“ERKEĞİ ÖLDÜRMEK SOSYALİZMİN TEMEL İLKESİDİR”

28 Eylül 2013 Cumartesi

Tüm insani özelliklerimizi ve güzelliklerimizi kazandığımız toplumsallığımız gasp edilmiştir. Kadına indirilen her darbede insanlığımız, vicdanımız, adalet-eşitlik ve özgürlük duygularımız parçalanmıştır. Hedef haline getirilen kadın üzerinden tüm toplum vurulmuştur

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi

Özgürlük probleminin çözümünün kökenine cinslerin özgürleştirilmesini koymak özgür toplumun kuruluşunun doğru sosyalist formulasyonunu bulmak demektir. Devlet-iktidar ve savaş kavramlarıyla erkeklik kavramının bu kadar iç içe geçtiği günümüz dünyasında, hele de Ortadoğu'da kadın-erkek ilişkisi etrafındaki sorunlar yumağına doğru yaklaşabilmek büyük bir zihinsel devrim demektir. Bu zordur, ancak bu sorunlar da doğrudan insanı ilgilendiren, çözüldüğünde insanın ruhundaki zincirlerin de çözüleceği kilit sorunlardır. Kadın erkek ilişkileri ve bu ilişkilerin sorunsallaşmasının yol açtığı toplumsal-bireysel tahribat özgürlük önündeki en temel sorun olarak değerlendirilmektedir. Bu sorun çözülmeksizin toplumun özgürlük ve eşitlik sorununun çözülemeyeceği genel kabule de ulaşmıştır. Kadının özgürlük düzeyi, toplumun özgürlük düzeyinin parametresi olarak alınmaktadır. Bu nedensiz değildir. Zira birinci ve ikinci doğamız gittikçe büyüyen ve sonuçları kaldırılamaz boyutlara ulaşan sorunlar altında inlemektedir ve hangi soruna el atılsa, hangi sorunun altına bakılsa karşımıza iktidarcı, mülkiyetçi ve devletçi erkek aklı çıkmaktadır.

Kadın erkek ilişkileri tüm çağların en temel sorunu olagelmiştir. Çünkü bu ilişkiden kopuk hiçbir olgu yoktur. İki cins arasındaki ilişki mahrem, özel, kamuyu dolaylı ilgilendiren bir ilişki olarak tanımlanmasına rağmen gerçek tam tersidir. Kadınla erkek arasındaki ilişki en toplumsal ilişkidir. Toplum zaten bu ilişkinin açılımıdır. Ancak bu ilişki tartışılmaya başlandığında hızla özelleşmekte ve kadın sorununa dönüşmekte “Kadın” ve “sorun” kavramları adeta özdeşleştirilmektedir. Böylece de mesele içinden çıkılmaz bir hale getirilmektedir.

Kadın Sorun Değildir

Kadın-erkek ilişkilerinin hangi ölçütlerle ele alındığı ve tanımlandığı önemlidir. Bin yıllarca kadın olgusuna iktidarcı, mülkiyetçi ve devletçi erkek aklının yönelttiği aşağılayıcı, karalayıcı söylem kadın gerçeğinin üzerini sorun örtüsü ile kapatmıştır. Kadının tarihsel-toplumsal gerçeği sorun kavramı ile yan yana getirilerek, tarihsel-toplumsal boyutu yok sayılmakta kadının böylelikle hala sorun olarak algılanması sürdürülmektedir.

Kuşkusuz kadın etrafında dile gelen yığınla sorun vardır. Kadın olgusu bile başlı başına bir sorun yumağı haline getirilmiştir. Ancak bu gerçeklik hiçbir zaman sorunun kadın olgusu olduğu anlamına gelmez; Kadın sorun değildir. Esasında tüm toplumsal sorunlar kadının tarihsel-toplumsal gerçekliğinin inkâr ve imhaya tabi tutulmasıyla başlamıştır.

Tüm canlılık özelliklerinin en üst düzeyde temsilcisi olan insan ve onun toplumu en temelde kadınla erkeğin özgür ve eşit birliği olarak varlık bulmuştur. Tarihin bir yerinden sonra kadın bir sorun yumağı haline gelmişse bu erkek egemenlikçi, devletçi sistemin yapısal çarpıklığının sonucudur. Onun özgürlük, eşitlik ve barış karşıtlığının, yalan, gasp, zulüm temelinde varlık bulmasının sonucudur. Kadın söz konusu olduğunda, sorun olarak algılanması bundandır. Bir sorun vardır ve ciddidir ancak bu sorunun kaynağı kadın değildir. Kadının öz kimliğinin imhası ve inkarı temelinde inşa edilen egemenlikçi, devletçi uygarlık sistemi ve onun mantık silsilesidir. İşin kötüsü egemen güçlerce üretilen bu mantık erkeğe de mal edilmiştir.

Devletçi uygarlığın çıkış sürecinde kadına ve sistemine yönelik yürütülen kırım hareketlerinde, katliamlarda özgür kadını ve sistemini tehdit olarak algılaması öğretilmiş erkekler kullanılmıştır. Bu hala da sürmektedir. Sistem bu erkeğin ağzından ve elinden kadına kendini inkar etmeyi ve devletçi sistemin biçtiği kefeni giymeyi dayatmaktadır.

Kavramların Kıymeti

Açıktır ki bu tür yaklaşımlar terkedilmedikçe hiçbir toplumsal sorun çözülemez. Toplumsal sorunlar zirve yapmış durumdayken Önder Apo’nun insanlığın özgürlük sorunsalına kadın sorunu üzerinden yönelmesi çözüm konusunda kendisinden önceki tüm çıkışları aşan bir kapsam ve derinlik yaratmıştır.

Kadınla erkeğin arasındaki kopuşma ve karşıtlaşmanın en hızlandığı bir tarihsel süreçten geçiyoruz. Bunun hangi toplumsal sorunları tetiklediği, tetiklemekten de öte bizzat yarattığı sır değildir. Dolayısıyla Önder Apo’nun bu konuda geliştirdiği kavramlar ve tanımları doğru anlamak gerekmektedir. Bu konuda erkek egemenlikçi sistemin zihniyet, politika ve uygulamalarının nelere yol açtığı ortadadır. Onun yıkıcılığını, zalimliğini, hoyrat ve zorba karakterini görmek için etrafımızda sayısız örnek vardır. Dolayısıyla bu kavramlara kıymetini bilerek yaklaşmak son derece önemlidir.

Önderliğimizin kadın ve etrafında yaratılan sorunlar üzerine geliştirdiği kavram ve kuram sayesinde insanlığın bu ilk, bu en büyük ve bu en köklü sorununu çözme fırsatı doğmuştur. Kadına karşı uygulanan siyasetin inkâr-imha ve köleleştirme ekseninde inşa edilmesi ve kesintisiz günümüze kadar taşırılması sorunun esasını oluşturmaktadır. Toplumsal yaşamın bu eksende kurulması özgürlük sorununun giderek daha fazla derinleşmesine ve çözümsüzlüğüne hizmet etmiştir. Toplumsal krizlere ve çıkmazlara yol açmıştır.

Bu nedenle kadın ve erkek gerçeğini tarihsel-toplumsal boyutlarıyla doğru tanımlayarak ve tanıyarak mücadeleye atılmak, özgürleşme sürecine doğru ve yapıcı temelde katılmak anlamına gelmektedir. Bu ise sadece Kadın-erkek ilişkisinin değil toplumsal yaşamın ve ilişkilerin demokratikleşmesi için kilit önemdedir.

Reel sosyalizm ve ulusal kurtuluş deneyimleri özgürlük sorunsalının kendiliğinden çözülemeyeceğinin sayısız örneğiyle doludur. Önemli olan bu örnekleri doğru değerlendirip aynı hata ve çıkmazlara düşmemektir. Önderliğimiz ve hareketimiz çıkardığı tarihi derslerle özgürlük sorununa yeni açılımlar getirerek aynı hataların önüne geçmeyi önemli oranda başarmıştır. Önderlik gerçeğimizde bu konudaki tehlike ideolojik-felsefi-siyasal ve örgütsel boyutlarda bertaraf edilmiştir. Özgür toplum projesi geçmiş toplumsal pratiğin kapsamlı değerlendirmesi temelinde ortaya konulmuştur. Evrenin ve doğanın olduğu kadar toplumun yasaları da çözülerek insanın özüne en uygun özgürlükçü ve eşitlikçi sistem temellendirilmiştir.

Toplumsal oluşumun ve gelişimin bilinenden çok daha karmaşık ve çok boyutlu olduğu yine toplumdaki her bir birim ve bireyin kendine özgü yanlarının bulunduğu artık genel kabul görmektedir. Düşüncenin, toplumun, insanın, maddenin oluşumu ve gelişimi aynılıktan çok farlılık temelinde gerçekleşmektedir. Gördüğümüz ve göremediğimiz çeşitliliğiyle evren farklılaşarak var olmaktadır ve bu yasa toplumsallığımız için de geçerlidir.

Erkeği öldürmek…

Toplumsal yaşamdaki en temel çelişki, doğal toplumdan devletçi uygarlığa geçişle birlikte eril, hiyerarşik ve devletçi toplumun oluşturulması; bunun için kadından başlatılan ve giderek tüm topluma yayılan köleleştirmedir. Köleleştirme iktidar-mülkiyet ve devletin doğasında vardır. İktidar ve sermaye sahipleri amaçlarını gerçekleştirmek için düşünceden koparmayı, politikadan dışlamayı ve ahlaksızlaştırmayı her zaman esas almışlardır. Köleleştirme bu esaslar üzerinden geliştirilmiştir. Dolayısıyla kadını ve erkeğiyle insanın özgürleşmesi problemi açıktır ki yeni bir yaklaşımı ve paradigmayı gerektirmektedir. Hareketimizde bu Önderlik çabalarıyla önemli bir düzeye ulaştırılmıştır. Özgür insanı tanımlamak ve inşa etmek her zaman Önderliğimizin temel çabası olmuştur. Çünkü cinsiyetçi, devletçi, mülkiyetçi ve köleci zihniyet altında şekillenen bir insanın özgürlük problemi çözümlenmeden onun özgür toplumsallığın inşa sürecine katılması mümkün değildir. Katılsa bile bu doğru ve yapıcı bir katılım olamamaktadır.

Sistemin girdiği kaos aralığı onu birçok alternatife açık duruma getirmektedir. Kaos aralıklarında Önder kişiliklerin ve hareketlerin “Nasıl yaşamalı?” “Nasıl savaşmalı?” “Nasıl örgütlenmeli?” sorularına verdiği yanıtların doğruluğu ve toplumsal ihtiyaçlara cevap olma kapasitesi kaostan çıkışta bir seçenek olarak yaşamsallaşmalarına neden olabilmektedir. Ezilenlerin ve emekçilerin özgürlük arayışının hüsranla ve geriye düşüşle sonuçlanmayacak doğru bir formüle kavuşturulması çabası; Önderliğimizin reel sosyalizmin yıkılışından sonraki temel çabası olmuştur. Geliştirdiği felsefi-ideolojik-stratejik açılımlar kadar bunların hareketimizin ilişki ve yaşam tarzına, kadro gerçeğine mal edilmesi, giderek bunun bir toplumsal kültüre dönüşmesi kadın üzerinde kurulan ve tüm toplumu yutan kölelik çarkının çözümlenmesiyle paralel gelişmiştir.

Hareketimiz, doğal toplumun kadın öncülüklü ahlaki-politik yaşamını güncellemeyi esas almaktadır. Devletçi sistem karşısında özgürlükçü bir duruş sergilemek, bu yaklaşımın felsefi-ideolojik esasları ve ilkelerini bilince çıkarmakla ve kendi yaşamında bunun gerçekleşebileceğini kanıtlamakla mümkündür. Zira altından kalkılamaz hale gelen tüm toplumsal sorunların temelinde devletçi-iktidarcı-hiyerarşik eril zihniyetin doğada, toplumda ve bireyde yarattığı tahribat bulunmaktadır. Bu zihniyetin içerildiği erkek ve kadın amansız bir mücadele temelinde aşılmazsa özgürlük bir hayal olarak kalmaya devam edecektir.

Önderliğimizin özgürlük arayışının derinliği, sosyalizmi daha kapsamlı, daha derinlikli yaşamsal bir olgu olarak ele alışı, hareketimizi özgürlüksel anlamda yeni açılımlara götürmüştür-götürmektedir. Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketinin gelişmesi, Kadın Ordulaşmasının kurulması ve direnişleriyle tarihimize yön veren öncü kadın gerçeğinin açığa çıkması Önderliğimizin “Kadın sorunu” üzerindeki yoğunlaşmalarının sonucudur. Erkek kişiliği üzerindeki yoğunlaşmalar ise kadın gerçeğinin devrimimizin temel dinamiği ve itici gücü haline gelmesiyle eş zamanlı olarak derinleşmiştir.

Erkek Aklının Gelip Dayandığı Yer

Hareketimiz çıkış aşamasında reel sosyalist öğretiden, onun devletçi, eril zihniyetinden etkilenmiş ve bu militan gerçeğine, kurumsal yapılanmasına, ilişki tarzına, hareketimizin strateji ve taktiğine yansımıştır. Ancak Önderliğimiz her zamanki şüpheci ve sorgulayıcı özelliğiyle bu durumu sürekli değerlendirme konusu yapmış ve önemli bir düzeyi açığa çıkarmıştır. Sistemle benzeştiren iktidarcılık-devletçilik ve erillik sürekli sorgulanarak aşılmaya çalışılmıştır. Önderliğimiz özellikle 90’lardan sonra hareketimizin reel sosyalizmden ayrışan yönlerini güçlü izahlarla ideolojik formülasyona kavuşturmuştur. Bu süreçte geliştirdiği “Erkeği öldürmek” ve “Kopuş teorisi”ni demokratik sosyalizmin temel ilkeleri olarak tanımlamıştır. Hareketimizin Reel Sosyalizm başta olmak üzere kendinden önceki özgürlük arayışlarından farkı en belirgin olarak bu konuda ortaya çıkmıştır.

Devletçi uygarlıkla hesaplaşmaya dönüşen mücadelemizde başarı özgürleşme düzeyine, özgürleşme ise en can alıcı ve kapsayıcı çelişki olan cins çelişkisinin doğru çözümlenmesine bağlı olarak ele alınmaktadır. Bu nedenle özgürlük yolundaki tüm çıkmazları aşma arayışında adres kadına yaklaşım olmaktadır. Çünkü kadın, iktidarcı, mülkiyetçi ve devletçi sistemin canlılar aleminde yarattığı olumsuz sonuçların en çarpıcı örneğidir. Kadın, kapitalist modernist sistemde ölümcül bir toplumkırım silahına dönüştürülmektedir. Toplumu yapan, yaşatan ve sürdüren temel güç olarak kadın kendi yavrusunu yiyen bir canavara dönüştürülmeye çalışılmaktadır. İktidarcı, mülkiyetçi ve devletçi erkek aklının gelip dayandığı yer burasıdır.

Erkeklik Sosyolojik Bir Olgudur

Erkeklik olgusunun doğru bir tanıma ihtiyacı vardır. Devletçi uygarlığın kaynağındaki erillik dikkate alındığında, erkekliği salt biyolojik bir olgu olarak tanımlayamayız. Erkekliğe dair tüm analizler bizi iktidarcı, mülkiyetçi ve devletçi sisteme götürür. Bu anlamda erkekliğin tahlili bütün iktidar ve güç ilişkilerinin tahlili demektir. Kadının nesneleştirilmesine dayalı cinsel farklılaşma, toplumsal sistemin örgütlenişinde sınıfsal farklılaşmadan daha etkili olmuştur. Bu da erkekliğin esasında sosyolojik bir olgu olduğunu kanıtlar. Erkek sisteminin çok yüzlülüğü, aldatıcılığı ve zalimliği erkeğin özgürleşme zemininin yeniden oluşturulmasını zorunlu kılmaktadır. Üzerinde durduğu sahte zemin özgürlükçü bir zemin değildir. Erkek zemini her türlü özgürlüksüzlüğün, eşitsizliğin, köleliğin üzerinde yükseldiği ve bu nedenle parçalanması gereken bir zemindir. Ancak bu zeminin ve yol açtığı erkek kişiliğinin tahlili ve aşılmasıyla özgürlükçü adımları güçlendirebiliriz.

Bu erkekliği çözümlemek erkeğin doğal toplum sürecindeki kadınla-doğayla uyumlu doğasına yakın bir erkeklik tanımına ulaşmak ve bunu yaşamsallaştırmak toplumsallığımızın olduğu kadar doğamızın da kurtuluşu için şarttır. Erkeklik olgusu doğal toplumdan sınıflı-kentli-devletli topluma geçtikten sonra ortaya çıkar. Dolayısıyla erkeklik bu kavramlarla eş anlamlı bir karakterde gelişmiştir. Erkeklik kentliliktir, sınıfçılıktır, devletçiliktir. Toplumun bir avuç elitin çıkarına hiyerarşiye dayalı, tek cinsin lehine görünmekle birlikte her iki cinsin de aleyhine biçimlendirilmesidir. Önder Apo bu nedenle; “Erkeği öldürmek aslında sosyalizmin temel ilkesi. Orda iktidarı öldürmektir. Orda tek taraflı hâkimiyeti, eşitsizliği öldürmektir. Orda hoşgörüsüzlüğü öldürmektir. Bu kavram bu kadar genişletilebilinir.” demektedir. Bu tespit erkekliğin öldürülmesiyle toplumsal özgürleşme önündeki en temel engellerden birinin aşılacağına işaret etmektedir. “Erkeği öldürme” kavramı bu anlamıyla kapitalist uygarlığın da üzerinde yükseldiği hegemonik, hiyerarşik devletçi sistemin dayanağı olan esas zeminin ortadan kaldırılmasını ifade etmektedir.

Doğal toplumdan sapmayla başlayan ve günümüze kadar uzanan hegemonik, hiyerarşik devletçi sistemin yarattığı iktidarcılığı, hiyerarşiyi, eşitsizliği ve köleleştirmeyi ifade eden erkekliği öldürmeden bu sistemin parçaladığı kadın-erkek gerçeğini ve bunların özgür toplumsallığını yeniden oluşturmak mümkün değildir. Hiyerarşiyi değil dayanışmayı, mülkiyetçiliği değil ortaklaşmayı, ayrışmayı değil birliği, tekleşmeyi değil farklılığı esas alan, özne ve nesne ayrımının bulunmadığı kadın eksenli yaşam biçiminin yeniden insanlığın gündemine konulması iktidarcı, mülkiyetçi ve devletçi sisteme yönelik en büyük özgürlüksel çıkıştır.

Kent-sınıf ve devlet ekseninde yükselen erkek egemenlikli merkezi uygarlık sistemiyle birlikte toplum ve doğa üzerindeki tahakküm de başlamıştır. Bu esasında erkek ve kadının yeniden tarif edilmesi üzerinde şekillenen bir sistemdir. Kadının nesneleştirilmesi, zevk nesnesine dönüştürülmesi, doğum makinesine çevrilmesi iradesizleştirilmesi ve köleleştirilerek yaşam dışına itilmesi bütün kötülüklerin sökün etmesine neden olmuştur. Köleleştirilen kadınla kölelik, iradesizlik, tahakküm, insanın başka bir insan üzerinde her türlü tasarrufu kendine hak görmesi, mülkleştirme, zulmetme, hükmetme, yalan ve talan meşruiyete kavuşturulmuştur. Bütün kötülükler ve zalimlikler kadına uygulandığında meşruiyet zeminini bulmuştur. Kadının aşağılanması temelinde geliştirilen nesneleştirme temelinde toplum önce kadın ve erkek diye parçalanmış, ardından sınıflar, kastlar, elitler, ayrıcalıklılar, kutsallar, tanrılar biçiminde ayrımlara uğratılmıştır. Erkek karşısında kadından istenen uysallık, itaat, kendini sunma egemenler karşısında tüm toplumdan istenmiştir. Toplum bu nedenle büyük yalanlar ve şiddet temelinde iradesizleştirilme operasyonlarına tabi tutulmuştur. Önce zihni bulandırılmış, ardından politikasızlaştırılmış, ahlaki özellikleri dejenere edilerek “konuşan hayvan” derekesine düşürülmüştür.

Tanrıların dışkılarından yaratıldığına inanacak kadar; kendini tanrı kralların eki, uzantısı biçiminde tarif edecek kadar; o öldüğünde onunla birlikte gömülecek kadar uysal, itaatkâr ve köle kılınmıştır. Kadında alıştığı kölelik, kadından beklediği itaat, kadından beklediği sınırsız kendini sunma egemenler tarafından kendinden istendiğinde, erkek bunu hiç yadırgayamamıştır, reddedip karşı koyamamıştır. Erkek, kadına önce düşman, sonra sahip kılınmış ve bu temelde teslim alınarak özgürlüğü savunamayacak kadar köleliğe aşina hale getirilmiştir.

Bu yüzden kadının düşürülmesine ortaklık eden erkeğin de köleleştirilmesi fazla sürmemiştir. Amargi sözcüğü kadınların çığlığında olduğu kadar erkeklerin kayalara kazıdığı yazılarında da yankılanmıştır. Çünkü kadınla özgür ve eşit ilişki gerçeğine ihanet eden erkek köleleştirmenin her biçimine açık demektir. Burada bir nevi köleleştirilen kadınla avlanmış, buna alıştırılmış, bunu erkek olmanın gereği olarak bellemiş bir erkeklik söz konusudur ve bu erkeklik devletçi uygarlığın eseridir.

Hükmetme, zulmetme, gasp etme gibi ahlaki politik toplumun lanetlediği tüm özellikler -kadın lanetlenir, kadın gasp edilir, kadın darpedilirken -aslında tüm topluma mal edilmiştir. Kadın değil sadece, onun kurduğu toplumsallığımız lanetlenmiştir. Tüm insani özelliklerimizi ve güzelliklerimizi kazandığımız toplumsallığımız gasp edilmiştir. Kadına indirilen her darbede insanlığımız, vicdanımız, adalet-eşitlik ve özgürlük duygularımız parçalanmıştır. Hedef haline getirilen kadın üzerinden tüm toplum vurulmuştur. Kadına uygulanırken bütün toplum dışı, toplum karşıtı yaklaşım ve uygulamalar meşrulaştırılmıştır. Kadın üzerinden tüm toplum iradesizleştirilerek küçük bir azınlığın kölesi haline getirilmiştir. Kadın kaybettikçe erkek-toplum-doğa zincirleme kaybetmiştir.

İradesizleştirdikçe İradesizleşen İkiyüzlülük

Klasik erkeklik bu temelde yaratılmıştır. Kadına karşıtlık temelinde yaratılan ve tüm toplumsal sorunların kaynağı olan egemenlikçi zihniyet erkeğe bu biçimde mal edilmiştir. Kadını ve erkeği ile insanlığımız büyük kaybetmeye böyle başlamıştır. Gelinen noktada doğamızla birlikte toplumsallığımızı kaosa sürükleyen kapitalist modernite, bu egemenlikçi eril zihniyetin zirve yapmış halidir. O günden bu güne iktidar ve sermaye tekellerinin çıkarları temelinde güçlendirilmiş, derinleştirilmiş ve erkek cinsine mal edilmiş bu zihniyetin özünde ne erkek cinsiyle ne de insan gerçeğiyle bir alakası vardır.

Dolayısıyla bu zihniyete göre aslında kadın gibi, erkek de yoktur. İktidar ve devlet katında herkes kuldur. Herkes sonsuz itaat etmesi gereken, sonsuz kendini sunması gereken, sonsuz uysallık göstermesi, hatta şükretmesi gereken “karı”dır. Köleler, serfler, işçilerdir. Bu gerçeklik içinde erkek de kadın da özlerinden ve insani değerlerinden koparılmıştır.

İnsanın özgürce yaşaması demek öz iradesi ve öz bilinciyle varlığını sürdürmesi demektir. Devletçi uygarlık sisteminde sadece kadının değil erkeğin varlığından söz etmek de mümkün değildir. Yaşanan erkeklik iradesiz, egemen sistem tarafından inşa edilmiş, işbirlikçi ve zorbadır. Kadın üzerindeki despotik, egemenlikçi, eşitlik ve özgürlükten uzak yaklaşımlarıyla sistemi yeniden üretmekte, sisteme meşruiyet kazandırmaktadır. Yalancı, piyon ve sahtedir. Yıkılması, öldürülmesi gereken bu erkeklik, yalancılık ve zorbalık temelinde iradesizleştirdikçe iradesizleşen bir ikiyüzlülüktür.

Yeniden Doğmak İçin

Kadın da erkek de devletçi uygarlıkla birlikte doğal özelliklerini yitirmişlerdir. Ancak yaşam kadınla erkeğin ilişkisi üzerine kuruludur. Bu ilişkiye kölelik, iradesizlik, eşitsizlik, tek yanlılık, şiddet ve sömürü damgasını vuruyorsa yaşama da bu özellikler damgasını vuruyor demektir. Toplumda bu özellikler meşru ve geçerli demektir. Bunu kodlayan, bunu işleyen zihniyet hâkim demektir. Erkek kadından, insan doğadan, birey toplumdan kopuk ve ona karşıt demektir. İşte bu nedenledir ki egemenlerin binlerce yıldır besleyip büyüttüğü bu erkekliğin öldürülmesi, kadın erkek ilişkilerinin özgürlük ve eşitlik temelinde yeniden inşası ve yaşamın özgürleşmesi anlamına gelmektedir. Bu erkekliğe dayanarak varlık bulan devletçi uygarlığın sonu demektir. Sahte yaşam-sahte erkek, sahte kadın, sahte eşitlik ve özgürlük yalanları böyle son bulacaktır. Kadın ve erkeğin yaşamı yeniden özgürlük ve eşitlik temelinde kurmaları bu erkekliğin öldürülmesi üzerinden gerçekleşecektir.

Erkeği öldürmekten kasıt fiziki olarak yok etme veya imha etme değildir. Böyle kaba ele alınamaz ve yorumlanamaz. Kastedilen insanın toplumsal gerçeğine ve doğasına karşıtlık temelinde kurulan egemenlikçi sistemin ürünü erkek kimliğinin reddedilmesi ve özgürlükçü esaslar üzerinde yeniden inşa edilmesidir. Erkeğe özgürlükçü, eşitlikçi, barışçıl, paylaşımcı, demokratik yeni bir kimlik kazandırılmasıdır. Kapsamlı bir zihinsel, ruhsal ve duygusal değişimle erkeğin kadınla-doğayla-toplumla ve kendiyle yeniden buluşmasıdır.

Elbette ki bu kendiliğinden gerçekleşecek değildir. Ciddi bir zihinsel, ruhsal ve duygusal yoğunlaşma istemektedir. Sadece yoğunlaşma da yetmez sistemin erkek egemen ideolojisi başta olmak üzere kuramsal-kavramsal ve kurumsal gerçekliğine karşı da ciddi bir direnişi gerektirir. Özgürlük ve eşitlik ekseninde toplanan sistem karşıtı direnişte yer almayı gerektirir. Zira yeni erkeğin yaratılması bu direniş ve mücadele sürecinden koparılamaz. Bu erkeklik ne laf olsun diye, ne tesadüfen ne de erkek bireyler böyle istiyor diye geliştirilmiştir. Bu, sistemin bir şifresidir. Bu erkeklik bir iktidar ve hegemonya tesisi için yaratılmıştır. Kadının eşitlikçi ve özgürlükçü düzeninin yıkılması kadar; devletçi-iktidarcı sistemin toplumsal temelini oluşturma da bu erkek kimliğinin yaratılmasıyla sağlanmıştır. Bu kimliği reddetmek bu kimlik üzerinden geliştirilen, meşrulaştırılan, kurumlaştırılan sistemi reddetmektir.

Ölmek

Erkekliğin öldürülmesi olgusunu bu kapsam ve derinlikte kavramak yine pratik gereklerini yerine getirebilmek ifade edildiği kadar kolay değildir. Bu, beş bin yıllık kodların, zihni örgülerin, duygu ve güdülerin aşılması demektir. Yaşamın tüm alanlarına ölümcül bir asalak gibi kök salmış olan devletçi sistemin son temsilcisi kapitalist moderniteye dur diyebilmektir. Kadın karşısında sağlanan avantajlardan vazgeçme, şahsında bu erkeklik üzerinden hüküm süren sisteme dur deme, bunun gerektirdiği zihni-nefsi-hissi mücadeleyi yürütme büyük bir özgürlük tutkusu ve eşitlik anlayışı gerektirmektedir. Bu ciddi ve derinlikli bir kişilik savaşı olmadan gerçekleştirilemez.

Kadın karşısında sunulan sözde avantajların bedelinin ne kadar ağır olduğunu anlamaksızın erkeğin özgürleşme sorunu çözülemeyecektir. Kadın açısından köleliğini fark etme ve buna karşı mücadele yürütme hiç de zor olmazken, erkekte köleliğini farketmek, anlamak ve bunu aşma çabası içine girmek çok sancılı olmaktadır. Erkeğin yaşadığı kölelik ve yol açtığı sorunlar bile “Kadın sorunu” biçiminde adlandırılmaktadır. Kadın sorunu da adı üzerinde zaten kadınlara özgü bir sorun gibi algılanmaktadır. Yaşamdan silinmiş, iradesi varlığı, duygu ve düşünceleri, üretkenlik ve yaratıcılığı dumura uğratılmış kadın karşısındaki erkek konumu, milyonlarca erkek için en vazgeçilmez konum durumundadır. Sokakta, işyerinde, okulda devlet karşısında yaşadığı aşağılanma, horlanma, karılaşma ne düzeyde olursa olsun kadın karşısında kendini kral gibi hissetmeyi vazgeçilmez görmektedir. Buna dayalı sistemin yıkılmasını kendi erkekliğinin yıkılması olarak görmekte ve ona dört elle sarılmaktadır. En demokrat ve devrimci olanında bile bu erkekliğin en büyük hakaret, onuruna en büyük saldırı, en büyük aşağılama olduğu fazla anlaşılmamaktadır. Yine bu erkek kimliğinin ne kadar incelikli yöntemlerle kendini bir kültür haline getirdiği, bilinçaltına sızdığı, güdü, davranış ve duyguları kodladığı görmezden gelinerek kendini bu kimlik dışında tanımlama gibi kolaycı yaklaşımlar gelişebilmektedir. Dolayısıyla bu erkeğin öldürülebilmesi için önce tanımlanması ve yakalanması zorunlu olmaktadır.

Kadın kendine biçilen tüm rollerin yanında devletçi sistemin ezdiği, horladığı, sömürdüğü erkeğin tüm öfke ve isyan duygularını emen, rehabilite eden, sistemi koruyan bir rol de oynamaktadır. Kadını en çok kullanan, en çok sömüren, en çok tüketen sistem olduğu halde yarattığı özgürlük yanılsamasıyla kadınları sisteme bağlamaktadır. Devletli uygarlığın kadında yarattığı yanılsama derinliklidir. Kapitalist modernite bunu karadeliğe çevirmiştir. Daha da kötüsü kadını sahte özgürlük hayalleriyle sistemin sürdürülmesi ve korunmasına bekçi haline getirmektedir. Dolayısıyla erkeğin özgürleşebilmesi için sadece kendi egemen erkekliğiyle değil, sistemin dayanağı haline getirilmiş köle kadın gerçeğiyle de savaşması gerekir.

Kadını Kaybeden Erkek Yaşamı Kaybetmiştir

Erkek, özgürlük sorununun çözümünde ancak böyle rol oynayabilir. Bu, erkekliği öldürmeyi yaşamsal bir sorumluluk olarak görmeyi ve bunu süreklileşen bir yaşam biçimine dönüştürmeyi gerekli kılmaktadır. Özgürlük mücadelesinde yer almak, kadın ve erkek için mutlak özgürleşme anlamına gelmemektedir. Kadın ve erkek için özgürleşme sorunları derinliklidir.

Burada görülmesi ve ortadan kaldırılması gereken şey; kadını iradesizleştirerek, köleleştirerek egemenlik altına alan ve yok oluşa sürükleyen devletçi, iktidarcı, şiddetçi erkek zihniyetidir. O yüzden kadın sorunu deyince en çok erkek sorununu anlamalıyız. Hakikatini yitirmiş erkek ve onun yol açtığı sorunlar gelmeli aklımıza. Bu erkekliğin inşa edilmesiyle birliktedir ki toplumsal sorunlar sökün etmiştir. Evrenin en muhteşem ikilisi olarak beliren kadın-erkek ilişkisi bozulduğunda evrenin dengesi de bozulmuştur. Erkek, kadını tahrip ettikçe toplumu, doğayı, en çok ta kendini tahrip etmiştir.

Küçük bir elitin iktidarı için şekillendirdiği erkek zihniyeti ne kadar benimsendiyse kadın ve erkek o kadar birbirinden uzaklaşmış ve birbirini kaybetmiştir.

Kadını kaybeden erkek aslında yaşamı kaybetmiştir. O günden beri her şeyi yarımdır, her şeyi sakattır. Bakışı sakattır, düşünüşü sakat, algılaması sakattır yorumlaması sakat. O yüzdendir ki bütün eylemleri sakat olmaktadır. Erkeğin yıkıcı gerçeği bu yüzdendir. Kadını ikinci sınıf gören, dışlayan, tahakküm altına alan, kadını nesneleştirerek öldürmek dahil üzerinde her türlü tasarrufa yönelen erkek aklı ve eylemi içinde bulunduğumuz zamana katlanarak ulaşan ve altından kalkılamaz bir hal alan toplumsal ve doğasal sorunların yaratıcısı ve büyütücüsüdür.

Önder Apo şimdiye kadar geliştirilen özgürlük teorilerinde sorunun tek yanlı ele alındığını dile getirmekte ve şöyle demektedir; “Ezilen cins kadın olduğu için, çoğunlukla onlar üzerinde durduk. Fakat erkek kesimi de, en az kadın kadar kurtarılmaya muhtaçtır. Bizim çözümlemelerimizin bu ilişkide önemli oranda erkek çözümlemesini de içerdiğini, en az kadın tipini çözümlediğimiz kadar, erkek tipini de sorunun diğer kutbunda çözümlediğimizi biliyorsunuz. Hatta ulusal kölelikte ve toplumsal düşürülmüşlükte, erkeğin payının kadından daha fazla olması gerektiğini, daha fazla suçlu görülüp sorumlu tutulması gerektiğini bu çözümlemelerin bir sonucu olarak söylüyoruz. Kadın sorumluluk duyamayacak kadar işlevsiz ve güçsüz bırakılmıştır, iradesiz bırakılmıştır. Yani bir yerde, tam yenilgi ve teslimiyet konumundadır. Dolayısıyla kölelik söz konusu olduğunda bir tarafa bırakacağız. Daha başat olan, sömürgeci kurumlarla ilişkide bulunan, dolayısıyla köleleşmemizle daha fazla bağlantılı olan erkektir. O ilişki kuruyor, o ajanlaşıyor, o kendini bir hiçe, bir maaşa satıyor, olası gelişmeleri ilk ele alan odur, sömürgeci partilere ve sömürgeci orduya koşan erkektir. Yalan mı? Hayır. Dolayısıyla en çok sorumlu tutulması gereken öğe durumundadır.”

Kadınlar ve erkekler özgürlük hamlesine klasik erkekliğin öldürülmesini ve dönüştürülmesini sağlayan özgürlük çabalarıyla katılabilirler. Özgürlük mücadelesinde özgür yaşam zemini, özgür kadın ve özgür erkek öncülleri oluştukça, bu doğrultuda inanç, bilinç ve cesaret yükseldikçe erkeğin erkeği öldürme projesini sahiplenme ve kalıcılaştırma düzeyi de gelişecektir.

Birey-toplum ve doğanın özgürleştirilmesi erkeğin ve kadının uzun, zorlu ve kararlılık isteyen mücadeleleriyle gerçekleşecektir.

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.