştur. Klasik köleciliğin yerini daha derinleşmiş ve olgunlaşmış bir kölelik sistemi almıştır. Devletçi uygarlık böylece daha derine nüfuz eder hale getirilmiştir.
Hümanizm, bireysellik ve reformasyon insanı yaşamın merkezine alarak büyük bir karşı koyuşu gerçekleştirmiştir. Bu anlamda Rönesans tarihteki temel zihniyet aşamalarından biridir. Fakat daha sonra kapitalist modernite tarafından Rönesans’ın kazanımları gasp ve istismar edilmiş, çarpıtılarak karşıtına dönüştürülmüştür.
Önderliğimiz Rönesans’ı insanlık tarihinin üçüncü büyük anlama gücü olarak değerlendirmektedir. İlkini ise, M.Ö 4.000 yıllarında Zağros-Toros sisteminin iç kavisinde zirveye erişen neolitik zihniyet aşaması olarak tanımlamaktadır. Bu döneme damgasını vuran ‘Tanrıça Dini’ni “Büyük bir zihniyet yücelmesi’ olarak görmektedir.
İkinci büyük zihniyet dönemini ise M.Ö 600-300 yıllarına sabitlemektedir. Ege kıyılarında köleci mitolojiye karşı felsefe ve bilime dayalı zihniyet bu aralıkta büyük sıçrama yapmıştır. Devlet geleneğinin köklü olmayışı, doğal toplum kültürünün güçlü varlığı, üretken ve güzel coğrafya, bu yeni zihniyetin Ege kıyılarında doğmasında etkili olmuştur.
1500’lerde gerçekleşen Rönesans’ın temelinde bu iki büyük Rönesans yatmaktadır. İlkinden başlamak üzere birini anlamadan diğerleri anlaşılamaz. Tarihin bu yönlü zincirleme akışını anlamak büyük zihniyet devrimlerini, dinleri ve toplumsal yapıları anlamak açısından şarttır.
Zihniyet devriminin özü, sistem karşısında sistem alternatifi olma, yaratılan egemenlikli uygarlık sistemi karşısında eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum yaratma mücadelesidir. Sistemin dışındaki tüm zihniyet arayışlarını ve çıkışlarını sistemin yedeği haline getiren, sistem içileştiren, onları içine alan ve kendi güçlenmesinde hizmete koşturan bir yetenek kazanmış olması, kapitalist modernite karşısında yürütülen zihniyet mücadelesinin daha derinlikli, daha bütünlüklü ve tutarlılık içinde yürütülmesini gerektirmektedir. Sadece kararlılık ve niyet düzeyinde değil; bu sisteme karşı yürütülen mücadelenin kendisini çok zengin yol yöntem ve araçlarla üretebilme kabiliyetinde de olması gerekir. Bu basit ve sıradan bir bilinçle olabilecek bir mücadele değildir. Mücadelenin temel hedefi sistemi aşmak ve alternatifini yaratmak olduğundan dolayı yürütülen mücadelenin alabildiğine yoğun, sistem inşa edecek düzeyde ve derinlikte olması gerekir.
Önder APO, demokratik moderniteyi inşa edecek zihniyet düzeyini şöyle formüle etmektedir “Sistemin bütün bilmelerini kendi bilmesinin ufkuna sığdırma”. Formül budur. Yani bizim zihniyet düzeyimizin hem sistemi çözümleyen, hem sistemin kaynaklandığı tarihsel temelleri çok iyi ortaya koyan, hem mevcut sistemin geldiği düzeyde yaşadığı kaosu bütün boyutlarıyla görebilen, çözümleyebilen hem de bu kaosun sonucunda kendi toplumumuzu yaratmanın plan proje ve eylem gücünü açığa çıkaran bir düzeyi yakalaması gerekmektedir.
Sistemi çözümlerken; basit bir ekonomik sistem olmadığı hatta basit bir zor, şiddet ve yalan sistemi olmasının çok ötesinde, tarihsel toplumsal bir sistem gerçekliği olduğu hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Karşısında mücadele edilen egemenlikli uygarlık sisteminin 5 bin yıllık tarihsel kökleri bulunmaktadır. Sürekliliğini koruyarak ve gelişerek bugüne kadar gelmiştir. Kurumları, kendini yürütme aygıtları, kendisini topluma kabul ettirmenin çok güçlü mekanizmaları vardır ve bunların gücü küçümsenemez.
Bugüne kadar yapılan sistem çözümlemelerinin temel yanılgısı, sistemin basit bir şiddet ve zor sistemi olduğu, buna karşı mücadelenin de, bu yol ve yöntemlerle geliştirilebileceği olmuştur.
Sisteme karşı zihniyet mücadelesi tek bir noktaya takılmayan, çok yönlü, geçmişin ekonomist ve devletçi yaklaşımlarının çok ilerisine uzanmak zorundadır. Sistemin bilme ufkunun ötesine geçebilmesi için sistemin paradigması dışında; evreni, doğayı, toplumu anlama ve bilme tarzının ötesinde bir bilme tarzına ulaşması gerekir. Ancak böylelikle kapitalist modernitenin ve arkasına aldığı 5 bin yıllık devletçi uygarlık sisteminin aşılması söz konusu olabilir.
Zihniyet mücadelesi bu anlamıyla özgürlük mücadelelerinin ruhu olmaktadır. Doğru algı, doğru bilim ve doğru bilmenin kendini toplumsal yaşama yansıtması ve ete kemiğe büründürmesi ile yeni toplumsal sistemler ortaya çıkmaktadır. Sistemin zihniyet esaslarına göre düşünen birisinin sistemi aşan bir yaklaşıma ve bakış açısına sahip olması mümkün değildir. Bir noktadan sonra onun ufku içerisinde erimekten kendini kurtaramaz. Sistemi aşan bir zihinsel derinlik; sistemi bütün tarihsel toplumsal temelleriyle aşma düzeyimizle, sistemin tarihsel gelişimini doğru çözümleyebilmiş olmamızla ve onu bugüne kadar taşıyan dinamikleri ve karşı dinamikleri çözümleyebilmemizle ilgilidir.
Kapitalist emperyalist kültürün bu konuda geliştirmek istediği yaklaşım; insanın tarihinden, geçmişinden koparılması; kutsallarının yok edilmesi, geleceğe ilişkin umutlarının karartılmasıdır. Bu anlamda, kendi değerlerini sahiplenmek, bu değerleri korumak, geliştirmek, yaşamda sürekli yeniden üretmek; sadece basit bir emeği sahiplenmek değil, zihniyet mücadelesinin somutlaşması olarak da değerlendirilmek durumundadır.
Zihniyet mücadelesi, farklı biçimlerde yürütülen çok yönlü, çok boyutlu bir mücadeledir. Zihniyetin yaşamın tümünü kucaklayacak tarzda kendisini oluşturması tarihsel örneklerde de görüldüğü gibi uzun yıllara yayılan bir çabayı gerektirmektedir. Alternatif zihni yapılanma; kendisini oluşturmaktan tutalım, araç ve yöntemlerini yaratmaya, bunu günlük pratikte büyük bir emekle yaşama dönüştürecek kadrolar oluşturmaya kadar geniş bir zeminde sürmektedir. Ancak tüm boyutlarının hepsinin gelip dayandığı nokta: insanlığın soy değerlerinin sahiplenilmesi ve onlar temelinde toplumun sağlığına kavuşturulmasıdır. Toplumun kendi kendini yürütecek ahlaki-politik özelliklere ulaştırılmasıdır.
Tarihin giderek daha ayrıntılı veriler temelinde ortaya koyduğu, insanın zihinsel formasyon kazanması ile toplumsallaşması arasında çok güçlü bağlar olduğudur. Zihnin oluşum süreci bu anlamda toplumsallaşmanın oluşum süreci olarak ele alınmaktadır. Nasıl ki tüm canlı varlıklar beynin oluşumuna paralel bir oluşum süreci geçiriyorsa, toplumun oluşum süreci de onun beyni sayılabilecek zihniyetin oluşumuna paralel gerçekleşmiştir. Tüm organları ortak bir amaç doğrultusunda birleştiren ve harekete geçiren beyin olgusu gibi insanı da toplumsallaştıran ve böylelikle canlılar âleminin en üst basamağına yerleştiren ulaştığı zihniyet gücüdür. Gerek geçmişin hafızası, gerek güncelin rasyonalitesi, gerekse de geleceğin ütopyası olarak zihniyet yapılanması toplumun beyinsel yapılanması olarak rol oynamaktadır. Bunun etrafında ortaklaşması, karar ve uygulama gücünü yakalamasıyladır ki insan evrende kendi farkını ortaya koyabilmiştir.
Zihniyetin gelişimine paralel ulaşılan toplum, canlılığın ulaşabildiği en ileri düzeyi ifade etmektedir. Bu anlamda belirtilmesi gereken başka bir boyut insanın bu yeteneğinin ne bahşedilmiş, ne de doğada hazır bulunan bir özellik olduğudur. Bu özelliğini insanlık milyonlarca yıla dayanan deneyimleri temelinde oluşturmuştur.
Doğal toplum sürecine kapı aralayan animizm ve totemizm gibi inanç biçimleri temelinde karşılaştığımız ilk bütünlüklü zihniyet dünyası, günümüze çeşitli aşamalardan geçerek, birikerek, derinleşerek ve farklılaşarak ulaşmıştır. Yani toplum zihniyet gücü kazanılarak ulaşılan bir düzey iken: toplumsal aşamalar da zihniyette gerçekleşen sıçramalarla sağlanmaktadır. Bu nedenledir ki tarih içinde toplumsal birimlerin kuruluş ve çözülüş süreçleri zihniyet çalışmalarıyla belirlenmektedir.
Eskiyen toplumsal sistemler yeni zihniyet yapılanmaları temelinde aşılmışlardır. Çünkü eskiyen toplumsal sistemler, özünde eskiyen zihniyet yapılarıdır. Bu süreçlerde adeta kaosa giren toplumlar yeni bir çıkışı ve daha kabul edilebilir bir yaşam düzeyini öncelikle zihniyet çalışmaları yürüten öncü kişilikler şahsında yakalamışlardır. Yozlaşan ve dağılan toplumsal sistemler özünde yozlaşan ve dağılan zihniyetlerdir. Aynı anlama gelmek üzere yenilenen toplumlar da yeni zihniyet yapılarını ifade etmektedir.
Tarih içinde incelediğimizde bu durumun ilkin peygamberler ve öncü-önder sıfatları verilen kişilerde açığa çıktığını görürüz. Eskiyen zihniyete isyan eden bu öncü kişiliklerin aslında eskiyen toplumsal yapılanmaya isyan ettikleri çok nettir. İşe mevcut zihniyeti sorgulayarak başlayan bu kişiliklerin giderek alternatif bir zihniyet yapılanmasına ulaşmaları yeni bir toplum projesine ulaşmaları olup, toplumsal gelişmede belirleyici ve sürükleyici bir rol oynamalarına yol açmıştır. Bu zihniyet çalışması yürütmelerinden kaynaklanmaktadır. Zira toplumsal gelişme öncelikle zihniyette yaşanmaktadır. Yeni bir toplumsal yaşam biçimi toplumun zihniyetinde kabul gördüğü, uygun araç ve yöntemlere kavuşturulduğu, kadroları ve öncülerini yarattığı ve eskiyen zihniyet ve toplum sistemlerine karşı başarılı bir mücadele yürüttüğü oranda kalıcılık kazanmaktadır.
Toplumsal yaşama damgasını vuran zihniyet yapılanmasının çözülmeye ve meşruiyetini kaybetmeye başlaması çoğunlukla alternatif bir zihniyet yapılanmasının oluşumu ve meşruiyet kazanmasına paralel gerçekleşmektedir. Kendiliğinden aşılma durumu söz konusu değildir. Yeninin mücadelesi ve toplumsal onay alması temelinde eski zihniyet yapılanmasının çözülmesi gerçekleşmektedir.
Belirtildiği gibi zihniyet yapılarının değişimi aynı anlama gelmek üzere toplumsal sistemlerin dönüşümü demektir. Toplumsal dönüşümlerde zihniyet yapılanmaları geliştirilirken, yaşama yön veren kavramlar yeniden tanımlanmakta, yeni değer yargıları, ilkeler ve ölçüler temelinde eskisini aşan bir zihniyet formu, buna bağlı yaşam biçimi ve kişilik özellikleri öne çıkmaktadır. Burada göz ardı edilmemesi gereken, yeni zihniyet yapıları ve amaçladığı yeni toplum sistemlerinin öncelikle bir kişi ya da öncü bir grup şahsında büyük bir zihniyet çalışması temelinde doğup geliştiğidir.
Kendi kendine üretim koşulları ne kadar elverişli, teknik ne kadar ilerlemiş de olsa yeni toplumsal sistemler ve ona ruh veren zihniyet yapıları kendiliğinden ortaya çıkmaz. Bir kişi ya da öncü bir grubun iradi çabası olmaksızın, yürüttüğü zihniyet mücadelesi başarıya ulaşmaksızın ne yeni zihniyet biçimleri ne de yeni toplumsal sistemler gelişme gösterir. Geçmişi-eskisini aşan bir zihniyet formu belirmeden ve toplumsal iradeye dönüşmeden, üretim koşulları ve teknik gelişmeler kendi başına bir anlam ifade etmezler. Toplumsal sistemlerin, hatta en küçük toplulukların doğuşunu, zihniyetten ve onun belirlediği irade ve mücadeleden bağımsız ifade etmek veya önemini ikinci plana indirmek yine yeni toplumsal sistemlerin gelişimini başka nedenlerle izah etmek, günümüz pozitivist sosyolojisinin (sağlı-sollu) en temel hastalıklarından biridir. Bu anlamda diyebiliriz ki pozitivist sosyolojinin en temel hastalığı, zihniyetin toplumsal gelişmedeki rolünü doğru ortaya koyamamasından kaynaklanmaktadır.
Tarihsel toplumun gelişiminde bilimsel-teknik ilerlemenin rolü yadsınamaz. Ancak bu kendi başına tekniğin bir dönüşüme yol açacağı anlamına gelmez. Buna paralel olarak zihniyet çalışmasının devreye girmesi gerekir. Eski düzenin aşılması ve yeninin uç göstermesi yeni bir zihniyet formunu gerektirir. Toplumsal sistemlerin kaderi öncelikle zihniyet alanında tayin edilir. Tarihsel toplumun gelişimine bir göz attığımızda zihniyet çalışmasına dayanmayan, zihniyet savaşının ürünü olmayan hiçbir toplumsal sistem göremeyiz. Yeni zihniyet yapılanmasının oluşumu bir çocuğun rahme düşmesine benzetilmektedir. Buna göre sağlıklı bir doğuş ve büyüme öncelikle rahimdeki şekillenmeyle belirlenmektedir. Bu diyalektik gelişmeyi yaşamayan hiçbir toplumsal sistem var olamamış, kurgu ve proje olmanın ötesine geçememiştir. Rahimdeki şekillenmenin ve buna bağlı olarak doğuşun sakat olması nasıl ki o insanın ömür boyu sakat kalmasına yol açıyorsa; zihniyet yapılanması eksik ve sakat olan toplumsal sistemler de yaşadıkları müddetçe sakat olmaktadır. Bunun reel sosyalizm örneğinde görüldüğü üzere en kötü biçimde geriye dönüşlerle, reddettiğine benzeşmekle sonuçlandığı da ortadadır. Dolayısıyla her toplumsal sistemin gücü, dayandığı zihniyet yapısıyla direkt bağlantılıdır.
Toplumsal sistemlerin oluşumunda zihniyetin oluşumu üstyapının kurumlaşması ya da beynin oluşması olarak değerlendirilirken, üretim araçlarının ve ilişkilerinin temel rol oynadığı ekonomik kurumlaşma, ya da altyapının kurumlaşması el-ayak ve diğer organların oluşması olarak değerlendirilmektedir. Bu değerlendirme doğadaki düzenin toplumsal doğa için de geçerli olduğuna dayanan felsefi anlayıştan kaynaklanmaktadır. Sosyolojinin gelişen çözümleme düzeyi, bu anlayışın doğruluğuna ilişkin güçlü kanıtlar vermektedir.
Önder APO Marksizm’de toplumsal gelişmede alt yapının esas alınmasının, gelişmelerin buna göre tanımlanmasının doğru ve yeterli olmadığını, bunun son derece ekonomist, maddiyatçı bir bakış açısı olduğunu, rasyonaliteye dayandığını değerlendirmiş ve bu görüşü yetersiz bulmuştur. Bunun tarihsel toplumun gelişmesinde zihniyetin rolünü önemsizleştirdiğini ifade ederek eleştirmiştir. Mücadele pratiğimizin de çok net gösterdiği gibi, toplumsal gelişmede zihniyet alanı en az ekonomik-sosyal alan kadar önemlidir. Zihniyette gelişme yaratamayan, derinleşemeyen, yeni toplumsallığı tüm yönleriyle sistemin sınırlarını aşan bir içerikte tanımlayamayan hiçbir çıkış ne devrimsel bir adım yaratabilmiş ne de yeni bir toplumsal sisteme yol açmıştır.
Düşünceyi sadece mekanik bir bakış açısıyla maddi olanın yansımasıymış gibi değerlendirmek doğru değildir. Kuşkusuz her şey düşünceyle ifade edilebilir, bununla sınırlıdır diyemeyiz. Bu ikisinin bütünlüğünü diyalektik birliğini ve iç içeliğini görmek gerekir. Bu bakımdan tarihsel toplumun gelişiminde zihniyetin temel ve önemli bir yeri vardır. Her zaman değişim ve gelişme öncelikle zihniyette ortaya çıkmaktadır. Toplumsal yapılarda yeni düşüncelerin gelişmesi, ret-kabul ölçülerinin farklılaşması, doğru-yanlış, iyi-kötü ayrımlarının yeniden tanımlanması, istek ve ihtiyaçların değişmesi giderek toplumların maddi yapılarında da değişimlere yol açmaktadır. Elbette zihniyetteki değişim toplumun maddi yapısıyla bağlantılı gelişmektedir ama her zaman da zihniyetteki değişim önde gitmektedir. Ne kadar güçlü, yenilikler içeren, bütünlüklü, tutarlı ve iddialı bir zihinsel gelişme yaşanıyorsa ekonomik ve sosyal gelişmeler de o denli çok yönlü ve kapsamlı olmaktadır.
Marksizm’in alt yapı, üst yapı tanımlaması ve toplumsal değişimde alt yapıya başat rol vermesi önemli bir formülasyondur. Birçok düşünsel gelişmeye ve tartışmaya yol açmış, birçok devrimsel harekete yön vermiştir. Fakat günümüzde yaşananları tanımlamaya, gelişmelere yön vermeye yetmemiştir. Bu nedenle Önder APO bu yaklaşımı tümden reddetmemekle birlikte yetersiz bulmuştur. Bu yaklaşım geçmişte çok şematik hale getirilmiş, üretim araçları, üretim güçleri, objektivite, maddi yapı her şeyi belirleyen olarak konulmuştur. Zihniyet alanının (Felsefe-ideoloji-siyaset-kültür, vb.) toplumsal gelişme üzerindeki etkisi tam görülememiş ve tali planda ele alınmıştır. Dolayısıyla “alt yapı üst yapıyı belirler” denilerek geçilmiştir. Bunun doğru olmadığını hem toplumsal gelişmeler hem de bilimsel gelişmeler ispatlamıştır.
Toplumsal sistemlerin doğuşunda, gelişmesinde alt yapının (üretim araçları, üretim güçleri, teknik, vb.) yani maddi gelişmelerin önemli bir etkisi olduğu açıktır. Ancak zihniyet alanında yaşanan değişim ve gelişimin de belirleyici etkisi her geçen gün kanıtlanmaktadır. Üst yapı diye ifade edilen zihniyet alanı, alt yapı tarafından belirlenen bir alan değildir. Tersine kendi gelişimi içinde ortaya çıkan, tarihsel süreci olan ve birbirine eklenen bir gelişme alanıdır. Özgürlük paradigmamızda zihniyet alanı daha önceliklidir. Çünkü maddi etkileşim gücüyle bile oluşsa yine de yön verici olan zihniyettir. Yani yeniye dair bir aydınlanma olmadan, bu bir bütünlük kazanmadan bir sistem ortaya çıkarmadan insanın bilinçli, planlı, sistem yaratan eylemi ortaya çıkmamaktadır.
Geçmişin birçok inanç ve düşünce sistemini tehlikeli kılan, sahip oldukları zihniyet kalıplarıdır. Bu sadece geçmişte kalmış bir olgu da değildir. Keza salt egemenlerin bir özelliği olarak da ele alınamaz. Bu nedenle kimi sistemler kendi zihniyet ve dogmalarının esiri olmaktan kurtulamamışlardır. Değişimi başaramayıp çözülen reel sosyalist sistem bu konuda da örnektir. Değişim zihniyet, vicdan ve toplumsal örgünün, diyalektik bağ içerisinde ele alınıp çağsal gelişmelere uyarlanmasıdır. Bu olgu çoğunlukla içseldir. Değişim-dönüşüm diyalektiği özgürlükçü bir zihniyet temelinde tanımlandığı ve topluma ulaştırıldığı oranda gelişmeye yol açmaktadır. Burada başarıyı belirleyen yeni zihniyet çerçevesinde ortaya çıkan ortak akıl ve irade olmaktadır.
Günümüzde kapitalist modernist sistem, zihniyeti oluşturan felsefe-ideoloji-politika-ahlak-kültür gibi olguların gereksizliğini yoğun bir propaganda temelinde işleyerek, zihniyet alanını kötülemekte ve topluma kapatmaktadır. Yine dezenformasyon çalışmalarıyla içinden çıkılmaz bir karmaşa yaratmakta her şeyin üzerine kalın bir perde çekmektedir. Alternatif zihniyet çalışmalarına saldırmakta, saptırmakta, özünden boşaltarak yedeğine almaktadır. Bütün bunların yanında gelişkin bilim ve bilme merkezleriyle, kültür-sanat sektörüyle, medya ve internetle, dini-siyasi-ekonomik-askeri kurumları ve binlerce yan mekanizmasıyla kendi zihniyet yapılanmasını, kendi yaşam felsefesini, kültürünü, politikasını ve ahlakını hakîm kılmaya çalışmaktadır.
Sistem, toplumsal mücadelelerde temel dayanağın zihniyet alanı olduğunun bilincindedir ve yoğun bir zihniyet çalışması yürüterek ayakta kalmaktadır. Günün yirmi dört saatini kendi zihniyet kalıplarını işleme, yetkinleştirme ve yayma temelinde kullanmaktadır. Bunu yaşamın istisnasız tüm alanlarında yürütmektedir. Kapitalist modernitenin gücü ne ekonomik-siyasi yaratıcılığında ne de askeri gücündedir. Zihniyet alanında geliştirdiği taktikler ve tekniklerle, zihniyet alanına hükmetmede yakaladığı düzey ile ayakta kalmaktadır.
Görüldüğü gibi sistemin zihniyet yapılanması toplumsallığımızın karşı karşıya kaldığı en hayati sorunları tanımlama gücünden bile yoksundur. Dahası tüm bu sorunların nedeni olduğu her geçen gün deşifre olmaktadır. Bu açıdan sisteme ait zihniyet yapısı aşılmaya en yakın noktadadır. Devletçi uygarlığın kapitalizm somutundaki bunalımı her alanda derinleşerek sürerken, sağlıklı bir zihniyet çalışması yürütülmediği için başarılı ve sonuç alıcı bir toplumsal mücadele süreci yakalanamamaktadır. Ortadoğu’da Arap baharı olarak adlandırılan sürecin sistemin denetimine alınması tam da bununla ilgilidir. Oysaki bölgemiz Ortadoğu’da yeni bir zihinsel hamlenin ve çıkışın hem büyük bir tarihsel arka planı ve mirası vardır, hem de maddi koşulları küçümsenemez. Her bakımdan güçlü bir toplumsal doğuşun şansı söz konudur.
İşte bu tarihsel momentte özgürlükçü zihniyet çalışmaları en kutsal çalışmayı oluşturmaktadır. Zira yeni bir zihniyetin doğuşu ihtiyaçtan öte bir zorunluluk haline gelmiştir. Doğamız ve toplumsallığımız ölümcül tehditler altındadır. Buna rağmen sistemi aşacak çıkışları yapmada yine sistem zihniyetinin etkileriyle izah edilebilecek bir kafa karışıklığı ve atalet hüküm sürmektedir. Sorun ne teknik koşullarla, ne de ekonomik, sosyal ve siyasal koşulların olgunlaşması veya çürümesiyle ilgilidir. Tüm alanlarda olgunlaşma ve çürüme fazlasıyla yaşanmaktadır. Daha da önemlisi, yeni doğuşlar için teknik temel ve düşünsel birikim hiçbir dönemle kıyaslanmayacak kadar elverişlidir. Diğer bir deyişle, yeni tarihsel çıkış için objektif koşullar yeterlidir. Dünyanın en yoksul, en ezilmiş, en baskı altındaki, maddi alt yapısı en zayıf ülkesi Kürdistan’da Demokratik Uygarlığın ön adımları atılmaktadır. Bunun başarısı öncelikle zihniyet alanında yakalanan gelişmeye bağlıdır.
Kapitalist modernite tüm alanlarda derin bir krizi yaşamasına rağmen ayakta kalmasını, zihniyet savaşını doğru ve yetkince yürütemeyen demokratik uygarlık güçlerine borçludur. Bu durum zihniyet savaşındaki sığlıktan, parçalılık ve eklektizmden, sistemsizlik ve tutarsızlıktan, teslimiyet ve yozlaşmadan ileri gelmektedir. Dolayısıyla çözümlenmesi gereken ilk iş, zihniyette derinlikli ve bütünlüklü, sistemli ve tutarlı, direngen ve net bir doğuşu gerçekleştirmektir.
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
