KÜRT MÜZİĞİ, KÜRT TOPLUMUNUN HAFIZASI VE KİMLİĞİDİR
07 Gulan 2013 Sêşem
Kürt müziği yaşamın bütün izlerini taşır. Kürt dilini, sözlü kültür geleneğini, bir bütün geçmişini bugüne taşıma anlamında başat rol oynamıştır.
Abdullah ÖCALAN Sosyal Bilimler Akademisi
Toplumsal doğanın özü olan kültürü tanımlamadan toplumsal gerçeğin kıyısından bile geçemeyeceğimiz ve dolayısıyla hakiki bir kimlik tanımına ulaşamayacağımız bilinmektedir. Hele bir de Kültürel soykırım kıskacında varlık yokluk savaşı veren bir kimliği, Kürt kimliği tanımlanmak, Kürt sorunu biçiminde güncel planda tezahür eden bir olgu olarak Kürt hakikatine ulaşılmak isteniyorsa, olgunun tarihsel ve güncel planda, yerel, evrensel tüm yönleriyle ele alınıp incelenmesi gerekmektedir.
Bu açıdan Kürt müziği başlıklı bu yazıyı kaleme alırken Kürt müziği konusunda girişilecek en kapsamlısından, en sıradanına herhangi bir çalışmanın, olgunun özüne denk bir anlama ulaşma ve araştırma çabasının, evrenin, doğanın, insan toplumunun geçirdiği tüm evreleri, dönüşümleri, insanlığın yürüdüğü yolları ve durduğu durakları anlamayı gerekli kıldığı gerçeğine kısa da olsa bir girişle değinmek yerinde olacaktır. Kürt müzik tarihine ilişkin yapılacak bir araştırma aynı zamanda tarihi süreç içerisinde bir olgu olarak Kürtlüğü de anlamanın bir parçasıdır.
“Kürtlük tarihte hep sabit duran bir gerçeklik değildir. Her toplumsal olgu gibi dönüşüm geçirerek varoluşunu geliştirir. Şimdiki haldeki dönüşüm çok daha kapsamlı ve hızlıdır. Günümüzde Kürt olgusu çok yönlü bir açıklanma süreci yaşamaktadır. Sanatsal ifade tarzı geleneksel olarak en çok başvurulan bir ifade tarzıdır. Kürtlük bu yönüyle kendisini biraz da müzik yoluyla tanıtlamaya çalışmaktadır. Müzik Kürt hakikatinin en önemli ifade tarzıdır.”
Kültürel soykırım pençesinde çırpınıp duran ve direnen bir halkın tarihi, kültürel, toplumsal değerler bileşkesinin, Kürt kültürel mirasının büyülü bir parçası olan Kürt hakikatinin sanatsal bir ifade biçimi olarak Kürt müziğine ilişkin bir konu ekseninde, yazının sözcüklerden oluşan sınırlı evrenine sığdırmaya çalıştığımız anlam düzeyini paylaşmak istiyoruz.
Evrensel hakikatin hem biçimsel hem de ruhsal yanlarını bir bütünlük içerisinde barındıran bir dünya manzarasında yaşayan ve bu gerçekliği hem yaşayan ve hem de ona anlam yükleyen bir varlık olarak insan toplumu birçok alanda, özellikle de sosyal bilim disiplinlerinin son birkaç yüzyıldır ortaya çıkarmış olduğu kapsamlı incelemelerin konusu olmuştur. Kapitalist modernitenin pozitivist anlayışının zihniyetiyle yapılan bu çalışmalar, kendi çağının parçalayan ve yabancılaştıran anlayışıyla bir hakikat algısı yaratma çabası içerisindeyken, aynı zamanda kendisine alternatif yeni bakış açılarının gelişmesi durumu da söz konusudur. Bu anlamda ortaya çıkan arkeolojik bulgular yeni bir tarih yazımının ve dolayısıyla yeni bir sosyal bilim anlayışının kapılarını aralayan gelişmelerden yalnızca bir tanesi olmaktadır.
Uygarlıksal gelişmenin son durağı ve çürümüşlüğünün temsili Kapitalist modernitenin yaşadığı ve yaşattığı yıkım ise yeni arayışların, alternatiflerin ortaya çıkmasının esas sebebini oluşturmaktadır. Bu anlamda ortaya çıkan sistemsel krizin yarattığı yıkım, tarihin tüm dönemeçlerinde olduğu gibi yeni arayışları ve çıkış imkânlarını doğurmaktadır. Paradigmasal düzlemde yaşanan gelişmelere yol açan, içerisinde bulunduğumuz tarihi dönemecin ortaya çıkardığı ihtiyaçlar olmaktadır. İnsanlığın gelinen aşama itibariyle ortada yanlış giden bir şeylerin olduğu, hâkim sistemin kurgularının yarattığı zihin bulanıklığına rağmen, her an vahşetin de ötesinde yıkım manzaralarına gözünü kapayamayacak denli bir bilinç aşamasına geçişin eşiğinde olduğunu söylemek mümkün. Uygarlığın son temsili olan kapitalist sistem, kendi yarattığı kurgusal düzlemi ayakta tutacak kutsalları yaratma krizi içerisindeyken, deyim yerindeyse kendi yarattığı bataklıkta çırpınırken, kimileri neresinden tutsan dökülmekte olan bu ucube sistemi ayakta tutma hevesiyle yeni ve alternatif etiketli bakış açıları üretme yarışında, kimileri de verili durumu çözümleme temelinde yeni bir anlam dünyası yaratma ve bunun sonucu yeni bir anlayışla evrenden, dünyaya, topluma kadar her şeyi yeniden ele alıp anlamlaştırma yolunda emin adımlarla ilerlemektedir. İşte bu ikinci kamptakiler yeni sosyal bilim anlayışının sunmaya çalıştığı yeni yöntemlerle yeni bir sistemsel ve toplumsal tarih yazımının gerekliliğinin bilinci sonucu ortaya çıkan gelişmeleri yaşadığımız bu çağ kesitinde demokratik uygarlık kültürünü temsil eden bir halka rolündedirler. Bu anlamda gelinen aşamada en önemli görev, şu ana dek hâkim zihniyetin ortaya çıkardığı, çarpıttığı ve anlam yüklediği tüm olguların yeniden ele alınıp sorgulanması, özüne denk anlam ve biçime kavuşturulması gerekliliğidir. Bu olguların başında tarih, toplum ve yaşam gelmektedir.
Nitekim Önderliğimiz tarih, toplum, uygarlık, politika, felsefe, kültür, sanat ve yaşama dair tüm olgulara pozitif bilimlerin gölgesinden uzak yeni tanımlar getirmiştir. Bunu yaparken derin bir anlam düzeyini yakalamayı başarmış, sunduğu yöntemle tüm konularda önemli düzeyde bir aydınlanma imkânını ortaya çıkarmış ve yeni bir hakikat rejiminin temellerini atmıştır. Biz de bu çerçevede evrenden topluma tüm olgulara dönük geliştirdiği tanımlar ışığında konuyu ele almaya çalışacağız.
Konuya giriş anlamında toplumsal evrim içerisinde bir sanatsal ifade tarzı olarak günümüze dek varlığını korumuş olan müzik bir olgu olarak neyi ifade ediyor, nereden, hangi ihtiyaçtan doğuyor ve hangi amaca hizmet ediyor biçiminde soruları öncelikle yanıtlamak önemlidir. Nasıl ki tüm oluşumlar, maddi ve madde olmayan düzenlenişler evrenin karakterini bağrında taşıyor, doğada, insanda, tüm yaratıklarda tezahür ediyorsa, topluma dair tüm olgular ve yaratımlarda da hükmünü icra etmektedir evren. Yani doğa, toplum, insan ve ona ait tüm yaratımlar evrenin anlamını bağrında taşıyan görüngülerdir.
Müzik, İnsanın Doğayla Kurduğu Organik İlişkinin Ürünüdür
İnsan bir ses evreninin içine doğar, bu ses evreniyle iç içe yaşar ve algıladığı seslerle sürekli etkileşim içinde olur. Müzik seslerle gerçekleştirilen bir anlatım ve iletişim türüdür. İnsan bir toplumsal yaratım olarak evrenin ve dolayısıyla toplumun özünü ve dinamiklerini bağrında taşımaktadır. Tüm kültürel ve sanatsal yaratımlarda olduğu gibi her ezgisel oluşum da anlam, içerik ve biçim bakımından ait olduğu zamanın ruhunu, hakikatini yansıtır.
Müziğin doğuşu insanlığın doğuşu kadar eskiye dayanır. Müzik nedir sorusuna günümüz itibariyle çok çeşitli yanıtlar verilmektedir. İnsanlık tarihi aslında bir diğer anlamıyla müzik yapma tarihidir de. Bilindiği gibi insanın biyolojik ve kültürel varlığı iki milyon yıl öncesine kadar uzanır. İnsan toplumunun bu iki milyon yıllık süre boyunca geçirdiği evrelere ilişkin günümüzde önemli bulgulara ulaşılmış, konu genel hatlarıyla aydınlatılmış olsa da hala birçok boyutuyla gizemini koruyan bir geçmiş olma özelliğindedir. Bilinen şu ki insanlığın kültürel evrimi bu geçen süre zarfında kırk elli bin yıllık bir süre önce biyolojik evrimi geride bırakan nitelikle bir gelişim seyri izlemiştir. Bu anlamda M.Ö. 40-50 bin yıl öncelerindeki kültürel evrim aşamalarında klan biçiminde toplumsal örgüt ve ilişkiler olduğu, tarihi araştırmalardan ortaya çıkan bir gerçektir. Bu aşamaya ait bulgu olarak üzerinde önemle durulan mağara resimleri vardır. Avcılık ve toplayıcılık kültürünün kalıntıları olarak verimlilik tanrıçalarının resimleri, kemik ve taştan yapılmış kaba araçlar, bizon, geyik, mamut resimleri, ilkel nitelikli ok ve yaylar bulunmuştur. Doğa ile iç içe yaşayan bu klan toplulukların klanın ayakta kalabilmesinin temel koşulu olan yaşamsal ihtiyaçlarını kutsaması o dönemin toplumunun ruh ve zihniyet dünyasının, büyülü, dinsel içeriğinin özünü oluşturmaktadır. İnsanın yeryüzünde geçirdiği tek bir gün bile yaratımsız ve emeksiz değildir. İnsanın doğayla kurduğu ilişkinin özünde yaşamın kutsallığı ve inanç vardır. Ve özünde müzik de insanın doğayla kurduğu bu organik ilişkinin bir ürünüdür. Müziğin kökeni de bu anlamda ilk dinsel form olan animizme, büyüye dayanır ve takip eden süreçte insanlığın geçirdiği tüm kültürel evrim aşamalarını yansıtır.
Aslında simgesel dilin oluşumu öncesi müzikal oluşumun varlığına dair sınırlı da olsa kanıtlar mevcuttur. Müzik hem klanın üyeleri arasındaki iletişimde, hem insanın doğaya yüklediği canlıcılık temelli ruhsal nitelikle kurduğu ilişkide, büyü amaçlı yaptığı ve bolluğun, doğurganlığın, güneşin, ayın kutsandığı dinsel ayinlerde, kısacası yaşamın her alanında mevcuttur. Hayvan seslerini taklit etmekten tutalım, çeşitli araçlarla örneğin ağaç kabuklarından, kemiklerden, hayvan boynuzlarından ses çıkarmaya kadar bir ritim ve ses akışı söz konusudur. Ve bu topluluk halinde yapılan bir eylem olmaktadır. Şu ayrıntıyı da vermeden geçmemek gerekir. İnsan sesi çalgılardan eskiye dayanır ve bu aşamalarda da ilk ezgisel oluşumların aracı insan sesi olma olasılığı yüksektir fakat bu konuda herhangi bulgu olmadığından, müziğin tarihini bugüne ulaşabilmiş kalıntılara bakarak yorumlama, çalgı ve çeşitli aletlere göre gelişim seyrini inceleme de bu konuda sınırlı bir yaklaşımı getirmektedir. Bu anlamda müzik tarihi incelemelerinde ezgisel oluşumun çıkış noktasını insan sesine dayalı olarak sözün vurgusunda gören yani dil ile ilişkisi bağlamında ele alan yaklaşımlar da söz konusudur. Bu konuda bir dilbilimci olan George Thomson: “Dilbilgisi ile müziksel biçimin ilkeleri ortak bir temele dayanır. Bu temel ‘iş’tir. İnsan sesi müzikal niteliğine iş şarkıları sayesinde kavuşmuştur. Nakarat insanın çalışma sırasında zorlanma anlarında çıkardığı ve hiç değiştirmeden tekrarladığı anlaşılmaz bir çığlıktır” derken, müzik ile dil ilişkisine vurgu yapmaktadır.
Kuşkusuz müzik ile bir iletişim ve ifade aracı olarak dil arasında da tüm gerçekliklere has olan diyalektik bir ilişki söz konusudur. Bunun yanında insanın iş ve uğraşlarının da ezgisel oluşum üzerindeki etkisine vurgu yapan bu bakış açısında doğruluk payı var elbette. Kısacası müziğin doğuşuna ilişkin çeşitli teoriler ve kuramlar mevcut olup, özellikle de 19.yüzyıl Batı dünyasında çeşitli yaklaşımlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu görüşler çoğunlukla bilimsel yöntemin pozitivist bakış açısının etkisinde, gerçeği parçalayan, algıyı çarpıtan niteliktedir. Müzik dinden, ayinden, büyüden doğmuştur, müzik sözden yani dilden doğmuştur, müzik işten, çalışmadan, avcılıktan, toplayıcılıktan doğmuştur vs. diye uzatılabilecek ve her biri birbiriyle ilişkili bu gerçeklikleri sanki ayrı birer uzayın parçalarıymışçasına ele alıp kurgusallaştırmak, evrensel tarihe yapılabilecek en büyük kötülüktür ve bunu batı aklı çok büyük bir performansla sergilemektedir.
Bunun yanında ortaya çıkan yeni tarihsel bulgular ve paradigmal düzlemde yaşanan dönüşüm nedeniyle her toplumun kendi özgün gelişim seyrine dayalı, yerel ve evrensellik bağlamında bir müzik tarihi yazımının koşulları da mevcuttur. Fakat bu konuda insanlığın doğuş beşiği olan ve tarihi, toplumsal ve kültürel devrim aşamalarının merkezi ve dolayısıyla müziğin de doğuş mekânı olan Ortadoğu’da bu yönlü arayışlar olmakla birlikte henüz ihtiyacı karşılayacak ve kendi tarihi kültürel değerlerine sahip çıkma anlamında öz dinamiklerine dayalı bir yaklaşım henüz ortaya çıkmamıştır. Yaşamın diğer tüm alanlarında olduğu gibi müzik alanında da Ortadoğu’nun durumunu derya içinde olup da deryayı bilmeyen balığa benzetmek herhalde yerindedir. Kaynak burada, öz burada. Müthiş bir tarihi, kültürel ve sanatsal zenginlikten mürekkep bir mozaik olmasına rağmen, bunu tanımlama, tarihe kaydetme, sahip çıkma konusunda oryantalizmin bile gerisinde seyreden bir duruşla karşı karşıyayız. Alamut gibi bir destansı tarih parçasını bile bir Avrupalının yazmaya girişmesi ve buna benzer binlerce örnek, Ortadoğu gerçeği açısından yaşanan özden kopma ve yabancılaşma durumunun yürek acıtan gerçeğinin ifadesidir. Bu anlamda günümüz Ortadoğu’sunda kendisini bilimci, sanatçı, aydın, araştırmacı, tarihçi gibi sıfatlarla tanımlayanlar, bir Sümer rahibinin dinsel törenleri ve ilahileri tabletlere kaydetme gayretinden ve öngörüsünden yoksundur. Onca değerin, kültürel sanatsal zenginliğin çalınıp, yozlaştırılmasına, kıyımdan geçirilmesine dahi bir duyarlılık göstermekten aciz, tam tersine buna hizmet ettiği ölçüde ilerleme kaydettiğine inandırılmış bir toplumsal gerçeklik ve insan tipi inşa edilmiştir.
Evrenin, Doğanın ve Toplumun Doğasında Müziğin Mayası Var
Müziğin doğuşuna, anlamına ilişkin böyle kısa bir girişle insanlığın yürüyüşünün çocukluk aşamaları sayılabilecek neolitik öncesi klan toplumunda müziğin varlığına dair güçlü veriler mevcut olduğunu ve anlam itibariyle bunun çok daha derinlikli yorum ve araştırmalarla geliştirilmesi gerektiği ortadadır. Bir olguyu tanımlarken çıkış kaynağına dönmek, nedenlerini ve oluşum gerçeğini doğru tanımlamak açısından hayatidir ve müziğin hakikate yakın bir tanımını yapmak da evrenin oluşum gerçeğini anlamakla mümkün olabilecektir. Bu genel tanımlardan bile yola çıkılarak müziğin mayasının evrenin, doğanın ve onun bir parçası olarak toplumun doğasında zaten var olduğunu söyleyebiliriz. Bir ezgisel oluşumun temelinde ritim vardır. Sesten oluşur ezgi, fakat kesintisiz bir ses akışı değildir, esler yani duraklar, boşluklar olmazsa bir müzik eseri çıkamaz ortaya. Aynı zamanda değişken, inişli ve çıkışlıdır bir ezginin yapısı, yükselişler düşüşlerin mekânıdır. Seslerin çeşitlemesine dayanır, tek bir sesten oluşamaz ezgi. Tıpkı evrenin doğanın çeşitliliği gibidir. Evrene has bir bileşiktir müzik. Evrensel akışın, enerjinin, uyumun, uyumsuzluğun, insan tasavvurunda yarattığı düşünce ve duygulanımların sesin, sözün ve insanın eşsiz yaratıcılığının ürünleri olan çalgıların uyumlu birlikteliğine dönüşmesidir.
Aslında ses, söz ve çalgı bir müzikal oluşum açısından yalnızca yapısal bir anlam ifade etmektedir, özünde müzikal oluşum insan ruhunun derinliklerinde, insan doğasının ritminde, insanın özündedir. Çalgı, ses ve söz bunu biçime kavuşturur. Bu anlamda insanlığın ilk gelişim süreçlerinden bu yana insanın varoluşunun önemli bir parçası ve ifade tarzıdır müzik. Geçmişten günümüze ulaşan tüm kalıntılar özünde insanın zihniyet dünyasını ifadeye kavuşturma araçlarıdır. Müzik açısından çalgılar böylesi bir anlam ifade ederken, eski çağların insanlarının sesleri ve ezgileri dönüşüm geçirerek bugüne ulaştığı için, tam olarak örneğin bir klan üyesinin nasıl şarkı söylediğini bilemiyoruz fakat o dönemlerin müzikal tonalitesini ancak müzik aletlerine ve dönüşüm geçirerek günümüze ulaşan ezgilere bakarak yorumlamaya çalışıyoruz.
Daha önce de belirttiğimiz gibi müziksel evrim toplumsal, kültürel evrimle paralel bir gelişme seyri izlemiştir. İnsanlığın neolitik olarak tanımlanan kültürel tarım ve köy devrimi aşamasına geçişle birlikte, müziğin de aynı devrimsel dönüşümü yaşadığını o dönemin kalıntılarına bakarak görmek mümkün. Yerleşikliğe ve üretime dayalı bir yaşam kültürü ve ondan doğan gelişkin bir zihniyet dünyasına koşut olarak, bilim, teknoloji, felsefe, sanat alanlarında yani bir bütün kültürel evrim tarihin hiçbir döneminin tanıklık etmediği düzeyde bir ivme kazanmıştır. Müzik açısından da bu çağ kesiti, Ortadoğu’nun beşiği Mezopotamya’da bir çeşitlenme ve gelişim aşamasıdır. Yaşamın ritminin büyük oranda değiştiği, eskinin salt avcılık ve toplayıcılık esasına dayalı yaşam ritminin yerini tarım ve hayvancılığa dayalı toplumsal örgütlenmeye bıraktığı bu aşamanın müzikal ritim, içerik ve tonaliteyi de belirlemesi kaçınılmaz olmuştur. Ortaya çıkan devrimsel düzeyde dönüşümler, yenilikler aynı zamanda yeni ezgisel oluşumların kaynağıdır.
Çalgı alanında, daha eskilere dayanan vurmalı ve üflemeli çalgıların daha da geliştirildiği, bunun yanında telli çalgıların da ortaya çıktığı bir aşamadır. Daha önceki dönemlerde telli çalgıların varlığına dair herhangi bir kanıt henüz bulunmamıştır. Yaşamın her alanında şiirselliğin ve müziğin olduğu, insan yaratıcılığının en görkemli ürünlerinin ortaya çıktığı ve bulunduğu bu çağ, coğrafya itibariyle Mezopotamya’da yani Kürt toplumsal ve kültürel gelişim mekânında yaşanmıştır. Kürtlüğün kendisini bugüne ulaştıracak denli bir kültürel birikime ve güce sahip olmasını, birebir öznesi olarak katıldığı bu tarihsel aşamaya borçlu olduğu bilinmektedir. Bu anlamda günümüzde Kürt müziği olgusunu, içerisinde bulunduğu durumu olumlu olumsuz tüm yanlarıyla tanımlamak açısından bu dönem diğer tüm konuları anlamak açısından da kilit bir öneme sahiptir.
Eğer bir Kürt müzik tarihi yazılacaksa, Kürtlerin tarihten bu yana yaşanmışlıklarının bilincine varmak şart olmaktadır. Önderlik savunmalarında kültürel bir kimlik olarak Kürtlük olgusunu birçok yönüyle tanımlamış, geçirdiği aşamaları yerel ve evrensel boyutlarıyla ortaya koymuştur. Kürtlük uygarlaşmamış, devletleşmemiş bir toplumsal gerçeklik olarak tarih boyunca uygarlığın tüm baskı ve sömürü uygulamalarının kuşatıcılığına karşın, dünyada eşine ender rastlanan bir tarzda ayakta kalabilmeyi başarmış bir varoluş gerçeğidir. Özünde bu vasfı, ortaya çıkardığı kültürel devrimin gücünden almaktadır. Kürtler egemenlere karşı silahla, ordularla, kalelerle değil daha çok toplumsallığın özü olan kültürel varoluşla direnmişlerdir. Zaten uygarlık da özünde doğal toplumun her türlü zenginliği ve yaratımları üzerinden zora dayalı kendisini örgütleyen bir gerçeklik olarak esasen özgün bir yaratım olmaktan çok yalnızca bir türevdir. Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın tarihin ilk uygarlıklarına da beşiklik ettiği, sürekli olarak savaşların yaşandığı, talana maruz kalmış bir coğrafya olduğu biliniyor. Bu geniş coğrafyada çok sayıda etnik grup, kültürel kimlik tarihten silinip gitmiştir. Hatta kimileri çağlar boyu bir devlet ve uygarlık gücü olarak bu coğrafyada hâkimiyet sağlamasına rağmen -ki Sümerler, Asurlar buna yalnızca birer örnektir- Kürtlerin böylesi bir manzara içerisinde ayakta kalabilmiş olmaları, oluşum gerçeğiyle bağlantılı olup, toplumsal ve kültürel varlığının gücünden ileri gelmektedir. Tabi ki Kürtlük saf haliyle günümüze ulaşmamış, tersine bu tarihsel yolculuk boyunca çok ciddi tahribatlar, dönüşümler, parçalanmalar da yaşamıştır. Kürt coğrafyası aynı zamanda uygarlıkların da geliştiği bir coğrafya olduğundan, Kürt toplumu bu uygarlıklarla sürekli bir çatışma ve ilişki içerisinde olmak durumunda kalmıştır. Fakat bu ilişki, çelişki ve çatışmalar Kürt toplumunda belli oranda bir parçalanma yaratsa da, daha çok kendi kültürel-toplumsal özelliklerinde ısrar temelinde kültürel direniş yönü ağır basan bir duruş sergilenmiştir.
Ortadoğu’da İslamiyet’in gelişimi ve Kürt coğrafyasında yayılma süreci bu anlamda bir dönüm noktası olma özelliğindedir. Kürtlük açısından ilk ciddi işbirlikçi duruş ve sınıflaşma bu dönemde gelişme göstermiş ve giderek Araplaşan bir işbirlikçi Kürt eliti çıkmıştır ortaya. Fakat ortaya çıkan bu duruma karşı, işgal ve istilalarla ciddi düzeyde bir kültürel dönüşümü yaşasa da, kendi kültürel varlığından aldığı güçle ayakta kalabilmiştir.
Kürt toplumsallığı ve kültürü açısından tarihin en büyük yıkıcı gelişmesi kapitalizmle birlikte ortaya çıkan ulus devlet aşamasıdır. Son iki yüzyıllık kapitalist modernite sistemi ve ulus devlet uygulamaları bir tarihsel toplumsal gerçeklik olarak Kürt varlığını bile tartışmalık bir konuma getirdiğini ve adeta bir ruhsal travmaya sürüklediği gerçeğini hepimiz biliyoruz. Son yüz yıllık ulus devlet uygulamalarıyla Kürt varlığına dönük korkunç soykırım uygulamasının en ağırı T.C. somutunda yaşanırken, diğer tüm Kürdistan parçaları açısından da kendi olmaktan çıkarılmaya kodlanmış, adeta tüm zihniyet ve ruhsal dünyası felce uğratılmış bir Kürtlük söz konusu olmuştur. Kürdistan’da zihniyet ve ruhsal dünyayı altüst eden bu uygulamalar, Kürt toplumsal gelişim seyrine tarihte eşine ender rastlanan bir biçimde darbe vurmuştur.
“Kürtlerin durumu kültürel soykırımın en çarpıcı ve trajik örneğini temsil eder. Kürt halkı hâkim ulus-devletlerce tüm maddi ve manevi kültürel değerleri üzerine kurulu çarmıh mekanizmasında inim inim inletilirken, başta emek değerleri olmak üzere tüm toplumsal birikimleri, yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynakları açık bir talana uğratılır; geri kalanı da imhaya terk edilir, işsiz bırakılır, çürütülür; çirkin kılınarak yaşanmaz, yüzüne bakılmaz duruma getirilir. Zaman zaman fiziki soykırımlara da varan Kürt kültürel soykırımı belki de kapitalist modernitenin gerçekliğini tüm çıplaklığıyla gösteren en çarpıcı ve trajik örneklerin başında gelmektedir.”
Kürt toplumu açısından bu aşama tüm kültürel değerlerinin, anlam dünyasının dağılmayla yüzyüze kaldığı bir aşamadır ve ulus devletin sistemli bir biçimde geliştirdiği soykırım politikası yaşamın her alanını adeta felce uğratmıştır. Diliyle ve varlığının tüm unsurlarıyla inkâra uğrama yanında, tüm anlam dünyası talan edilmiştir. Bu talan en çarpıcı biçimiyle Kürtlüğün kendi hafızasını bugüne ulaştırmada en çok başvurduğu bir sanatsal ifade biçimi olan müzik alanında gerçekleşmiştir. Kurgusal bir biçimde yaratılmaya çalışılan bir yapay Türklük uğruna, bölgenin tüm maddi, manevi, tüm tarihi, kültürel, sanatsal değerleri üzerine bir ipotek konulmuştur, her şey bu inşa edilen ulusun hizmetine koşulmuştur.
Konumuz gereği müzik alanında geliştirilen uygulamalara değinmek önemlidir. TC’nin kültür kırım politikasının özünü anlamak açısından 1925’te geliştirilen Şark Islahat Planı kapsamında hazırlanan bir gizli belgede yer alan şu cümleler olayın ne denli sistemli ve planlı olduğunu kanıtlar niteliktedir. Söz konusu genelgenin 12. maddesinde “…kıyafetin, şarkıların, oyunların, düğün ve toplum gelenek ve göreneklerinin de milliyet duygularını daima uyanık tutan ve toplumları geçmişlerine bağlayan bağlar olduğu unutulmamalı. Bu nedenle lehçeyle birlikte bu gibi aykırı gelenekleri de fena ve zararlı görmek ve özellikle kötü göstermek (…) özetle dillerini adetlerini Türk yapmak… Önemli bir görevdir” biçimindeki ifadeler hiçbir ahlaki ve vicdani değer yargısı taşımayan buz gibi kapitalist modernite aklının ürünüdür.
Bu çağ binlerce yıllık kadim bir toplum olarak Kürtler açısından asla unutulmayacak, hafızalara adeta kazınırcasına geliştirilen sömürü uygulamalarının zirve yaptığı bir çağdır. Kürdistan’ın dört bir yanında Kürt halkının hüsranla biten isyanlarının çağıdır. Bu dönemde Kürt müziğine ait ne varsa, başta da Kürt geleneksel müzik repertuarı, başta TRT olmak üzere, devlet konservatuarları yoluyla gasp edilmiş, bine yakın Kürtçe şarkıya Türkçe söz yazılarak kendi tarihsel ve kültürel birikimleriymiş gibi yansıtılmış ve piyasaya sürülmüştür. Ve işin en trajik yanı da bunun öncülüğünü yapanların da bir kesim Kürt (ne kadar Kürt denilebilirse tabi) müzisyen, besteci, yazar vb. kişiler olmasıdır. Burada ismini sayamayacağımız denli çok sayıda kişi kendi katlini gerçekleştiren bir rejime uşaklık etmede, binlerce yıldan bugüne süzülüp gelen değerlerini peşkeş çekmede adeta birbiriyle yarışırcasına ciddi bir performans sergilemişlerdir. 20. yüzyılda Kürtlüğe dair tüm değerlerde olduğu gibi Kürt müziği de bu biçimde tahrip edilmiş, ciddi yaralar almıştır. TC somutunda yaşanan tekçi, soykırımcı zihniyet ekseninde bir Türk ulusu yaratma anlayışı, müzik alanında da millileştirme, tek tipleştirme faaliyetleriyle somutluk kazanmıştır. O dönemde türküleştirilen Kürt ezgileri sayılamayacak denli çoktur.
Kürt Müziği Kürt Toplumunun Hafızasıdır
Bu dönem devlete bu konuda hizmette kusur etmeyen kesimler dışında bir de sürgün edilen, kendi müziğini icra etmek amaçlı TC’ye oranla daha esnek yapılı devletlere göç eden dengbej ve sanatçılar dönemidir. Yani Kürt müziğinin sürgünlük çağıdır. O dönemde Bağdat, Erivan ve Tahran radyoları sınırlı da olsa Kürt müziğinin icrası ve sesini duyurma konusunda önemli bir rol oynamıştır. Bu radyolarda çalışan Kürt müzisyenlerden birkaçı belli bir politik duruş temelinde ürünler verme çabasında olurken, ağırlıklı kısmı geçmişten bu yana tüm canlılığıyla varlığını bugüne taşımış geleneksel Kürt müziği ve destanlarının icrasında büyük oranda rol sahibidirler. Ayşe Şan, Meryemxan buna yalnızca birer örnektir. O dönemin Kürdistan gerçekliği ve özgürlük özlemleri de ortaya çıkan eserlerde göze çarpmaktadır. Bunun öncülüğünü özellikle Tahsin Taha, M.Arif Cizrawi gibi sanatçılar yapmıştır. Tüm inkâr ve imha çabalarına rağmen bir kesim Kürt sanatçı önemli çalışmalar yapmış ve Kürt müziği açısından belli bir belge-arşiv çıkmıştır ortaya.
Aynı süreçte TC devletinin henüz girmediği alanlarda, köylerde, medreselerde sözlü Kürt edebiyatı ve müziği de sürdürülmekteydi. Cumhuriyetin kuruluşundan 1965 yılına kadar Kürt müziğine dair herhangi bir eserin Türkiye topraklarında kaydı söz konusu bile değildir. Dışarıda yapılan kayıtlar gizli bir şekilde kuzey Kürdistan’a getirilse de bu eserlere sınırlı bir kesim tarafından ulaşma imkânı olmuştur. Kürdistan’ın diğer parçaları açısından da bu konuda kısıtlayıcı yaklaşımlar olsa da Kürt müziğinde belli bir gelişme imkânı TC’ye oranla daha fazladır. Fakat bu parçalar açısından özellikle de şehir eksenli gelişen müzik çalışmaları verili hâkim ulus devlet kültürünün etkilerini yaşamaktadır. Bu konuda Suriye, Irak ve İran devletlerinin yaklaşımları bilinmektedir. Kürt müziğinin esas olarak orijinal ve otantikliğini koruduğu mekânlar, bugüne dek varlığını kırsala dayalı bir yaşam temelinde sürdüren Kürt toplumunun öz yaşam mekânları olan köylerdir. Binyıllardır müziğin yaşamında adeta başat rol oynadığı, yaşamının her alanı şiirsel ve ezgiyle yaşayan, halaya duran bu halk sesi kısılmış olsa da türkü söylemekten ve acılarını bu yolla dillendirmekten asla vazgeçmemiştir.
Kürtlük her dönem olduğu gibi bu çağda da direniş potansiyelini kendinde barındırdığından, tüm bu soykırım uygulamaları karşısında direnme odakları üretecek güce sahip bir kültür olduğunu kanıtlama gücündedir. Çünkü Kürtlük anlam, öz ve zihniyet itibariyle direnmeyi yaşam bilmiş bir varoluş biçimidir. Bu direnme odağının çağımızdaki son ve en görkemli temsili olan PKK bu coğrafyada çıkış yapmış bir hareket olarak tamamen Kürt kültüründeki direniş özünün temsili olmaktadır. PKK’nin çıkışıyla birlikte ortaya çıkan mücadele gerçeği Kürt toplumu açısından ciddi bir toplumsal dönüşüm ve yeni bir anlam dünyası yaratma işleviyle yaşamın tüm alanlarında bir canlanmayı beraberinde getirmiştir. Konumuz itibariyle Kürt müziği açısından çok ayrıntılı ve çok yönlü ele alınıp değerlendirilmesi gereken ve halen de güncelliğini koruyan bir gelişme olma itibariyle içerisinden geçtiğimiz bir dönüşüm süreci olma özelliğindedir. Kürt müziğinin tarihte ilk defa bu düzeyde politik içerik kazandığı bir süreç PKK ile birlikte yaşanan süreçtir. Adeta tüm alanlarda bir patlama düzeyinde etkisi yansıyan bu devrimsel çıkış kültür sanat sahasında en fazla da müzik alanında ifadesini bulmaktadır.
Sonuç olarak geçirdiği tüm tarihsel aşamalar içerisinde, Kürt müziği yaşamın bütün izlerini taşır. Neolitik toplumun doğayla kurduğu organik ilişkilerden doğan zihniyet ve bundan kaynağını alan direnme geleneğiyle geçmişten günümüze özünü koruyarak, dönüşerek ulaşmayı başarmış Kürt müziği Kürt toplumunun hafızası ve kimliğinin başat unsurlarından biridir. Kürt dilini, sözlü kültür geleneğini, bir bütün geçmişini bugüne taşıma anlamında başat rol oynamıştır.
KAYNAKÇA
Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü-ABDULLAH ÖCALAN
Kürt Müziği Ve Dansları-MEHMET BAYRAK
Dünya Müzik Tarihi-AHMET SAY
Bu açıdan Kürt müziği başlıklı bu yazıyı kaleme alırken Kürt müziği konusunda girişilecek en kapsamlısından, en sıradanına herhangi bir çalışmanın, olgunun özüne denk bir anlama ulaşma ve araştırma çabasının, evrenin, doğanın, insan toplumunun geçirdiği tüm evreleri, dönüşümleri, insanlığın yürüdüğü yolları ve durduğu durakları anlamayı gerekli kıldığı gerçeğine kısa da olsa bir girişle değinmek yerinde olacaktır. Kürt müzik tarihine ilişkin yapılacak bir araştırma aynı zamanda tarihi süreç içerisinde bir olgu olarak Kürtlüğü de anlamanın bir parçasıdır.
“Kürtlük tarihte hep sabit duran bir gerçeklik değildir. Her toplumsal olgu gibi dönüşüm geçirerek varoluşunu geliştirir. Şimdiki haldeki dönüşüm çok daha kapsamlı ve hızlıdır. Günümüzde Kürt olgusu çok yönlü bir açıklanma süreci yaşamaktadır. Sanatsal ifade tarzı geleneksel olarak en çok başvurulan bir ifade tarzıdır. Kürtlük bu yönüyle kendisini biraz da müzik yoluyla tanıtlamaya çalışmaktadır. Müzik Kürt hakikatinin en önemli ifade tarzıdır.”
Kültürel soykırım pençesinde çırpınıp duran ve direnen bir halkın tarihi, kültürel, toplumsal değerler bileşkesinin, Kürt kültürel mirasının büyülü bir parçası olan Kürt hakikatinin sanatsal bir ifade biçimi olarak Kürt müziğine ilişkin bir konu ekseninde, yazının sözcüklerden oluşan sınırlı evrenine sığdırmaya çalıştığımız anlam düzeyini paylaşmak istiyoruz.
Evrensel hakikatin hem biçimsel hem de ruhsal yanlarını bir bütünlük içerisinde barındıran bir dünya manzarasında yaşayan ve bu gerçekliği hem yaşayan ve hem de ona anlam yükleyen bir varlık olarak insan toplumu birçok alanda, özellikle de sosyal bilim disiplinlerinin son birkaç yüzyıldır ortaya çıkarmış olduğu kapsamlı incelemelerin konusu olmuştur. Kapitalist modernitenin pozitivist anlayışının zihniyetiyle yapılan bu çalışmalar, kendi çağının parçalayan ve yabancılaştıran anlayışıyla bir hakikat algısı yaratma çabası içerisindeyken, aynı zamanda kendisine alternatif yeni bakış açılarının gelişmesi durumu da söz konusudur. Bu anlamda ortaya çıkan arkeolojik bulgular yeni bir tarih yazımının ve dolayısıyla yeni bir sosyal bilim anlayışının kapılarını aralayan gelişmelerden yalnızca bir tanesi olmaktadır.
Uygarlıksal gelişmenin son durağı ve çürümüşlüğünün temsili Kapitalist modernitenin yaşadığı ve yaşattığı yıkım ise yeni arayışların, alternatiflerin ortaya çıkmasının esas sebebini oluşturmaktadır. Bu anlamda ortaya çıkan sistemsel krizin yarattığı yıkım, tarihin tüm dönemeçlerinde olduğu gibi yeni arayışları ve çıkış imkânlarını doğurmaktadır. Paradigmasal düzlemde yaşanan gelişmelere yol açan, içerisinde bulunduğumuz tarihi dönemecin ortaya çıkardığı ihtiyaçlar olmaktadır. İnsanlığın gelinen aşama itibariyle ortada yanlış giden bir şeylerin olduğu, hâkim sistemin kurgularının yarattığı zihin bulanıklığına rağmen, her an vahşetin de ötesinde yıkım manzaralarına gözünü kapayamayacak denli bir bilinç aşamasına geçişin eşiğinde olduğunu söylemek mümkün. Uygarlığın son temsili olan kapitalist sistem, kendi yarattığı kurgusal düzlemi ayakta tutacak kutsalları yaratma krizi içerisindeyken, deyim yerindeyse kendi yarattığı bataklıkta çırpınırken, kimileri neresinden tutsan dökülmekte olan bu ucube sistemi ayakta tutma hevesiyle yeni ve alternatif etiketli bakış açıları üretme yarışında, kimileri de verili durumu çözümleme temelinde yeni bir anlam dünyası yaratma ve bunun sonucu yeni bir anlayışla evrenden, dünyaya, topluma kadar her şeyi yeniden ele alıp anlamlaştırma yolunda emin adımlarla ilerlemektedir. İşte bu ikinci kamptakiler yeni sosyal bilim anlayışının sunmaya çalıştığı yeni yöntemlerle yeni bir sistemsel ve toplumsal tarih yazımının gerekliliğinin bilinci sonucu ortaya çıkan gelişmeleri yaşadığımız bu çağ kesitinde demokratik uygarlık kültürünü temsil eden bir halka rolündedirler. Bu anlamda gelinen aşamada en önemli görev, şu ana dek hâkim zihniyetin ortaya çıkardığı, çarpıttığı ve anlam yüklediği tüm olguların yeniden ele alınıp sorgulanması, özüne denk anlam ve biçime kavuşturulması gerekliliğidir. Bu olguların başında tarih, toplum ve yaşam gelmektedir.
Nitekim Önderliğimiz tarih, toplum, uygarlık, politika, felsefe, kültür, sanat ve yaşama dair tüm olgulara pozitif bilimlerin gölgesinden uzak yeni tanımlar getirmiştir. Bunu yaparken derin bir anlam düzeyini yakalamayı başarmış, sunduğu yöntemle tüm konularda önemli düzeyde bir aydınlanma imkânını ortaya çıkarmış ve yeni bir hakikat rejiminin temellerini atmıştır. Biz de bu çerçevede evrenden topluma tüm olgulara dönük geliştirdiği tanımlar ışığında konuyu ele almaya çalışacağız.
Konuya giriş anlamında toplumsal evrim içerisinde bir sanatsal ifade tarzı olarak günümüze dek varlığını korumuş olan müzik bir olgu olarak neyi ifade ediyor, nereden, hangi ihtiyaçtan doğuyor ve hangi amaca hizmet ediyor biçiminde soruları öncelikle yanıtlamak önemlidir. Nasıl ki tüm oluşumlar, maddi ve madde olmayan düzenlenişler evrenin karakterini bağrında taşıyor, doğada, insanda, tüm yaratıklarda tezahür ediyorsa, topluma dair tüm olgular ve yaratımlarda da hükmünü icra etmektedir evren. Yani doğa, toplum, insan ve ona ait tüm yaratımlar evrenin anlamını bağrında taşıyan görüngülerdir.
Müzik, İnsanın Doğayla Kurduğu Organik İlişkinin Ürünüdür
İnsan bir ses evreninin içine doğar, bu ses evreniyle iç içe yaşar ve algıladığı seslerle sürekli etkileşim içinde olur. Müzik seslerle gerçekleştirilen bir anlatım ve iletişim türüdür. İnsan bir toplumsal yaratım olarak evrenin ve dolayısıyla toplumun özünü ve dinamiklerini bağrında taşımaktadır. Tüm kültürel ve sanatsal yaratımlarda olduğu gibi her ezgisel oluşum da anlam, içerik ve biçim bakımından ait olduğu zamanın ruhunu, hakikatini yansıtır.
Müziğin doğuşu insanlığın doğuşu kadar eskiye dayanır. Müzik nedir sorusuna günümüz itibariyle çok çeşitli yanıtlar verilmektedir. İnsanlık tarihi aslında bir diğer anlamıyla müzik yapma tarihidir de. Bilindiği gibi insanın biyolojik ve kültürel varlığı iki milyon yıl öncesine kadar uzanır. İnsan toplumunun bu iki milyon yıllık süre boyunca geçirdiği evrelere ilişkin günümüzde önemli bulgulara ulaşılmış, konu genel hatlarıyla aydınlatılmış olsa da hala birçok boyutuyla gizemini koruyan bir geçmiş olma özelliğindedir. Bilinen şu ki insanlığın kültürel evrimi bu geçen süre zarfında kırk elli bin yıllık bir süre önce biyolojik evrimi geride bırakan nitelikle bir gelişim seyri izlemiştir. Bu anlamda M.Ö. 40-50 bin yıl öncelerindeki kültürel evrim aşamalarında klan biçiminde toplumsal örgüt ve ilişkiler olduğu, tarihi araştırmalardan ortaya çıkan bir gerçektir. Bu aşamaya ait bulgu olarak üzerinde önemle durulan mağara resimleri vardır. Avcılık ve toplayıcılık kültürünün kalıntıları olarak verimlilik tanrıçalarının resimleri, kemik ve taştan yapılmış kaba araçlar, bizon, geyik, mamut resimleri, ilkel nitelikli ok ve yaylar bulunmuştur. Doğa ile iç içe yaşayan bu klan toplulukların klanın ayakta kalabilmesinin temel koşulu olan yaşamsal ihtiyaçlarını kutsaması o dönemin toplumunun ruh ve zihniyet dünyasının, büyülü, dinsel içeriğinin özünü oluşturmaktadır. İnsanın yeryüzünde geçirdiği tek bir gün bile yaratımsız ve emeksiz değildir. İnsanın doğayla kurduğu ilişkinin özünde yaşamın kutsallığı ve inanç vardır. Ve özünde müzik de insanın doğayla kurduğu bu organik ilişkinin bir ürünüdür. Müziğin kökeni de bu anlamda ilk dinsel form olan animizme, büyüye dayanır ve takip eden süreçte insanlığın geçirdiği tüm kültürel evrim aşamalarını yansıtır.
Aslında simgesel dilin oluşumu öncesi müzikal oluşumun varlığına dair sınırlı da olsa kanıtlar mevcuttur. Müzik hem klanın üyeleri arasındaki iletişimde, hem insanın doğaya yüklediği canlıcılık temelli ruhsal nitelikle kurduğu ilişkide, büyü amaçlı yaptığı ve bolluğun, doğurganlığın, güneşin, ayın kutsandığı dinsel ayinlerde, kısacası yaşamın her alanında mevcuttur. Hayvan seslerini taklit etmekten tutalım, çeşitli araçlarla örneğin ağaç kabuklarından, kemiklerden, hayvan boynuzlarından ses çıkarmaya kadar bir ritim ve ses akışı söz konusudur. Ve bu topluluk halinde yapılan bir eylem olmaktadır. Şu ayrıntıyı da vermeden geçmemek gerekir. İnsan sesi çalgılardan eskiye dayanır ve bu aşamalarda da ilk ezgisel oluşumların aracı insan sesi olma olasılığı yüksektir fakat bu konuda herhangi bulgu olmadığından, müziğin tarihini bugüne ulaşabilmiş kalıntılara bakarak yorumlama, çalgı ve çeşitli aletlere göre gelişim seyrini inceleme de bu konuda sınırlı bir yaklaşımı getirmektedir. Bu anlamda müzik tarihi incelemelerinde ezgisel oluşumun çıkış noktasını insan sesine dayalı olarak sözün vurgusunda gören yani dil ile ilişkisi bağlamında ele alan yaklaşımlar da söz konusudur. Bu konuda bir dilbilimci olan George Thomson: “Dilbilgisi ile müziksel biçimin ilkeleri ortak bir temele dayanır. Bu temel ‘iş’tir. İnsan sesi müzikal niteliğine iş şarkıları sayesinde kavuşmuştur. Nakarat insanın çalışma sırasında zorlanma anlarında çıkardığı ve hiç değiştirmeden tekrarladığı anlaşılmaz bir çığlıktır” derken, müzik ile dil ilişkisine vurgu yapmaktadır.
Kuşkusuz müzik ile bir iletişim ve ifade aracı olarak dil arasında da tüm gerçekliklere has olan diyalektik bir ilişki söz konusudur. Bunun yanında insanın iş ve uğraşlarının da ezgisel oluşum üzerindeki etkisine vurgu yapan bu bakış açısında doğruluk payı var elbette. Kısacası müziğin doğuşuna ilişkin çeşitli teoriler ve kuramlar mevcut olup, özellikle de 19.yüzyıl Batı dünyasında çeşitli yaklaşımlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu görüşler çoğunlukla bilimsel yöntemin pozitivist bakış açısının etkisinde, gerçeği parçalayan, algıyı çarpıtan niteliktedir. Müzik dinden, ayinden, büyüden doğmuştur, müzik sözden yani dilden doğmuştur, müzik işten, çalışmadan, avcılıktan, toplayıcılıktan doğmuştur vs. diye uzatılabilecek ve her biri birbiriyle ilişkili bu gerçeklikleri sanki ayrı birer uzayın parçalarıymışçasına ele alıp kurgusallaştırmak, evrensel tarihe yapılabilecek en büyük kötülüktür ve bunu batı aklı çok büyük bir performansla sergilemektedir.
Bunun yanında ortaya çıkan yeni tarihsel bulgular ve paradigmal düzlemde yaşanan dönüşüm nedeniyle her toplumun kendi özgün gelişim seyrine dayalı, yerel ve evrensellik bağlamında bir müzik tarihi yazımının koşulları da mevcuttur. Fakat bu konuda insanlığın doğuş beşiği olan ve tarihi, toplumsal ve kültürel devrim aşamalarının merkezi ve dolayısıyla müziğin de doğuş mekânı olan Ortadoğu’da bu yönlü arayışlar olmakla birlikte henüz ihtiyacı karşılayacak ve kendi tarihi kültürel değerlerine sahip çıkma anlamında öz dinamiklerine dayalı bir yaklaşım henüz ortaya çıkmamıştır. Yaşamın diğer tüm alanlarında olduğu gibi müzik alanında da Ortadoğu’nun durumunu derya içinde olup da deryayı bilmeyen balığa benzetmek herhalde yerindedir. Kaynak burada, öz burada. Müthiş bir tarihi, kültürel ve sanatsal zenginlikten mürekkep bir mozaik olmasına rağmen, bunu tanımlama, tarihe kaydetme, sahip çıkma konusunda oryantalizmin bile gerisinde seyreden bir duruşla karşı karşıyayız. Alamut gibi bir destansı tarih parçasını bile bir Avrupalının yazmaya girişmesi ve buna benzer binlerce örnek, Ortadoğu gerçeği açısından yaşanan özden kopma ve yabancılaşma durumunun yürek acıtan gerçeğinin ifadesidir. Bu anlamda günümüz Ortadoğu’sunda kendisini bilimci, sanatçı, aydın, araştırmacı, tarihçi gibi sıfatlarla tanımlayanlar, bir Sümer rahibinin dinsel törenleri ve ilahileri tabletlere kaydetme gayretinden ve öngörüsünden yoksundur. Onca değerin, kültürel sanatsal zenginliğin çalınıp, yozlaştırılmasına, kıyımdan geçirilmesine dahi bir duyarlılık göstermekten aciz, tam tersine buna hizmet ettiği ölçüde ilerleme kaydettiğine inandırılmış bir toplumsal gerçeklik ve insan tipi inşa edilmiştir.
Evrenin, Doğanın ve Toplumun Doğasında Müziğin Mayası Var
Müziğin doğuşuna, anlamına ilişkin böyle kısa bir girişle insanlığın yürüyüşünün çocukluk aşamaları sayılabilecek neolitik öncesi klan toplumunda müziğin varlığına dair güçlü veriler mevcut olduğunu ve anlam itibariyle bunun çok daha derinlikli yorum ve araştırmalarla geliştirilmesi gerektiği ortadadır. Bir olguyu tanımlarken çıkış kaynağına dönmek, nedenlerini ve oluşum gerçeğini doğru tanımlamak açısından hayatidir ve müziğin hakikate yakın bir tanımını yapmak da evrenin oluşum gerçeğini anlamakla mümkün olabilecektir. Bu genel tanımlardan bile yola çıkılarak müziğin mayasının evrenin, doğanın ve onun bir parçası olarak toplumun doğasında zaten var olduğunu söyleyebiliriz. Bir ezgisel oluşumun temelinde ritim vardır. Sesten oluşur ezgi, fakat kesintisiz bir ses akışı değildir, esler yani duraklar, boşluklar olmazsa bir müzik eseri çıkamaz ortaya. Aynı zamanda değişken, inişli ve çıkışlıdır bir ezginin yapısı, yükselişler düşüşlerin mekânıdır. Seslerin çeşitlemesine dayanır, tek bir sesten oluşamaz ezgi. Tıpkı evrenin doğanın çeşitliliği gibidir. Evrene has bir bileşiktir müzik. Evrensel akışın, enerjinin, uyumun, uyumsuzluğun, insan tasavvurunda yarattığı düşünce ve duygulanımların sesin, sözün ve insanın eşsiz yaratıcılığının ürünleri olan çalgıların uyumlu birlikteliğine dönüşmesidir.
Aslında ses, söz ve çalgı bir müzikal oluşum açısından yalnızca yapısal bir anlam ifade etmektedir, özünde müzikal oluşum insan ruhunun derinliklerinde, insan doğasının ritminde, insanın özündedir. Çalgı, ses ve söz bunu biçime kavuşturur. Bu anlamda insanlığın ilk gelişim süreçlerinden bu yana insanın varoluşunun önemli bir parçası ve ifade tarzıdır müzik. Geçmişten günümüze ulaşan tüm kalıntılar özünde insanın zihniyet dünyasını ifadeye kavuşturma araçlarıdır. Müzik açısından çalgılar böylesi bir anlam ifade ederken, eski çağların insanlarının sesleri ve ezgileri dönüşüm geçirerek bugüne ulaştığı için, tam olarak örneğin bir klan üyesinin nasıl şarkı söylediğini bilemiyoruz fakat o dönemlerin müzikal tonalitesini ancak müzik aletlerine ve dönüşüm geçirerek günümüze ulaşan ezgilere bakarak yorumlamaya çalışıyoruz.
Daha önce de belirttiğimiz gibi müziksel evrim toplumsal, kültürel evrimle paralel bir gelişme seyri izlemiştir. İnsanlığın neolitik olarak tanımlanan kültürel tarım ve köy devrimi aşamasına geçişle birlikte, müziğin de aynı devrimsel dönüşümü yaşadığını o dönemin kalıntılarına bakarak görmek mümkün. Yerleşikliğe ve üretime dayalı bir yaşam kültürü ve ondan doğan gelişkin bir zihniyet dünyasına koşut olarak, bilim, teknoloji, felsefe, sanat alanlarında yani bir bütün kültürel evrim tarihin hiçbir döneminin tanıklık etmediği düzeyde bir ivme kazanmıştır. Müzik açısından da bu çağ kesiti, Ortadoğu’nun beşiği Mezopotamya’da bir çeşitlenme ve gelişim aşamasıdır. Yaşamın ritminin büyük oranda değiştiği, eskinin salt avcılık ve toplayıcılık esasına dayalı yaşam ritminin yerini tarım ve hayvancılığa dayalı toplumsal örgütlenmeye bıraktığı bu aşamanın müzikal ritim, içerik ve tonaliteyi de belirlemesi kaçınılmaz olmuştur. Ortaya çıkan devrimsel düzeyde dönüşümler, yenilikler aynı zamanda yeni ezgisel oluşumların kaynağıdır.
Çalgı alanında, daha eskilere dayanan vurmalı ve üflemeli çalgıların daha da geliştirildiği, bunun yanında telli çalgıların da ortaya çıktığı bir aşamadır. Daha önceki dönemlerde telli çalgıların varlığına dair herhangi bir kanıt henüz bulunmamıştır. Yaşamın her alanında şiirselliğin ve müziğin olduğu, insan yaratıcılığının en görkemli ürünlerinin ortaya çıktığı ve bulunduğu bu çağ, coğrafya itibariyle Mezopotamya’da yani Kürt toplumsal ve kültürel gelişim mekânında yaşanmıştır. Kürtlüğün kendisini bugüne ulaştıracak denli bir kültürel birikime ve güce sahip olmasını, birebir öznesi olarak katıldığı bu tarihsel aşamaya borçlu olduğu bilinmektedir. Bu anlamda günümüzde Kürt müziği olgusunu, içerisinde bulunduğu durumu olumlu olumsuz tüm yanlarıyla tanımlamak açısından bu dönem diğer tüm konuları anlamak açısından da kilit bir öneme sahiptir.
Eğer bir Kürt müzik tarihi yazılacaksa, Kürtlerin tarihten bu yana yaşanmışlıklarının bilincine varmak şart olmaktadır. Önderlik savunmalarında kültürel bir kimlik olarak Kürtlük olgusunu birçok yönüyle tanımlamış, geçirdiği aşamaları yerel ve evrensel boyutlarıyla ortaya koymuştur. Kürtlük uygarlaşmamış, devletleşmemiş bir toplumsal gerçeklik olarak tarih boyunca uygarlığın tüm baskı ve sömürü uygulamalarının kuşatıcılığına karşın, dünyada eşine ender rastlanan bir tarzda ayakta kalabilmeyi başarmış bir varoluş gerçeğidir. Özünde bu vasfı, ortaya çıkardığı kültürel devrimin gücünden almaktadır. Kürtler egemenlere karşı silahla, ordularla, kalelerle değil daha çok toplumsallığın özü olan kültürel varoluşla direnmişlerdir. Zaten uygarlık da özünde doğal toplumun her türlü zenginliği ve yaratımları üzerinden zora dayalı kendisini örgütleyen bir gerçeklik olarak esasen özgün bir yaratım olmaktan çok yalnızca bir türevdir. Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın tarihin ilk uygarlıklarına da beşiklik ettiği, sürekli olarak savaşların yaşandığı, talana maruz kalmış bir coğrafya olduğu biliniyor. Bu geniş coğrafyada çok sayıda etnik grup, kültürel kimlik tarihten silinip gitmiştir. Hatta kimileri çağlar boyu bir devlet ve uygarlık gücü olarak bu coğrafyada hâkimiyet sağlamasına rağmen -ki Sümerler, Asurlar buna yalnızca birer örnektir- Kürtlerin böylesi bir manzara içerisinde ayakta kalabilmiş olmaları, oluşum gerçeğiyle bağlantılı olup, toplumsal ve kültürel varlığının gücünden ileri gelmektedir. Tabi ki Kürtlük saf haliyle günümüze ulaşmamış, tersine bu tarihsel yolculuk boyunca çok ciddi tahribatlar, dönüşümler, parçalanmalar da yaşamıştır. Kürt coğrafyası aynı zamanda uygarlıkların da geliştiği bir coğrafya olduğundan, Kürt toplumu bu uygarlıklarla sürekli bir çatışma ve ilişki içerisinde olmak durumunda kalmıştır. Fakat bu ilişki, çelişki ve çatışmalar Kürt toplumunda belli oranda bir parçalanma yaratsa da, daha çok kendi kültürel-toplumsal özelliklerinde ısrar temelinde kültürel direniş yönü ağır basan bir duruş sergilenmiştir.
Ortadoğu’da İslamiyet’in gelişimi ve Kürt coğrafyasında yayılma süreci bu anlamda bir dönüm noktası olma özelliğindedir. Kürtlük açısından ilk ciddi işbirlikçi duruş ve sınıflaşma bu dönemde gelişme göstermiş ve giderek Araplaşan bir işbirlikçi Kürt eliti çıkmıştır ortaya. Fakat ortaya çıkan bu duruma karşı, işgal ve istilalarla ciddi düzeyde bir kültürel dönüşümü yaşasa da, kendi kültürel varlığından aldığı güçle ayakta kalabilmiştir.
Kürt toplumsallığı ve kültürü açısından tarihin en büyük yıkıcı gelişmesi kapitalizmle birlikte ortaya çıkan ulus devlet aşamasıdır. Son iki yüzyıllık kapitalist modernite sistemi ve ulus devlet uygulamaları bir tarihsel toplumsal gerçeklik olarak Kürt varlığını bile tartışmalık bir konuma getirdiğini ve adeta bir ruhsal travmaya sürüklediği gerçeğini hepimiz biliyoruz. Son yüz yıllık ulus devlet uygulamalarıyla Kürt varlığına dönük korkunç soykırım uygulamasının en ağırı T.C. somutunda yaşanırken, diğer tüm Kürdistan parçaları açısından da kendi olmaktan çıkarılmaya kodlanmış, adeta tüm zihniyet ve ruhsal dünyası felce uğratılmış bir Kürtlük söz konusu olmuştur. Kürdistan’da zihniyet ve ruhsal dünyayı altüst eden bu uygulamalar, Kürt toplumsal gelişim seyrine tarihte eşine ender rastlanan bir biçimde darbe vurmuştur.
“Kürtlerin durumu kültürel soykırımın en çarpıcı ve trajik örneğini temsil eder. Kürt halkı hâkim ulus-devletlerce tüm maddi ve manevi kültürel değerleri üzerine kurulu çarmıh mekanizmasında inim inim inletilirken, başta emek değerleri olmak üzere tüm toplumsal birikimleri, yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynakları açık bir talana uğratılır; geri kalanı da imhaya terk edilir, işsiz bırakılır, çürütülür; çirkin kılınarak yaşanmaz, yüzüne bakılmaz duruma getirilir. Zaman zaman fiziki soykırımlara da varan Kürt kültürel soykırımı belki de kapitalist modernitenin gerçekliğini tüm çıplaklığıyla gösteren en çarpıcı ve trajik örneklerin başında gelmektedir.”
Kürt toplumu açısından bu aşama tüm kültürel değerlerinin, anlam dünyasının dağılmayla yüzyüze kaldığı bir aşamadır ve ulus devletin sistemli bir biçimde geliştirdiği soykırım politikası yaşamın her alanını adeta felce uğratmıştır. Diliyle ve varlığının tüm unsurlarıyla inkâra uğrama yanında, tüm anlam dünyası talan edilmiştir. Bu talan en çarpıcı biçimiyle Kürtlüğün kendi hafızasını bugüne ulaştırmada en çok başvurduğu bir sanatsal ifade biçimi olan müzik alanında gerçekleşmiştir. Kurgusal bir biçimde yaratılmaya çalışılan bir yapay Türklük uğruna, bölgenin tüm maddi, manevi, tüm tarihi, kültürel, sanatsal değerleri üzerine bir ipotek konulmuştur, her şey bu inşa edilen ulusun hizmetine koşulmuştur.
Konumuz gereği müzik alanında geliştirilen uygulamalara değinmek önemlidir. TC’nin kültür kırım politikasının özünü anlamak açısından 1925’te geliştirilen Şark Islahat Planı kapsamında hazırlanan bir gizli belgede yer alan şu cümleler olayın ne denli sistemli ve planlı olduğunu kanıtlar niteliktedir. Söz konusu genelgenin 12. maddesinde “…kıyafetin, şarkıların, oyunların, düğün ve toplum gelenek ve göreneklerinin de milliyet duygularını daima uyanık tutan ve toplumları geçmişlerine bağlayan bağlar olduğu unutulmamalı. Bu nedenle lehçeyle birlikte bu gibi aykırı gelenekleri de fena ve zararlı görmek ve özellikle kötü göstermek (…) özetle dillerini adetlerini Türk yapmak… Önemli bir görevdir” biçimindeki ifadeler hiçbir ahlaki ve vicdani değer yargısı taşımayan buz gibi kapitalist modernite aklının ürünüdür.
Bu çağ binlerce yıllık kadim bir toplum olarak Kürtler açısından asla unutulmayacak, hafızalara adeta kazınırcasına geliştirilen sömürü uygulamalarının zirve yaptığı bir çağdır. Kürdistan’ın dört bir yanında Kürt halkının hüsranla biten isyanlarının çağıdır. Bu dönemde Kürt müziğine ait ne varsa, başta da Kürt geleneksel müzik repertuarı, başta TRT olmak üzere, devlet konservatuarları yoluyla gasp edilmiş, bine yakın Kürtçe şarkıya Türkçe söz yazılarak kendi tarihsel ve kültürel birikimleriymiş gibi yansıtılmış ve piyasaya sürülmüştür. Ve işin en trajik yanı da bunun öncülüğünü yapanların da bir kesim Kürt (ne kadar Kürt denilebilirse tabi) müzisyen, besteci, yazar vb. kişiler olmasıdır. Burada ismini sayamayacağımız denli çok sayıda kişi kendi katlini gerçekleştiren bir rejime uşaklık etmede, binlerce yıldan bugüne süzülüp gelen değerlerini peşkeş çekmede adeta birbiriyle yarışırcasına ciddi bir performans sergilemişlerdir. 20. yüzyılda Kürtlüğe dair tüm değerlerde olduğu gibi Kürt müziği de bu biçimde tahrip edilmiş, ciddi yaralar almıştır. TC somutunda yaşanan tekçi, soykırımcı zihniyet ekseninde bir Türk ulusu yaratma anlayışı, müzik alanında da millileştirme, tek tipleştirme faaliyetleriyle somutluk kazanmıştır. O dönemde türküleştirilen Kürt ezgileri sayılamayacak denli çoktur.
Kürt Müziği Kürt Toplumunun Hafızasıdır
Bu dönem devlete bu konuda hizmette kusur etmeyen kesimler dışında bir de sürgün edilen, kendi müziğini icra etmek amaçlı TC’ye oranla daha esnek yapılı devletlere göç eden dengbej ve sanatçılar dönemidir. Yani Kürt müziğinin sürgünlük çağıdır. O dönemde Bağdat, Erivan ve Tahran radyoları sınırlı da olsa Kürt müziğinin icrası ve sesini duyurma konusunda önemli bir rol oynamıştır. Bu radyolarda çalışan Kürt müzisyenlerden birkaçı belli bir politik duruş temelinde ürünler verme çabasında olurken, ağırlıklı kısmı geçmişten bu yana tüm canlılığıyla varlığını bugüne taşımış geleneksel Kürt müziği ve destanlarının icrasında büyük oranda rol sahibidirler. Ayşe Şan, Meryemxan buna yalnızca birer örnektir. O dönemin Kürdistan gerçekliği ve özgürlük özlemleri de ortaya çıkan eserlerde göze çarpmaktadır. Bunun öncülüğünü özellikle Tahsin Taha, M.Arif Cizrawi gibi sanatçılar yapmıştır. Tüm inkâr ve imha çabalarına rağmen bir kesim Kürt sanatçı önemli çalışmalar yapmış ve Kürt müziği açısından belli bir belge-arşiv çıkmıştır ortaya.
Aynı süreçte TC devletinin henüz girmediği alanlarda, köylerde, medreselerde sözlü Kürt edebiyatı ve müziği de sürdürülmekteydi. Cumhuriyetin kuruluşundan 1965 yılına kadar Kürt müziğine dair herhangi bir eserin Türkiye topraklarında kaydı söz konusu bile değildir. Dışarıda yapılan kayıtlar gizli bir şekilde kuzey Kürdistan’a getirilse de bu eserlere sınırlı bir kesim tarafından ulaşma imkânı olmuştur. Kürdistan’ın diğer parçaları açısından da bu konuda kısıtlayıcı yaklaşımlar olsa da Kürt müziğinde belli bir gelişme imkânı TC’ye oranla daha fazladır. Fakat bu parçalar açısından özellikle de şehir eksenli gelişen müzik çalışmaları verili hâkim ulus devlet kültürünün etkilerini yaşamaktadır. Bu konuda Suriye, Irak ve İran devletlerinin yaklaşımları bilinmektedir. Kürt müziğinin esas olarak orijinal ve otantikliğini koruduğu mekânlar, bugüne dek varlığını kırsala dayalı bir yaşam temelinde sürdüren Kürt toplumunun öz yaşam mekânları olan köylerdir. Binyıllardır müziğin yaşamında adeta başat rol oynadığı, yaşamının her alanı şiirsel ve ezgiyle yaşayan, halaya duran bu halk sesi kısılmış olsa da türkü söylemekten ve acılarını bu yolla dillendirmekten asla vazgeçmemiştir.
Kürtlük her dönem olduğu gibi bu çağda da direniş potansiyelini kendinde barındırdığından, tüm bu soykırım uygulamaları karşısında direnme odakları üretecek güce sahip bir kültür olduğunu kanıtlama gücündedir. Çünkü Kürtlük anlam, öz ve zihniyet itibariyle direnmeyi yaşam bilmiş bir varoluş biçimidir. Bu direnme odağının çağımızdaki son ve en görkemli temsili olan PKK bu coğrafyada çıkış yapmış bir hareket olarak tamamen Kürt kültüründeki direniş özünün temsili olmaktadır. PKK’nin çıkışıyla birlikte ortaya çıkan mücadele gerçeği Kürt toplumu açısından ciddi bir toplumsal dönüşüm ve yeni bir anlam dünyası yaratma işleviyle yaşamın tüm alanlarında bir canlanmayı beraberinde getirmiştir. Konumuz itibariyle Kürt müziği açısından çok ayrıntılı ve çok yönlü ele alınıp değerlendirilmesi gereken ve halen de güncelliğini koruyan bir gelişme olma itibariyle içerisinden geçtiğimiz bir dönüşüm süreci olma özelliğindedir. Kürt müziğinin tarihte ilk defa bu düzeyde politik içerik kazandığı bir süreç PKK ile birlikte yaşanan süreçtir. Adeta tüm alanlarda bir patlama düzeyinde etkisi yansıyan bu devrimsel çıkış kültür sanat sahasında en fazla da müzik alanında ifadesini bulmaktadır.
Sonuç olarak geçirdiği tüm tarihsel aşamalar içerisinde, Kürt müziği yaşamın bütün izlerini taşır. Neolitik toplumun doğayla kurduğu organik ilişkilerden doğan zihniyet ve bundan kaynağını alan direnme geleneğiyle geçmişten günümüze özünü koruyarak, dönüşerek ulaşmayı başarmış Kürt müziği Kürt toplumunun hafızası ve kimliğinin başat unsurlarından biridir. Kürt dilini, sözlü kültür geleneğini, bir bütün geçmişini bugüne taşıma anlamında başat rol oynamıştır.
KAYNAKÇA
Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü-ABDULLAH ÖCALAN
Kürt Müziği Ve Dansları-MEHMET BAYRAK
Dünya Müzik Tarihi-AHMET SAY
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
