KOMÜNAL DEĞERLERİN KUTSALLIĞINI UYGARLIK TERAZİSİ TARTAMAZ-1
17 Gulan 2013 În
Uygarlık temsilcileri komünal kelimesini sözlüklere koyamayacak kadar korkuyor. Paylaşmaktan, vermekten, birliktelikten, insan varlığından, çoğalan insan sesinden, rüzgârın ve suyun sesinden ve daha birçok şeyden korkuyorlar

Hayal ile hakikat arasındaki ince çizgidedir Kürdistan. Kürdistan’ın konumu, onun varlığını da oluşturan, tarihin tüm zamanlarının yanı sıra bugün de varlığın unsurlarını koşullayan gerçeğe işaret eder. Kutsal kitapların sözünü ettiği cennetin Kürdistan’ı anlattığı söylenir. Anlatılan cennet, kiminde Göbeklitepe olur peygamberler diyarını anlatır, kiminde Fırat ve Dicle arasına yerleşir, başakların rüzgârla buluşmasında kendini bulur. Kimi zaman da Van Gölü kıyılarına kuruluverir insanların cenneti. Ve kendi karşıtını oluşturmakta gecikmez. Aynı coğrafyada doğar cehennem. Cehennem denen yer de, Âdem ile Havva’nın tanrıların gazabına uğradıkları zamanda atıldıkları ve insan yaşamını başlatacakları varoluş mekânıdır. Kendi yaşam alanlarında yedikleri yasak meyve insanların cennet mekânını bir hayal olmaktan çıkarmış, tanrıların adına cehennem dedikleri bir hakikate dönüştürmüştür. Oysa hakikat yaşamın kendisidir. Ve yaşam, tüm karşıt inşalara rağmen uzun yıllar arayış olarak hayal ile hakikati buluşturmayı başarmıştır.
Coğrafyamızın hayalden doğan bu hakikati uzun yıllar sonra yeniden hayal kılınacak, hatta öylesine uzak kılınacak ki, aynı mekânda betonlanacak ve hayalinin dahi varolması bir dayanılmazlık eşiği olarak öğretilecektir cennet insanlarına. Tabi o coğrafyanın insanları da, insan yaşamını nasıl varettilerse, mevcut sınırları yıkarak hayal etmenin sınırsızlığını bir kez daha yeniçağların tanrılarına gösterecek ve kendi hayallerinden yeni ve anlamı yücelen bir hakikat yaratacaklardır. Zümrüd-ü Anka tam da bunu haber vermektedir.
Cennet ile cehennemin aynı mekân olması, uygarlıklarla güncellenerek sürse de bizleri yaşatanın, özgürlük hayalleri kurabilme gücü ve bu hayallerimizi hakikate dönüştürme cesareti gösterebilme olduğunu az çok öğrendik. Öğrenmeler tarihle mümkün olmakta. Kürdistan’ın, tufan öyküsünü doğuran ana olduğunu, Nemrutlara başkaldıran İbrahimlerin yurdu olduğunu, ozanların, peygamberlerin, hepsinden önce de tanrıçaların has bahçesi olduğunu öğrendik. Tarihin ana akışının demokratik uygarlık akışı olduğunu bilmek Kürdistan tarihi üzerine daha fazla araştırma yapmamızı, kalp gözümüzle görmeye çalışmamızı ve öğrendiklerimizi paylaşarak çoğaltabileceğimizi bize söylemektedir.
Kürt varlığına tanım olan, Kürt varlığıyla özdeşleşen kimi özellikler, Kürt diyalektiğini oluşturarak olmazsa olmaz kabilinden bir yer edindiklerinden dolayı önem arzetmektedir. Bugün Kürt deyince hala dağlılık, devletsizlik, yüksek sesle konuşma, diliyle olduğu kadar bedeniyle, yüzüyle, mimikleriyle, amiyane tabirle elini kolunu sallayarak konuşma, hayvanlara yakınlık, toprağa ve anaya bağlılık başta olmak üzere birçok özellik belirmektedir hafızalarda. Bunlar algının uygarlıkla ilişkisine göre tahakkümcü zihniyetle, oryantalist bakış açısıyla belirlenmiş bir yöne doğru eğilim gösterse de, nihayetinde köken itibariyle Kürt diyalektiğini oluşturan gerçeklikler olmaktadır. Kürtlük diyebileceğimiz bir form varsa, onun kapsamına giren değerler de toplumsallığın ürünü olarak şekillenen, toplumun varlık gerekçesi olan ve yaşamın herhangi bir alandaki tamamlanışı diyebileceğimiz öğeler anlamındadır. Kürdistan toplum gerçekliğindeki bu farklılıklar, özellikle devletsiz olma olgusu Kürt gerçeğindeki komünal demokratik değerlerin sağlamlığından, derinlere kök salmasından, dağ zirvelerindeki kayalıklarda evrene tutunmayı başarmasından ve varlığın koşulu haline gelmiş olmasından kaynağını almaktadır.
Uygarlık temsilcileri komünal kelimesini sözlüklere koyamayacak kadar korkuyor. Paylaşmaktan, vermekten, birliktelikten, insan varlığından, çoğalan insan sesinden, rüzgârın ve suyun sesinden ve daha birçok şeyden korkuyorlar. Her şeyi parçalayarak ve mülk nesnesi haline getirerek, yalnızlaşarak, topraktan, rüzgârdan ve sudan soyutlanarak ve yaşamın her alanında izole edilmiş yaşam biçimlerini ideal olarak göstererek kendi kimliğini ortaya koyuyor uygarlık. Egemenlerin bunca korktuğu komünal kelimesi Kürt kültürünün temeli olacak kadar yaşamının içine yerleşmiş, dahası Kürt yaşamını varetmiştir.
Kürt kimliği, yaşam tarzı, üretimi, ilişkileri, paylaşımı, ahlak değerleri, ruhsal şekillenmesi, folkloru, müziği, damak zevki ya da giyim tarzındaki renklilikle birlikte bir bütün Kürt gerçeğinin form kazanması işte bu coğrafyada biçimlenmiştir. Kürt kültürel öğelerinin, geleneksel giyim tarzının, yemek kültürünün, konuşma tarzının ya da diğer birçok yaşam biçiminin uygarlık zehriyle yıkanmış olanlarca alay konusu olması, bu saydığımız özelliklerin kesinlikle merkezi uygarlık dışı olmasından, bununla birlikte hakim uygarlığın da bu kültürel öğeleri yok edememesinden kaynağını almaktadır. Yine uygarlığa bulaşanlardaki ucubelik, çarpıklık da bu uyuşmazlıktan gelmektedir. Kürdistan coğrafyasının ruhuna, Kürt varlığının oluşum zamanına, o zamanın ruhuna işlenmiş olan bu özellikler kimlik olarak şekillenmiş, çağlara göre kimi değişimler göstererek gelmişlerdir bugüne. Tabi ki her değişim gelişme yönünde olmadığından tarihin birçok evresinde kimlik değerlerinin Kürt toplumsallığına karşı bir silah olarak kullanıldığı da olmuştur. Günümüzü anlamlandırmak için Önderliğimizin temel perspektifi olan yüzünü geleneğe dönme eylemini, bu konuda esas almak anlamı oluşturmak için temel şarttır.
Dünya tarihi Kürtleri yazmaz. Çoğu tarih anlatımları Kürt entitesini dahi yazmazken, kültürlerini ve tarihe iz bırakan yaşam formlarını söz konusu dahi etmezler. Egemen ulus devletler kültürlerini çalarak kendilerine mal etmekle birlikte, yok saydıkları bir hakikatin varlığını inkâr için harcarlar enerjilerini. Kürt varlığı nedir, nasıl oluşmuştur? Kürtler neden bunca sorunlu bir entiteyi yaşamaktadır? Tarihsel toplum olarak varlığı tüm çabalara rağmen inkâr edilemeyen bir halk olan Kürtler, nasıl bugüne kadar yok olmaktan kurtulabilmişlerdir? İmparatorlukların, devletlerin, kıta egemenlerinin ardı arkasına devrilip cansız bir anlatıya dönüştükleri dünya tarihinde, Kürtler nasıl oldu da 19.yüzyıla kadar bunca canlı bir şekilde varlıklarını sürdürebildiler? Kültürlerini kurumsallaştırarak entitelerini daha akışkan bir hale getirmedikleri ve çoğunda kendi toplum bireyleri dahi kendi kültürünü yaşayamayacak kadar soykırım ve asimilasyona tabi tutuldukları halde, neden yok olmadılar? Kürtlerin temel yaşayış formu olan komünal düzen sorularımıza cevap vermektedir.
“Topluma ilişkin belirtilmesi gereken en temel bir olgu, milyonlarca yıl yaşadıkları ilkel klan ve kabilelerin komünal düzenidir. Demokrasinin en ilkel halini bu komünal düzende bulabiliriz. Nasıl devlet uygarlığın çekirdeği ise, ilkel komünal düzen de demokratik uygarlığın çekirdeğidir. Tek başına bu olgu bile demokratik tabanın ne denli güçlü olduğunu açıklar. Yazılı tarih hep devlet uygarlıklarından bahseder. Toplumların milyonlarca yıllık komünal düzenlerde nasıl yaşadıkları, işlerini nasıl çevirdikleri bu tarihin kapsamına girmez. Hâlbuki asıl tarihin bu olması gerekir. Çünkü insan türünün hem zaman hem de mekân bakımından uzun süre kapsamında ve geniş çevrelerde yaşadıkları komünal yaşam toplumun kendisini ifade eder. Asıl toplum budur. Devlet ve uygarlık ise çok sonra gelir ve yapaydır. Asıl toplumun üzerine konmuş bir nevi gereksiz süs püs ağırlıklarıdır. Onlar olmadan da toplum gelişmesini sürdürürdü. Nitekim sürdürmüştür. Ama çarpık, kanlı ve sömürülü bir sürdürülüşe mahkûm edilmiştir.” 1
Kürt orijini denildiğinde Hurri, Guti, Nairi, Mitanniler gibi, bölgedeki birçok kültürel topluluk akla gelmekte, bu toplulukların Sümerler tarafından yapılan adlandırması Kurti olmaktadır. Kurti kelimesi yüksek yerlerde yaşayan insanlar anlamındadır. Gariptir ki, bugünkü Kurmanci lehçesinde kur kelimesi, yüksekliği değil de tersi bir şekilde derinliği anlatır. Kim bilir belki de gerçekte garip olan Sümerlerin adlandırmasıdır ve her şeyi göksel ele aldıklarından göğe doğru bir derinliği yükseklik olarak adlandırmışlardır. Luwiler bu topluluğu Gondvana olarak adlandırmaktadır. Köylerde, köyler halinde yaşayan topluluklar anlamına gelen Gondvana bir anlamda birbirinden bağımsız yerleşen ve yaşamını idame ettirirken birbiriyle simbiyotik ilişki içinde olan küçük yerleşim yerlerini anlatmaktadır. Sonuç itibariyle Kürtler yüksek yerlerde yaşayan insanlardır. Yüksek dağ zirveleri Kürtlerin yaşayışlarını, üretimlerini, doğayla ilişkilerini, oyunlarını, giyimlerini, yemeklerini, sevilerini ve öfkelerini, bir bütün toplumsal kültürlerini hatta bedensel özelliklerini dahi belirlemiştir.
Adlandırmaların işaret ettiği şey Kürtlük değerlerinin dağla birlikte örülmüş olduğu gerçeğidir. Karadeniz insanı denizle, balıkla bütünleşmiş, hatta oyunları dahi balıkları andıran mizansenlerle örülmüştür. Akdeniz insanlarının oyunları bölgedeki florayı yansıtır. Hareketler incitmeyecek yumuşaklıktadır. Arap deyince çöl, çölün sonsuzluğu ve kavurucu yaz sıcağı, kum fırtınaları, deve ya da diğer Arabî kültür unsurları canlanıverir zihinlerde. Buna benzer bir yöntem uygulandığında Kürt insanı deyince dağın akla geldiği aşikârdır. Dağların dorukları, sert geçen kışlar, dağ rüzgârları, tarım ve hayvancılık kültürü, Kürtlerin karakterini, kültürünü, hatta mizacını oluşturmuştur. Özellikle Türk hegemonik zihniyeti dağlı söylemiyle barbar, vahşi ya da ilkel anlamlar yükleyerek tanımlamış olsalar da, gerçek şudur ki, Kürt dağsız olmaz. Tabi ki coğrafyanın insan varlığını ortaya çıkaran ve varlığın nasıllığını belirleyen yanı da önem taşımaktadır. Kürtler, en büyük barbar uygarlık saldırıları karşısında dağlara sığınarak kendilerini korumuşlardır. Bundan dolayı da dağların koruyuculuğuna hiçbir zaman vefasızlık da etmeyeceklerdir. Kürdistan tarihi boyunca yaşanan gelişmelerdeki dağ diyalektiğinin önemine rağmen egemen ulus devlet zihniyetiyle unutturulmaya, hatta inkâr edilmeye, utanılır hale getirilmeye çalışılan birçok değer gibi dağlı halk olma gerçeği de çağdaş Kürt hareketi olan PKK ile yeniden sahiplenilen, korunan ve utanılmayan bir toplum değeri haline gelmiş, algılar değişmiştir.
Bir insanı tanıtırken onun çocukluğundan başlanır. Kürt gerçeğini tanıtırken de dünya insanlığının çocukluğu olan neolitikten başlamak abes değildir. Proto Kürt grupların yaşam öğelerinin bugüne kadar taşınmış olması, bugün Kürt kültürel gerçekliğinde ifade bulması bu değerlerin “kabilenin görkemli çağı” olan neolitikteki tanrıça kültürüyle yasalaştığını ve yaşamın vazgeçilmezlikleri arasında yer edindiğini göstermektedir. Kürt gerçeği evrensel tarihin çıkış kaynağı olan Ortadoğu’nun merkezinde yer alan coğrafyası itibariyle evrensel tarihi, toplumsallığı oluşturan temel esasları kendi oluşum diyalektiğine işlemiştir. Kürt toplumunun mevcut yaşam seyrine baktığımızda, kapitalist modernitede var olamayan, yer almayan, meta aracı haline gelmeyen ve pazar konusu olmayan yaşam öğelerinin, komünal demokratik yaşamın silinmeyen izleri olduğunu ve değerlerin toplumsallığın vazgeçilmezleri olarak yaşamın içinde yer almaya devam ettiklerini görürüz. Yine demokratik uygarlık değerlerinin hegemonik uygarlık yılları boyunca yaşadığı direnişlerin bu değerler üzerindeki etkileri de anlaşılmak durumundadır. Yaşanan değişimler, farklı adlandırmalar, kimi zaman gizlemeler ya da farklı kabul edilebilir kodlarla yaşamaya devam etmeler bir bütün olarak direnişin farklı formları olmaktadır. Bir şekilde direnerek bugüne gelen demokratik komünal değerler özü itibariyle ahlaki politik toplumun yok edilemeyeceğinin keskin kanıtıdır. Komünal yaşam özgürlük-kölelik, ezen-ezilen, karı-koca, mülkiyet, tel örgüler gibi adlandırmaları barındırmaz. Bu sınıfları oluşturacak bir parçalanma yaşanmadığı, insan zihnine zincir vurulmadığı ve insanların henüz ikilemli düşünme tuzağına düşmediği zamanlar komünal yaşamın toplumsallıkları belirlediği zamanlardır.
Kürdistan’da Ana, Komünal Değerlerin de Anasıdır
Komünal, demokratik, ahlaki değerler diye kısaca adlandırabileceğimiz toplum değerleri ana kadın kültürü etrafında oluşturulan yaşam tarzının kimlik haline dönüştürülmesidir. Ana kadının yarattığı toplumsallık sistemlileşerek tanrıça kültürünü oluşturmuş ve neolitik dönemin kimliği haline gelmiştir. Kürtler, yaşamanın biraradalıkla mümkün olduğunu en iyi bilen, bunu ruhlarının derinliklerinde hisseden bir halktır. Kürt müziğindeki karşılıklı ya da birine hitaben söylenen şarkılar toplumun vazgeçilmezi olan birlikteliğin kanıtlarından biridir. Yine halaylar birlikteliğin hatta sıkı sıkı sarılmanın, birbirine tutunmanın güzel bir örneğidir. Bir topluluk içinde varolma, bir toplulukla kendi varlığını gerçek kılma durumu Kürtlerin ilk oluşum diyalektiğiyle bağlantılıdır. Tek başına olmak ölümle özdeştir.
Kürdistan doğal yaşam tarzının her ayrıntısına baktığımızda geniş aileyle, aşiretle, dağ başındaki çobanın kısa sürelerle de olsa hayvanlarıyla birliktelik yaşadığını hepimiz biliriz. En sevdikleri insan isimlerini çocuklarına verdikleri gibi koyunlarına ya da diğer hayvanlarına verdiklerini, her bir hayvanı tek tek tanıyarak onlara yüreklerinde bir canlının hak ettiği yeri ayırmasını bildiklerini duymak bizleri şaşırtmaz. Aslında burada şöyle bir gerçek karşımıza çıkıyor: Komünaliteyi ve demokrasiyi derinliğine yaşayan topluluklarda ekolojik bilinç de doğalında gelişkin oluyor. İnsanları derinden sevenlerde insanın birlikte yaşadığı ve yaşamın oluşmasına katkı sunan her şeye yönelik bir sevgi oluşuyor.
Kürtlerin yaşamı tam da bu belirlemelere göredir. Annesine seslendiği hitapla ona süt veren, onu besleyen ve yaşatan ineğine seslenen Kürt kadınını küçümsemek, geri ya da ilkel bulmak, ilk oluşum değerinden, özünden, bizi vareden evren gerçeğinin bütünselliğinden kopmaktır. Kürdistan’da gudea denilen kutsallığı-gıdayı yaratan ve evin geçimini sağlayan ineğe “dayika min” diyen bir ana görmek bu nedenle bizi şaşırtmamalı. İnsan ile hayvan arasındaki bütünselliğin, yaşamı vareden birlikteliğin kopması, bir süre sonra insanla insan arasındaki bütünselliğin de kopmasını getirmiştir. Doğayı sömüren insanın insanları sömürmemesi düşünülemez. Çünkü ikilemlerin temelinde tüm canlı öğeleri canlı-cansız, güçlü-zayıf, alt-üst olarak parçalamak vardır. Bundan dolayı temel toplum paradigmasının temel bileşenlerinden biri ekolojidir.
Birliktelikteki canlıcılık anlayışını insan merkezli ele almamak, Kürt kimliğinin oluşum karakterinde vardır. Toplumsallık kadar evrendeki canlıların yaşamlarına, onlara sunduğu ürünlere değer verme ve onlara bu anlamıyla saygı duyma, koruma kollama yaklaşımı esastır. Bunun yaşamsal olduğunu, ilgili olan herkes az çok bilir. Yine Kürdistan’da yaygın olarak görülen evlere bazı yiyecekler ya da ağaç, taş ya da benzer bir şeyler asmak, yanında bu tür şeyler taşımak onların taşıdığına inanılan ruh ile ilgili derin bir inanışın izleridir. Animizmin günümüze yansıması uğur getirir söylemine dönüşmüş de olsa, evrenin canlılarından medet ummak, kapitalist modernitenin araçlarından medet ummaktan daha anlam yüklüdür.
Yine aynı anlayışla ağaçlara, bitkilere ve diğer evren parçalarına yaklaşmak kök hücreyi oluşturan gerçeklerdendir. Meyve ağaçlarının kutsal olması, dileklerin ağaçlara ya da yüksek dağlara söylenmesi, toprağa kaynar su dökülmemesi, kirleten ve öldüren maddelerin karıştırılmaması da hala varlığını koruyan neolitik kültür emareleridir. Meyve ağaçlarından kesilen parçaların küçük çocukların omuzlarına takılması, ağaçlardaki canlılığın, renkliliğin ve doğayla barışık ilişkinin çocuğa geçmesi, çocuğu yaşatması onu verimli kılması niyetiyle yapılan bir kültürel edimdir. Yine toplumda insanlar en güzel benzetmeleri ağaçlar ya da diğer doğal unsurlar vesilesiyle yaparlar. “Bejn sipîndarê,bejn çinarê, şitla rihanê, ruheyvê, çav zeytûnê, çav xezalê” gibi uzayıp giden övgüler ancak doğayla anlam bulan insan güzelliğine vurgu yapmaktadır. Estetik anlayışın doğayla oluşması yine neolitiğin canlıcı kültürünün izlerini taşımaktadır.
Kültürleri tanımanın, ne kadar doğayla birlikte yaşadıklarını ve en çok sevilen şeylerin neler olduğunu öğrenmenin bir yolu da o kültürlerdeki adlandırmalara bakmaktır. Kürtler doğal oluşumlara verdikleri isimleri kendi toplum bireylerine vermeleri bakımından bugün hala en fazla doğal topluma yakın olan bir toplum olma konumunu sürdürmektedirler. Bugün bizlere Oturanboğa isminin komik gelmesiyle, Türklere Kürtçedeki birçok ismin komik gelmesi aynı uygarlık hastalığının sonucudur. Kürt isimlerinin doğayla ilişkisinin henüz kopmamış olması, aslında yeni Kürt hareketiyle birlikte yeniden canlanması da bir anlamda kültürel öze dönüştür. Çiya, (Kürtçe dağ sözcüğü kadar tüm dağ isimleri hemen hemen insan ismi olabilmektedir), Newal, Kanî, Zozan, Baran, Bihar, Havîn, Pelşîn, Ruheyv, Ronî, Xazal, Kevok, Reyhan, Sêvê… Bu uzayıp giden isim silsilesini daha da uzatmak mümkün. Çünkü Kürdistanlı kadınların en çok tercih edip çocuklarına verdikleri isimler doğaya dair olanlardır. Tabi ki bu isimler genelde kız çocuklarına verilmektedir. Doğanın dişilliğinin, neolitiğin ana kadın kültürünün tüm uygarlık saldırılarına rağmen büyük bir inatla sürdüğünü görmemek mümkün değildir.
Uygarlık Zehrini İçmiş Olanlar, Toprağa Dokunduğunda Kirlendiğini Düşünür
İçinde adaleti, birlikteliğin anlamını, simbiyotik yaşamın önemini, kendini korumayı ve yaşam için gereken tüm ihtiyaçları barındıran komünal-demokratik değerler tarım devrimiyle ortaya çıkmışlardır. Tarım devriminin Kürtlerde yarattığı toplumsal bellek çok güçlüdür. Toprakla ilişkiler boyutunda öğreticiliği tartışılmaz olan tarım devriminin ortaya çıkardığı kültür, toplumların kök hücresi olacak kadar evrenselleşmiştir. Bu kültür, üretimin, birlikte (kutsal olan-kauta-gudea-gıda) yaratmanın tanrısallık olduğunu, tanrılar bahşetmeyi öğrenmeden önce ürünleri dağıtmanın varolduğunu göstermiştir. Toprak, dağıtılanların çoğalacağını söylemektedir, ki kendisi tam da öyle yapmaktadır. Ve bunu öğrenen Kürt insanı, dağıtımı çoğalmanın ve yaşamı yaratmanın bir şartı bilmekte ve kutsamaktadır. Toprağı kirli görmez, kirletmez ve kimsenin toprağı mecburi olmayan durumlarda kirletmesine, incitmesine izin vermez. Değerini bildikçe ve yaşamını ona göre kültürleştirdikçe toprağın da ona sahip çıkacağını, darda koymayacağını bilir. Toprak da onu kirletmez. Uygarlık zehriyle şerbetlenen insan ise toprak değdiğinde kirlendiğini düşünür. Kendini kirli hisseder. Ta ki o zehri kusmayana kadar da bu kirlilik hissinden kurtulamaz.
Uygarlığın ortaya çıkışıyla birlikte ortaya çıkan terazinin, ürünlerin bereketini ve tadını yok ettiğine inanılması da anlamlıdır. Tad anlamdır. Bitkiler anlamla olgunlaşmakta ve tad oluşmaktadır. Anlamsızlık oluştuğunda en güzel yemeğin insanlara tadsız gelmesi bundandır. Ölçmek, tartmak bir sınır koymaktır. Benzer bir söz vardır bugün söylenen: Sayarsan bereketi kaçar. Bu söz komünal, paylaşımcı, hesapsız, parçalamayan ve dağıtımı esas alan zihniyetin ürünüdür. Teraziye giren ve ölçülmeye çalışılan ürünlerin bereketi tükenmektedir. Çünkü karşılıklılık anlayışının derinleştiği, armağan kültürünü yok ettiği ve insanları açgözlü ve hesapçı yaptığı için anlam-tad azalmaktadır. Sınırları çoğaltmakta ve anlamı azaltmaktadır. Her ölçme bir sınırdır. Ve terazilerle olan ölçümler, her ne kadar adalet sembolü gibi görünse de uygarlığın öldürdüğü bir canı kendi ilaçlarıyla tedavi etmeye çalışmasına benzemektedir. Hele hele mevcut hukuk devleti saplantısının insanları yok olma derecesine getirdiği, devletin var olmasıyla, insan varlığına ölümcül tehditlerini sürdürdüğü bilinmektedir.
Bu gerçeğe rağmen, toplumsal sorunların devlet kurumlarınca çözümü namına çözümsüzlük derinleştirilmekte ve toplum bu kurumlarca narkozlanmaktadır. Oysa komünal toplumlar kendi sorunlarını kendileri çözerler. Adaleti terazisiz gerçekleştirebilecek bir toplumsal yaşam anlayışına sahiptirler. Yaşanan sorunları tahlil etmeyi en iyi bilecek olan, o sorunu yaşayan toplumun kendisidir. Ve doğru tahlili yapanlar da doğru çözümler getirebilecek olanlardır. Bu anlamıyla Kürdistan’da uzun yıllar uygulanagelen rîsipiyan adı verilen yaşlılar meclisi ya da toplumun ileri gelenleri, kanaat önderlerinin ya da toplumsal deneyimi olanların sorunların çözümünde belirleyici olması, toplumun sorunlarına bu kişi ya da kurumlar aracılığıyla çözüm araması komünal yaşamın tüm hukuk devletlerinin eziciliğine rağmen yaşam mücadelesi verdiğini göstermektedir.
Komünal Toplumlarda Acıma Yoktur Karşılıksız Sevgi ve Paylaşım Vardır
Komünal yaşamdaki insan ilişkilerine dair bir örnek vermek de konumuzu daha anlamlandıracaktır. Acıma duygusu, iyi kalpliliğe özgü bir duyguymuş gibi yansıtılır. Oysa gerçek öyle değildir. Yanılsamalı bir merhamet duygusuyla ortaya çıkan acıma, insanlığın en temiz zamanlarında yer almayan bir duygudur. Komünal toplumlarda insanlar birbirine acımaz. Maddi ya da manevi bir şeylere ihtiyacı olan bir insan, bir aile ya da birileri varsa, onun ihtiyaçları karşılanır. Bunun için topluluğun bireyleri irade ortaklaştırmasına gider ve ihtiyaç ortadan kaldırılıncaya ya da sorun olmaktan çıkıncaya kadar çalışılır. Oysa uygarlıklı zamanlarda insanlardaki bu anlayış kırılmıştır ve giderek yerini hakikaten anlam taşımayan bir acıma duygusuna bırakarak insanlarda yanlış bir vicdan muhasebesi yaratmaya yönelmiştir. Acımak, duygularını kandırarak vicdanın zorlamasından tez elden kurtulmaktır. Kendi yaşamımıza baktığımızda bunu çok net görebiliriz. En vicdanlı insanlar olan devrimciler acıma duygusuna bakışları da komünal topluma göredir. Acımayı kazandırmayan, tam tersine kaybettiren, derin insan ilişkilerini tüketen ve birlikte yaşama coşkusunu tahrip eden bir duygu bilirler. İnsan ilişkilerini ikilemlere sıkıştıran acımanın sahte bir vicdan kavramı olduğunu bilirler. Çünkü acımak, hiçbir sorunu ortadan kaldırmaz ve topluma hiçbir şey kazandırmaz. Yoldaşlar birbirine acımaz. Komünalite duygusunu yaşayan topluluğun bireyleri kesinlikle birbirine acımaz. Acınacak bir durumu kendi geri, eksik ya da yanılgılı duruşları olarak değerlendirir ve ortadan kaldırmaya çalışırlar. Farklılıkların eşitliğinin olduğu bir yaşam komünaldir ve o yaşamda acımayı gerektirecek bir şey yoktur. Bu örnek de yeni komünalitenin nasıl ve nerede olacağına dair önemli ipuçları sunmaktadır. Kürt komünal yaşamının en sade temsilini yaşayan köylerde toplumsal farklılıkların uçurumlar yaratmadığı, toplumun birbirine acımadan birbirine destek olduğu gerçeği tam da bu durumla ilgilidir.
Paylaşmak İçin Yüreğin Dile Gelmesi Lazım
Çîrokbêj, dengbêj ya da stranbêj kültürü olayları anlatarak, söyleyerek, bunu şarkılaştırarak vareder ve toplumsal bellek yaratmada önemli bir rol üstlenir. Bu gelenek söyleyen-dinleyen ilişkisi şeklindeki ikileme hapsolmaz, ekonomik amaçlar taşımaz. Dinleyeni tarihin, olayların içine katan, söyleyeni tarihe gidiş gelişleriyle canlı bir gerçeğe dönüştüren ve bir bütün olarak herkesi kapsayarak toplumsal bir paylaşıma dönüştüren bir kültürdür. Yine bu tarz toplanmaların yarattığı birliktelik, paylaşımlar, ruhsal ortaklıklar da Kürt diyalektiğini oluşturan öğelerdendir. Bir diğer yönüyle de yaşananların, öğrenilenlerin ya da yaşamın özüne yerleşen değerlerin sözel formlarla aktarılmasıdır. Yine yoğunlukta çîrokların dinleyicileri çocuklar olsa da büyüklerin de dinleyici olmaları, bu kültürel edimin güçlü bir paylaşım yarattığını, farklı kesimleri ortaklaştırdığını, öğrenmeleri kalıcılaştırdığı ve tüm bu özelliklerinden kaynaklı kültürel toplumun temel bir işleyişi olduğunu göstermektedir.
Yine dengbêj kültürü de gezerek, görerek, farklı insanlara kimi ezgi ve destanları, farklı duygularla, farklı zamanların ruhuyla aktarmak anlamında önemlidir. Kültürel paylaşım, dağılım ve çoğalımın, kültür öğelerini kalıcılaştırmanın temel bir öğesidir. Kürt komünalitesinin en belirgin özelliği sözel olmasıdır. Anlatmak yaşadığının kanıtı olmaktadır Kürt insanında. Müzik bunun en belirgin ifadesidir. Öyle ki, İslam dışı tarikat-mezheplerin müzik aletiyle ilişkileri ibadet düzeyindedir. Hatta bu durum İslamlaşan kesimlerde dahi varlığını büyük oranda korumaktadır. Çünkü müzik kendini anlatmanın, varolduğunu göstermenin temel anlatım yöntemlerinden biridir. Yaşadığı her şeyi çeşitli anlatım yöntemleriyle paylaşarak, kolektifleştirerek toplumsal hafızayı da canlı kılar. Dengbêjlerin kendi yörelerine göre destanlara kimi figürler katmaları kültürün canlılığını, yerellerle bütünleşme gücünü, ortaklıkları ve renkliliklerin korunduğunu gösterir. Yazılı tarihin hükmünün olmadığı bu toplumsal gerçeklik de dengbêjleri, öykü anlatıcılarını, hatta günümüze doğru bunları dinlemiş olan ve hafızasında koruyan yaşlıları canlı tarih kılmıştır. Yine birçok müziğin söyleyen-dinleyen ikili döngüsünden çıkarılarak karşılıklı ya da birlikte söylenmesi de toplumsallaşmayla ve Kürt komünalitesiyle ilgilidir. Dağ doruklarında, engin yaylalarda yaşayan Kürtler için kaval vazgeçilmez bir müzik aleti olurken, davul sadece bir müzik aleti değil, aynı zamanda bir haberleşme aracıdır da. Göçebe kültürün daha yaygın olduğu zamanlarda göç davulu denilen davul varmış. Bildiğimiz davuldan kat kat daha büyük olan bu davul müzik dışında hem dış saldırıları hem de harekete geçme zamanını haber vermek için kullanılırmış. Seslerin komünalleşerek toplumsal hafızaya yerleşmesinde önemli rol üstlenen davulun sesini nerde olursa olsun iyi dinlemek gerekir bu anlamda.
Kürt toplumu, uygarlığı yaratan ataerkil kültürün iktidar olma, başka insanları, kesimleri ya da halkları egemenlik altına alma, devletleşme gibi kirliliklerine bulaşmadıklarından özgürlük eğilimini derinlikle bir tarzda korumuşlardır. Yaratıcısı olduğu neolitik toplumun eşitlikçi, özgürlükçü, doğallığın dışında hiçbir yaşam biçimi bilmeyen, canlılarla dost ve komünal değerlere dayalı yaşam kültürü toplumun genlerine işlemiştir. Bu yaşayış, köleliği, teslim olmayı ve teslim almayı reddeden bir karakter oluşturmuştur. Kürdistan toprakları inanç yönünden ve kültürel açıdan da birçok farklılığı kendi içinde barındırmaktadır. Zaten farklılık, varoluşun şartlarından biridir ve bu doğal evrensel yasa, Kürdistan coğrafyası kadar Kürt halkının kendi içinde de bariz bir şekilde görülmektedir. Aşiret yapılanmasının getirdiği bu farklılık, coğrafyanın elverdiği tarım ve hayvancılıkla, iklimle, inanç biçimleriyle ya da diğer birçok etkenle sentezlenerek çok farklı kültürel öğeleri açığa çıkarmış, bir bütün olarak Kürdistanî bir renkliliğe yaşam imkanı sağladığı gibi farklılıkların biraradalığı anlamına gelen konfederal örgütlenmenin de doğal zeminini yaratmıştır. Salt bir kültürün egemen olmaması, her toplumdaki etnik grupların var olması ve kendi içyapılarını korumaları da bu kültürün önemli özelliklerindendir. Yaşanan bu durum temelde ahlaki bir değerdir ve bazı zaman birimlerinde yoğun saldırılar olduğunda, uygarlık güçlerinin hegemonik yönelimlerini arttırdığı dönemlerde egemenlerce istismar edilmiş, buna rağmen güçlü bir şekilde korunarak bugüne kadar taşınmıştır. Çünkü bu kültürün kökü, toprakta, taşta, kayalarda, suda, havada, insanda, insan olmanın, toplum olarak yaşamanın genlerindedir.
Birinci büyük kültürel kırılma dediğimiz uygarlık sürecini başlatan karşı devrim, kadın üzerinde geliştirilen cinsel kırılmadır. Ana kadın kültürünün kırılması anlamına gelen bu kırılma, bütünlüklü olarak bakıldığında kadını merkez alan ve kadın etrafında şekillenen komünal kültür değerlerinin kırılması anlamına gelmektedir.
“Uygar toplum eski komünal anacıl değer yargılarına, yani ahlâk anlayışına göre büyük bir düşüş anlamına gelmektedir. …Komünal toplum halen devam eden, toplumların tüm dokularında kalıntı halinde de olsa varlığını sürdüren, vazgeçilmez ve insan türünün sonuna kadar kalıcı olacağından kuşku duyulmaması gereken ‘ana hücre’ toplumudur. Nasıl ki ana hücreler vücudun değişik dokularında bünyeyi besleyip tamir etme, gerektiğinde yeniden inşa etme rolünü oynuyorlarsa, komünal anacıl toplum da tüm ikilemli toplumlarda varlığını benzer tarzda sürdürmektedir. Bünyesinden doğurduğu demokratik ve uygar toplumlarda çatışmalı, gergin, bazen uzlaşmalı da olsa komünal toplumun yok olmadığını ve olmayacağını sıkça vurgulamamın önemli nedenleri ve sonuçları vardır.”2
Kadın köleliği derinleştikçe ve kadın uygarlık tarafından toplumsallığından koparıldıkça, kadına atfedilen paylaşımcı, dağıtımı esas almak, eşitlikçi, doğal, toplayıcı özellikler de toplum bireylerinin kültürü olmaktan uzaklaşmakta, zayıflamakta ve toplum bireylerini uygarlık saldırılarına açık hale getirmektedir. Giderek paylaşımcılık yerini bireysel mülkiyete, dağıtımı esas almak yerini biriktirmeye ve diğer tüm komünal özelliklerin ters dönmesine yol açar. Uygarlık inşa edildikçe, demokratik uygarlık değerleri zayıflatılmakta, değersizleştirilmekte ve insanla birlikte tüm doğal unsurlar meta haline gelmektedir. Eşitlikçiliğin, özgürlüğün, ahlakın ve tüm diğer komünal değerlerin kutsallığı uygarlık sisteminin terazisinde ölçüm dışıdır.
Çok tanrılı canlıcı inançlar çeşitliliği esas alan yaşam biçiminin bir zihniyet yansıması olarak kendini göstermektedir. Her topluluk, kabile ya da aşiret kendi yaşamını idame ettirdiği maddi kültür üzerinden manevi kültürünü de oluşturmaktadır. Dağ doruklarına çıkıp doğanın sesini dinlemekte, doğanın sesine kendi yüreğinin sesini katmakta ve dualar etmekte, ateşler yakmaktadır. Güneşin doğumundan önce uyanıp toprağı, insanları ve havayı ısıtan güneşin sevgi ve saygıyla karşılamaktadır. Bu inanç biçimleri tek tanrılı dinlerin fetih (açılım) saldırılarıyla katliamlardan geçirilmiş, teslim alınanlar alınmış, teslim alınamayanlar katledilmiş, kurtulabilenler yurtsuzlaştırılmış, devlet literatüründe kaçak olmuşlardır. İnsanın onu vareden toprağında, kendiliğini yarattığı has bahçesinde kaçak olması kadar insan özgürlüğünü zedeleyen şey azdır. Kürt insanı ise hemen hemen tüm toplumsal kesimleriyle birlikte bu durumu bir statü olarak yaşamakla karşı karşıya bırakılmış bir uygarlık mağduru olmuştur.
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
