İNSAN TANIMI

15 Nisan 2014 Salı

Demokratik uygarlık sisteminin temel birimi olan ahlak ve politikanın tarihi, aynı zamanda demokratik uygarlık sisteminin de temsili anlamına gelmektedir

Sinan ŞAHİN

İnsan ve toplum gerçekliği ‘evrensel bir hamle’ sonucu gerçekleşen ve bilinebildiği kadarıyla evrenin en yetkin halidir. Diğer canlılar ya da evrenin diğer bileşenleri evrensel tarihin bir parçasını ifade ederken, insan evrensel tarihin bütününü ifade eder. Evrimsel akışta her oluşum kendine kadarki evrensel tarihi içinde taşır, başka bir deyişle her oluş kendine kadarki evrenin bir ifadesi, dile gelmesidir. An’da gerçekleşen evrenin kendisidir. Evrensel akış devam ederek insanlaşmaya doğru evrildiğinden, birinci doğa bileşenleri evrensel tarihin kendilerinden sonraki dönemlerini ifade etmez. Yeni olanda yaşarlar, ama ‘yeni’nin aynısı değillerdir, ‘yeni’ yani doğal evrimsel akışta kendilerinden sonrası, onlardan daha donanımlı olarak devam eder.  

İnsan niteliğindeki ‘oluş’ sadece bir insan değildir, insanın tüm öncesidir, yani evrenin tarihidir. Önderliğimizin “Big-bangdan beri evrene yayılan gerçekliklerin toplamı” olarak tanımladığı ‘insan’da dile gelmeyen, insanın içermediği hiçbir evrensel oluşum yoktur. Yani evrenin tümü insandadır. Zaten bu nedenledir ki insan için aynı zamanda ‘mikro kozmos’ yani ‘küçük evren’ tanımı yapılmaktadır. Evrene dair ne aranırsa insanda aranmalıdır ve insanda vardır. Taoizm’de geçen “Tao taşta uyur, çiçekte rüya görür, hayvanda uyanır, insanda uyandığının farkına varır.” özdeyişi evrensel akışı ve insanın kapsayıcılığını çok özlü bir şekilde vermektedir. Uyandığının farkına varan insan, hem uyumayı hem rüya görmeyi hem uyanmayı hem de kendi ayırt edici özelliği olan uyandığının farkına varmayı içinde taşır. Taşta, çiçekte, hayvanda ve insanda gerçekleşen evren olurken, hepsinde de evren farklı bir nitelikte gerçekleşir. İnsandaki gerçekleşme niteliksel bir sıçramadır ve muhteşemdir.

İnsan dışında evrende kendi oluşumunun farkında olan herhangi bir varlık yoktur. Kendindeki evreni açığa çıkarma, kendini tanıdığı oranda evreni tanıma ayrıcalığı sadece insana hastır. Evrensel bir oluşum olan insanı, bu farkındalık yetisi ve kapasitesi sayesinde tüm bilmelerin kaynağı haline getiren de bu gerçekliktir. Bu, evrensel oluşum açısından bir hamle niteliğindedir. Yani evren insanlaşarak yeni bir aşamaya geçmiş oluyor. Bu aşama, kendini düşünebilme ve kendi farkına varabilme yetisidir.

Yanı sıra zamanın oluşturucu etkisini en yetkin halde insanda görebiliriz. Çünkü zamanın tümü insanda dile gelmektedir. İnsanda atom altı dünyadan tutalım tüm canlılık dönemlerini gözlemlemek mümkündür. Bu nedenledir ki Önderliğimiz: “kozmosu ve kuantumu bilmek istiyorsan kendini bil!” diyor. İnsandaki bu gerçeklik nedeniyledir ki evrenin tüm gelişim aşamaları ana karnındaki dokuz aylık sürede gerçekleşir. Ananın yaptığı, esasında evrenin milyarlarca yıl boyunca oluşturduklarını dokuz aylık sürede gerçekleştirmektir. Bu bir yanıyla ana şahsında insanın kapasitesinin ve farklılığının bir nişanesi olurken, öte yandan yaratıcı olması itibariyle ana’yı evrenle aynılaştırır. Ana ile evren arasındaki en temel fark, oluşum hızlarında yaşadıkları farklılıktır. Yani zamanlarının farklı olmasıdır. Evrenin milyarlarca yılda gerçekleştirdiğini ana yine evrenin bir devamı ama toplamı olarak daha kısa sürede yapmaktadır. İşte bu durum ana şahsında insanda gerçekleşen niteliksel farklılaşmayı ve potansiyeli ortaya koymaktadır.

Yoğunluk kazanmış bir varlık olarak insanın yaşı evrenin yaşıdır. Bu açıdan gerçek anlamda insanı bilebilmek için evreni, evreni de bilebilmek için insanı bilmek gerekir. Bu yönüyle evreni bilmeye dair her girişim özü itibariyle insanı bilme çabası iken bunun tersi de doğrudur.

 

Toplumsallık İnsan Eko-Sisteminin Koyduğu Kuraldır

İnsan toplumsaldır. İnsan böyle kurulmuştur, kendini de böyle kurmaktadır. İnsan olmak ve insan kalmak için toplumsal olmak bir zorunluluktur. Bu her zaman böyle olmuştur ve olmaya da devam edecektir.

Her şey, herkes dâhil olduğu eko-sistemin sınırları ve gereklilikleri çerçevesinde yaşar. Gelinen yer (doğa, ana) ve onun gereklilikleri görmezden gelinerek tümden bağımsız, yaşam kurallarını o türün kendisinin koyduğu bir yaşamı en yetkin bir canlı olarak insan da dâhil hiçbir varlık gerçekleştiremez. Tüm oluş’lar kendi eko-sistemleri tarafından sınırlandırılmışlardır. Eko-sisteminin gerekliliklerine göre yaşamayan, bu gereklilikleri yok sayan türler, yok olmakla karşı karşıya kalır. Bu yok oluşun boyutunu kapasite belirler. İnsan türü, hiçbir canlıda olmadığı kadar kendisi ile birlikte daha pek çok türün, hatta tüm canlılığın, gezegenimizin sonunu getirebilecek denli zararlı olma potansiyelini ele geçirmiş durumdadır.

İnsan dâhil tüm türler açısından gelinen yer, kaynak olan doğa yarattıklarına nasıl bir yaşam yaşamaları gerektiğini kendilerine kodlar. Her canlı, doğadan kendisine kalan ve doğanın bir gerçekleşmesi anlamına gelen duygusal zekâ ile doğada yaşamaya koyulur. Beslenme, korunma ve üreme tüm canlılarda görülen ve türün devamı için kesinlikle çözülmesi gereken doğal, yaşamsal sorunlardır. Türün yaşamını nasıl devam ettirebileceği, sürü halinde mi olacağı, tek mi kalacağı, beslenme, korunma biçiminin nasıl olacağı genlerinde şifreli bir şekilde kendisinde içkindir. Bu sayede türün yeni nesilleri her şeyi yeniden öğrenmek zorunda kalmazlar. Ataları kendi adlarına da öğrenmiş ve kodlama biçiminde onlara aktarmıştır. Bu ilke doğanın genel evrimsel işleyişi çerçevesinde böyledir. Yoksa her şeye yeniden ve sıfırdan başlamak gerekecekti ki bu da esasında yok oluş anlamına gelir. Burada doğanın bileşenlerinin basit birer nesne oldukları, yaşamlarına dair hiçbir belirleyiciliklerinin olmadığı sonucu çıkarılmamalıdır. Tersine canlı evren anlayışının bir sonucu olarak her canlı hatta her şey yaşam faaliyeti içinde bir öznedir; bir seçişe, değişen doğasal koşullara göre kendini uyarlama inisiyatif ve kapasitesine sahip olarak yaşamının iplerini belli yönleriyle kendi elinde tutmaktadır. Zaten sonraki nesile kalan da bu aktivitelerin bir kodlaması olmaktadır. Ancak tüm bu aktiviteler türün dahil olduğu eko-sistemle uyumlu olmak, onunla çelişmemek zorundadır.

  Doğa (ana –kaynak), kendisinin sureti olan insana da ancak toplumsal olması halinde yaşayabileceğini söylemiştir. Bu yönüyle onun yaşamını devam ettirebilmesinin koşullarını belirlemiştir. En ‘zayıf’ varlıklardan biri olarak insan, doğanın zorlu koşullarında ancak birarada yaşayarak, birbiri için yaşayarak, toplumsallaşmak suretiyle güç biriktirerek yani komünal olarak var olabilecektir. Bundan kopuş ya da bunun geliştirilmemesi yok oluş anlamına gelecektir. O nedenle insan olmak ile toplumsallaşma eş zamanda, birlikte gerçekleşen olgulardır, at başıdır. İnsanlaştıran, insan kılan, geliştiren toplumsallaşmadır. Bu yönüyle toplumsallaşma insan türünün varlık koşuludur. Toplumsallaşma, insan eko-sisteminin koyduğu kuraldır. Yani doğa, insana toplumsallaşırsan, gücünü biriktirirsen, komünal olursan yaşayabilirsin; yoksa yok olur gidersin, diyor.  Bu, en ‘ilkel’ (kastedilen ilk haldir) ve zayıf olunan dönemde de böyledir, bugün de böyledir. Özcesi toplumsallık esas alınıp ona göre yaşanmadan insanın var olması, varlığını devam ettirebilmesi ve gelişmesi mümkün değildir. Bugün doyumsuz bir bencillikle yanılsamalı bir güçlenmeyi yaşayan insan, eğer insanlığa, doğaya kısacası kendi dışındaki doğalara karşı duyarlılığını tümden yitirirse, verdiği zarardan vazgeçmezse veya daha fazla zarar verirse, insan türünün yok oluşu da pek çok değişik türde olduğu gibi gerçekleşecektir. Bu yönüyle her zaman insanlaştıran en temel olgu olarak toplumsallık önemini ve varlığını devam ettirmektedir.

  Bu açıdan toplumsallaşma, toplum olarak yaşama, başkası için yaşarken kendisi için de yaşıyor olma,  başkası-kendi ayrımını karşıtlık üzerine kurmama, bir ve bütün olma, insan türünün doğası olmaktadır. Denilebilir ki insan türü için tarihsel ve toplumsal olmayan hiçbir şey yoktur. Bir var oluş olarak insana ve onun yaratımı olan her şeye, analitik düşünce, dil, kültür, yaşam çeşitliliği vb. bakıldığında bunların hiçbirinin bireysel olmadığı, tümünün toplumsal olduğu görülür. Yani toplumsal olmayan, tarihsiz olan hiçbir şey yoktur. Sadece bir insanın düşüncesinden, dilinden bahsedilemez. Bir tarihsel ve toplumsal değer ve oluşum olarak düşünce, dil, kültür, hatta kişilikten bahsedilebilir. O nedenle bireye ait gibi görünen her şey de dâhil hiçbir şey bireyin değildir, bunların tümü toplumsal ve tarihsel değer olarak var olur ve gelişir.

 

Kültürün Tanımlanması

Evrenin kendini fark etme çabası olarak insanın ve onun var oluş koşulu olarak toplumun bu değerler toplamına kültür denir. Bir başka deyişle evren insanlaşarak ve toplumlaşarak esasında kültürlenmektedir. İnsan ve toplumda kültürlenen bir evrene varmış oluyoruz. Ancak burada önem kazanan husus, evrenin hangi kültürle bunu gerçekleştirdiğidir. Dikkat edersek ‘hangi kültür’ dediğimizde kaçınılmaz olarak birden fazla kültürden bahsetmiş oluyoruz. Acaba gerçekten de birden fazla kültür tanımı yapmak mümkün mü? Yoksa bu bir yanılsama mı? Kültürün hakikati nedir? Bahsettiğimiz insan ve onun var oluş koşulu olarak toplum olduğuna göre, insanın ve toplumun kültürü neydi, nasıldır, nasıl olmalıdır?

Kapitalizm bugün liberalizmin gücüyle her şeye dair görüş enflasyonu oluşturduğu gibi kültüre dair de bir tanım ve içerik enflasyonu oluşturmuş durumdadır. Her gün değişen, yenilenen (gerçekte ise değişmezlik anlamına gelen) bir ortamda habire kültürel değişimlerden, farklı farklı kültürlerden bahsedilmektedir. Gelinen aşama adeta ‘ne kadar çok kafa o kadar da kültür’ noktasıdır. Tüm bunlara cevap vermenin ve egemenlerin ideolojik hegemonyasının etkisine girmemenin en sonuç alıcı yolu, konuyu kültür-uygarlık denklemine oturtarak ele almak olacaktır. Çok yoğunca ‘maddi kültür’, ‘manevi kültür’ tanımlamalarının yapıldığı günümüzün her şeyi parçalayan dünyasında bu gereklidir. Ancak uygarlığa dair çözümlemeler ileriki değerlendirmelerde ele alındığından biz daha çok kültüre odaklanmaya çalışacağız.  

Önderliğimiz kültürü dar anlamda ‘toplumun zihniyet dünyası olarak’ tanımladı. Ancak bununla yetinmeyerek, doğru ve bütünlüklü bir kültür tanımına ulaşabilmek için buna ‘politik, ekonomik ve sosyal kurumlar’ın da eklenmesi gerektiğini belirtti. Bu kültürün ontolojisinden dolayı böyledir. Zira evrendeki her oluş, ikili bir karakterdedir. Oluş’un dili ikilidir. Hemen belirtmek gerekir ki bu ikili yapı arasındaki ilişki simbiyotiktir. Oluş bu ikilinin birlikteliğinin sonucudur. Hiyerarşik devletçi sistemin tüm ikilikleri ise eşitsiz ve özne-nesne denklemine uygun inşa edildiğinden oluşturmazlar. Oluşturdukları ise hastalıklı, sakat ve anormaldir. Bu açıdan doğal olan ve oluş’u mümkün kılan ikiliklerle, doğal olmayan ve bu nedenle de oluş’u mümkün kılmayan (yaratma, doğal hale uygun olarak kendini aşma anlamında) devletçi sistemin ikilikleri arasında özsel bir fark vardır.

İşte tanımda bahsedilen anlam-yapı bütünlüğü oluş’un bu doğal dilinden dolayıdır. Nasıl ki oluş için enerji-madde veya ruh-beden ikilisi gerekliyse ve bunlardan biri olmadan diğeri anlamsız veya olmazsa, kültürel oluş için de anlam-yapı birliği şarttır. Kültürü sadece bir zihniyet dünyası olarak tanımlamak yetersiz olur. Zira her anlam, ruh, enerji eş deyişle soyutluk, görünmezlik kendini görünür kılmak ister. Görünmezlik için görünür olmak, bir gerçekleşme ve kendini oluşturmadır. Anlamın anlamına kavuşması için bu gereklidir. Bu, potansiyel olarak her şey olabilecek denli yetkin olan anlam güçleri için bile öyledir. Her şeylik bir şeye dönüşmez ve kendini görünür kılmazsa o halde oluşmamış ve hiçbir şey olarak kalmış demektir. O olsa olsa Hegel’in mutlak tini gibi potansiyel olarak her şey, varoluşsal olarak da hiçbir şeydir. Potansiyel olarak en büyük anlam bile bir şeye dönüşemezse, bedenleşemezse, eş deyişle maddeleşemezse anlamsızlaşır, eşdeyişle hiçlikten kurtulamaz. Hareket olarak önümüzdeki en büyük görev olarak duran demokratik konferedalizmin gerçekleştirilmesi de aynı anlamdadır. Bir ruh olan demokratik ulus, kendi özüne uygun bir beden -ki bu da geniş anlamda demokratik konfederalizm, dar anlamda da demokratik özerkliktir- bulamazsa o zaman oluşmamış, gerçekleşmemiş ve anlamına kavuşmamış olacaktır. Özcesi ruh-beden, enerji-madde diyalektiği üzerinden tüm oluşlara bakmak son derece aydınlatıcıdır.

İşte kültürün salt zihniyet dünyası olarak tanımlanması bu nedenle yetersizdir. Anlamlılık ve zihniyet dünyasının kendisiyle uyumlu yapılara kavuşması kültürün varlaşması için gereklidir. Bunun tersi de geçerlidir. Yani kültürü zihniyet dünyasında kopartan, sadece yapısallıklar toplamı olarak ele alan yaklaşımlar da yanlıştır. Kültür ne sadece manevi kültürdür ne de kapitalizmin lanse ettiği gibi maddi kültürdür. Kültürün hakikati ikisinin birlikteliğidir. Önderliğimiz de kültürü bu çerçevede, “insan toplumunun tarihsel süreç içinde oluşturduğu tüm yapısallıklar ve anlamlılıklar bütünü olarak” tanımlamaktadır. Bunu bir açıdan da teori-pratik bütünlüğü ve diyalektiği çerçevesinde ele alabiliriz. Nasıl ki teorisiz bir pratik mümkün değilse, her pratiğin mutlaka bir teorisi varsa, yine teori ancak pratikleştiğinde bir anlam kazanıyorsa, kültürün anlam-yapı bütünlüğünde de aynı diyalektik işler.  

 

Toplum Yapım Olarak Kültür

Burada dikkat edilmesi gereken husus, kültürün her türden toplumyapım işi olduğudur. Daha doğrusu kültürün toplumun anlamsal ve yapısal her türden inşa çabalarının bir toplamı olduğudur. Bu yönüyle kültür tümüyle toplumun işidir, toplumsaldır. Kültüre dair böylesi bir tanımlama, kültürü toplumdışı olan egemenlerin bir işi olmaktan çıkarır. Bu, şu demektir, egemenlere ait, onların geliştirdiği bir kültürden bahsedilemez. Bu toplumsal yaşamın kendisi olan kültürün hakikati nedeniyle böyledir. Kültürün hakikati bize ona karşıt olan ve onu dağıtmayı, parçalamayı temel uğraş bellemiş egemenlere ait bir kültürün olamayacağını söyletir. Özü gereği toplumsal olan kültür, toplum dağıtıldığında zaten dağıtılmış olur. O nedenle de egemenlere ait bir kültür tanımlaması yapmak özsel olarak yanlıştır. Bu diyalektiği şu şekilde de vermek mümkündür: toplumyapım kültür olurken, toplumkırım uygarlık olmaktadır. Yine kültür toplumyapım eylemlerinin tümü iken, uygarlık da toplumkırım eylemlerinin tümüdür. Bu nedenle de kültür özsel olarak toplumsalken, uygarlık özsel olarak toplumdışıdır.

Dolayısıyla öyle aşırı öznelci-tekilci bir yaklaşımla sayısız kültür tanımı yapmak yersizdir ve yanlıştır. Toplumun doğasını kültür olarak tanımlamak doğru ve yerinde olandır. Bu ahlak ve politikanın aynı zamanda kültür anlamına geldiğini söyler bize, zira toplumun doğası ahlak ve politikadır. Bu yönüyle kültür toplumsal doğadan çıkan yaşamın kendisi olmaktadır. Bu yaşam da demokratik ve komünal olduğundan, demokratik komünal kültür gerçek kültür olmaktadır. Yani demokratik komünal kültür dendiğinde kültürün herhangi bir yönüne vurgu yapılmıyor, kültürün kendisinden bahsedilmiş olunuyor. Dolayısıyla kültürden bahsettiğimizde komünal demokratik kültürden bahsetmiş oluyoruz. Zaten kültürü uygarlığın karşıt kutbu olarak değerlendirmemizin ve konuya kültür-uygarlık denklemi çerçevesinde giriş yapmamızın nedeni de bu olmaktadır.

Peki, o halde diğer kötü sıfatlı kültürlerden (devlet kültürü, tecavüz kültürü, sınıflı kültür, cinsiyetçi kültür…) bahsedilemez mi? Bunlar da neyin nesi?

Bunlar ve daha başka kötü sıfatlı kültürler çokça kullanılıyor olmasına karşın, bunlar toplumsal doğaya ters düştüklerinden ve kültür de özsel olarak toplumsal doğaya uygunluk anlamına geldiğinden, kültür olarak tanımlanamazlar. Bunları kullanıyor olmamız, bunları kültür olarak gördüğümüz anlamına gelmez. Zira bir şeyin kültür tanımı içine oturabilmesi için en öncelikli şart, onun topluma ait olmak zorunda olmasıdır. Bu kötü sıfatlı kültürlerin yaratıcıları egemenler olduğundan ve bu kültürler de toplumu yok etme amaçlı olduğundan kültür tanımında yer alamazlar. Ancak yedi bin yıllık hiyerarşik devletçi sistem tarihi boyunca egemenlerin toplumsal kültüre etki ettiklerini, onda büyük yarıklar oluşturduklarını, onu toplumsal doğadan önemli ölçüde uzaklaştırdıklarını ve böylelikle de toplumsal yaşama müdahalede belli ölçüde başarılı olduklarını görüyoruz. Bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak da toplumun kültüründe aşınmalar oluşmuştur. Cinsiyetçilik, iktidarcılık, bencillik ve parçalanmanın her türü toplumsal yaşama etki etmiş ve kültürde zayıflamalar yaratmıştır. Toplum en genel anlamıyla Önderliğimizin deyimiyle karılaştırılmış ve sürüleştirilmiştir. İktidarcı-devletçi kültür, aynı anlama gelmek üzere tecavüz kültürü yaşamın her alanına sirayet etmiştir. Bu nedenle de ortada oluşum dönemindekiyle uyumlu bir toplumsal yaşamdan, dolayısıyla da demokratik komünal kültürden bahsedemiyoruz. Özcesi toplumun doğası kaldığı ölçüde demokratik komünal kültür kalmıştır, toplumsal doğa aşındırıldığı ölçüde de demokratik komünal kültür eritilmiş, zayıflatılmıştır. İşte, tüm bu kötü sıfatlı kültür tanımlamalarının yapılmasının nedeni, egemenlikçi güçlerin toplumsal yaşama yaptıkları güçlü etkidir. Etki o denli büyüktür ki insan türünün eko-sistemi olan toplumsallık ve içinde yaşanılan çevre-doğa yok oluşun eşiğine getirilmiştir. Önderliğimizin dikkat çektiği ‘dinozorlaşma’ tam da bu olmaktadır. Bu kötü sıfatlı kültür tanımlarını kullanmamız, ‘modernite’ kavramını kullanma biçimimizle benzerdir. Kavramsal olarak ‘toplumun bir çağdaki yaşam biçimi’ olarak tanımlanmasına karşın, kapitalizm gibi herhangi bir toplum biçimine denk düşmeyen bir dönem için de kullanılmaktadır. Kapitalist modernite kavramsallaştırmasının altında yatan temel neden, kapitalizmin toplumsal yaşama yaptığı çok güçlü etkidir. Tabi bu etki negatiftir, yıkıcı, dağıtıcı ve lime lime edicidir.

Böylelikle kültürü toplumsal doğanın yaşamı olarak tanımlıyoruz. Bu yaşamı da komünal-demokratik olarak belirliyoruz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi toplumsal doğa inşa edilmiş bir içeriğe sahip olmaktan çok, insan türünün var olmak ve var kalabilmek için yapması gerekenleri ifade eder. Bu da ahlak ve politika anlamına gelir, yani ahlak ve politika insan türünün eko-sistemi olmaktadır.

 

Komünal Demokratik Kültürün Anlam-Yapı Birliği

Toplumsallık insanlaştıran, geliştiren ve böylelikle kültürlenen yaşamını ahlak ve politikayla kurar. Ahlak zora dayanmayan, toplumun uyumlu ve kurallı yaşamı olurken, politika bu yaşamın zihniyet dünyasının kurulması oluyor. Ahlak yaşamsal gelenekleri içselleştirdiği için, toplumsal yaşam için oldukça işlevseldir. Onun rolü varlık-yokluk ölçüsündedir. Yaşam için gerekli olan geleneklerin, kuralların gücünü temsil etmektedir. İçselleştirildiğinden de son derece sonuç alıcı ve kendiliğindendir. Hem katılım isteyendir hem de hayati öneminden ötürü geleneklerle sınırlayandır. Ortada egemenlik değil de özgürlük olduğundan bu sınırlamaları özgürlükleri sınırlayan olarak değil de özgür kıldıran sınırlamalar olarak algılamak büyük önem taşır. Zaten bu nedenledir ki Önderliğimiz ahlakı “özgürlüğün kendisini kurallara kavuşturarak katılaştırması” olarak da ifade etti. Toplumsallaşma, komünalite, büyük sorumluluk bilinci, özgürlük, eşitlik, adalet, dayanışma, sevgi, gücünü ortak güçle birleştirme, katılım …esas ahlaki davranışlardır. Böylelikle ahlak davranışı, pratiği aynı anlama gelmek üzere yaşamı düzenler.

Politika ise tüm insanların varoluşlarını borçlu oldukları toplumun gelişmesi için kafa yorması, düşünmesi, tartışması, karar alması… özcesi en aktif bir şekilde kendini toplum işlerine katmasıdır. Keskin bir ayırım yapmamak kaydıyla politikanın daha çok bir zihinsel katılım olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu yönüyle politika toplum için en iyi işi bulmak iken, ahlak bu işi yapmaktır. Bu nedenle de “politika bulur, ahlak uygular.” Yani politikada daha çok düşünsel katılım öndeyken, ahlakta bu düşünceye uygun bir pratik katılım öndedir. Ancak her ikisi de özünde toplumun gelişmesi, güçlenmesi içindir. Politika ve ahlak arasındaki diyalektiği anlam-yapı veya teori-pratik bütünlüğü biçiminde anlamak da mümkündür.  

 Ahlak ve politikanın bütünlüklü bir şekilde görüldüğü toplumlar doğal ve sağlıklı toplumlardır. Böylesi toplumlar toplumsal doğaya uygun olan toplumlardır. Yani toplumun başlangıç halini ya da bu hale uygunluğu temsil ederler. Böylesi toplumlarda, özünde inanışlar ve duyuşlar ortaktır, birbiri için yaşama esastır. Bu toplumda iktidara, sınıflara-tabakalaşmaya neden olabilecek bir farklılaşma olmadığından, yetenekler birbirini tamamlama ve güçlendirme temelinde kullanıldığından, herkesin yeri önemli olduğundan organiklik vardır. Toplumun kendisi canlı bir organizma olarak anlamlı ve uyumlu bir bütünlük olarak oluşmakta ve gelişmektedir. Nasıl ki milyarlarca hücre dokuları, dokular organları, organlar da canlı bir organizmayı oluşturuyorsa, toplum da tüm tekillerin kendi farklılıkları temelinde bir’i oluşturmalarıyla oluşur. Buradaki bir’de yani toplumda farklılıkların yok olması, başkasının egemenliği içinde erimesi, önemli ve gerekli görülmemesi, önünün kesilmesi, potansiyelinin açığa çıkmasının engellenmesi … söz konusu değildir. Eşitsizliğin, sömürünün, hâkimiyet ve tahakkümün, mülkiyetin olmadığı; komünalizmin, birbiri için yaşamanın, dayanışmanın temel yaşam felsefesi olduğu, kimsenin özne-nesne ayrımına tabi tutulmadığı, eşitsizlerin eşitliğinin sağlandığı, doğa ve onun tüm bileşenleriyle uyumluluğun görüldüğü, yarattığı değerler anlamında insan ve toplum olmanın özünü oluşturan bu toplumsal doğaya ‘organik toplum’, ‘doğal toplum’, ‘ahlaki politik toplum’ denmektedir.

Bu toplumun zihinsel ve yapısal dünyasında herhangi bir parçalamaya yer yoktur. Zira henüz dayanışmanın ve birlikte var olmanın hakim olduğu doğanın içinden ikinci bir doğa olarak çıkmış olmanın doğallığı vardır, ilk insan toplumunda. Bu bozulmamış zihinlerde ve yaşamda hiyerarşik devletçi sistemin büyük bir ustalıkla icat ettiği ve ördüğü doğa-insan, toplum-birey ve kadın-erkek karşıtlığı henüz ortada yoktur.   Bu toplumda her şey tıpkı gelinen yerdeki yani birinci doğadaki gibi özü birlik ve dayanışma olan ve Schrödinger’in ‘kuantumun en önemli ilkesi’ olarak tanımladığı ‘temel birlik ilkesi’ çerçevesinde işlemektedir.

 Bu bütünlükçü zihinsel örgü, inşa edilmiş gerçeklik olan toplumsallığı da buna göre örecek ve toplumsal yaşam da buna uygun olarak bütünlüklü ve dayanışmacı olacaktır. Bu nedenle bu dönemin yaşamında kültürel bir aşınma, kültürel bir bozulmadan bahsedemeyiz. Yaşam özüne uygun olduğundan kültür de özüne uygundur, yani komünal-demokratik bir karakterdedir. Bu kültürün üç milyonluk insan ömrünün %99’unda en görkemli haliyle yaşandığını tüm toplumsal tarih verileri kanıtlamaktadır.

 

 Kültürel Bozulmanın Başlangıcı

Oluşum nedenlerine burada yer vermeyeceğimiz hiyerarşik sistemle birlikte toplumsal doğanın bu özünde yarılmalar görülür. Yaşlı bilge, şaman ve avcı şefin oluşturduğu ve kendini ataerkilliğe dayandıran hiyerarşik dönem, aynı zamanda tüm merkezi uygarlık tarihi boyunca insanlığın uğraşmak zorunda olduğu toplumsal sorunların oluşumunun da tohumlarını atacaktır. Hiyerarşiyle başlayan bu yeni dönemde artık toplum eskisi gibi ‘bütün’ değildir; herkes bir, bir de herkes için değildir. Toplum parçalara bölünmüştür ve tüm parçalar bütün’ün yani toplumun gelişimi için kafa yormamakta, pratikleşmemektedir. Yeni sistemi geliştirenler (‘güçlü kurnaz adam’ diye soyutlamak mümkündür) toplumda erkeğin egemenliğini kurmaya çalışanlardır. Bunu sağlamak için de çok sistematik bir şekilde toplumsallaşmanın esas geliştiricisi olan kadın hedeflenecek, güçten düşürülmeye çalışılacaktır. Böylelikle artık birbirini tamamlayarak insan türünü oluşturan bir cinsler gerçekliği yerini, toplumsal cinsiyetçiliğe bırakacaktır. Toplumkırım anlamındaki bu çabaların kültürkırımın da başlangıcı olduğunu kültürün tanımından çıkarıyoruz.

Kadın ve erkek yeni dönemde artık farklı sistem, zihniyet ve yaşam tarzlarını temsil eden iki karşıta dönüşecektir. Kadın ve erkekten oluşan muhteşem toplumsal birlik, böylelikle ilk yarılmayı yaşayacaktır. Yanı sıra kendini toplumda güç haline getirmeye çalışan bu kesimler, jerontokrasi adında bir yaşlılar yönetimi kurarak, gençler üzerinde de tahakkümlerini kuracaklardır. Böylelikle sınıflaşma düzeyinde olmasa da toplumda kadın ve gençliğin güçten düşürülerek erkeğin egemen hale gelmesini sağlamaya yönelik bir yarılma, parçalama yaşanmıştır. Bu aynı zamanda toplumun doğasından, yani komünal olan özünden bir kopuştur. Zaten insan eko-sisteminden bir kopuş olması nedeniyledir ki aynı zamanda sapma olarak değerlendirilmektedir.

Temel motifi bencillik, bireycilik olan bu zihniyet, pratikte de güçlenerek kendini devletleştirmeyi başaracaktır. “Somut ve tarihsel gelişim haliyle eşitlikçi klan ve kabile toplumundaki sınıflaşma, tarım-köy toplumu üzerindeki kentleşme ve hiyerarşik toplumun bağrındaki devletleşme” olarak uygarlık yeni anlamlılıklar ve yapısallıklar oluşturduğundan kendisiyle birlikte yeni bir kültür de oluşturacaktır. Ancak bu kültür toplumsal doğa olarak da tanımlayabileceğimiz demokratik komünal kültürden farklı bir kültür olacaktır. Bu, egemenlikçi sistemin anormal ve parçalayıcı kültürü olacaktır. 

Doğa-insan, toplum-birey ve kadın-erkek birlik ve bütünlüğü egemenlikçi sistem tarafından hem zihinsel hem de yapısal olarak paramparça edilecektir. Devletçi sistem bunu insanlığın düşünsel formları olan mitolojik, dini, felsefik ve bilimsel düşünüşlerin tümünde büyük bir ustalıkla gerçekleştirerek parçalı topluma meşruiyet kazandırmaya çalışacaktır. Merkezi uygarlık sistemi diye tanımladığımız sistem, gasp etme, ele geçirerek kendine ait kılma anlamına gelmek üzere bir tecavüz kültürü biçiminde gelişim gösterirken, bunun karşısında ise, ahlak ve politikayı toplumsal tarihin temeline oturtmuş ve bu nedenle de komünal demokratik kültürü temsil eden, bunu yaşatmaya çalışan demokratik uygarlık sistemi varlığını sürdürecektir. Yani hiyerarşik devletçi sistemin oluşumuyla ortaya çıkan çatallaşmayla, paradigmasal olarak artık iki kültürden bahsetmek mümkün olacaktır. Bir tarafta toplumsal doğaya dayanan demokratik komünal kültür, diğer tarafta da özü bencilliğe dayanan iktidarcı tecavüzcü ‘kültür’. Yedi bin yıllık insanlık tarihi özünde bu iki kültürün karşılıklı ilişki, çelişki ve çatışması tarihi olacaktır. Tabi hangi şartlarda merkezi uygarlık sisteminin yaşamına ‘kültür’ dediğimizi yukarıda belirttiğimizi tekrardan altını çizerek vurgulamak istiyoruz. 

 

Komünal Demokratik Kültür Demokratik Uygarlık Sisteminin Kültürüdür

Demokratik uygarlık sisteminin temel birimi olan ahlak ve politikanın tarihi, aynı zamanda demokratik uygarlık sisteminin de temsili anlamına gelmektedir. Çünkü demokratik uygarlık sistemine göre ‘ahlak ve politikanın kendisi tarih olarak da okunabilir.’ Bu durumda ahlak ve politikanın en has ve gerçek halinin yaşandığı ve toplumsallaşmanın tarihinde ‘doğal toplum’ olarak tanımlanan milyonlarca yıllık süre, demokratik uygarlık sisteminin en saf halidir. Bu, demokratik komünal kültürün de en saf halinde, ‘en uzun süre’ boyunca bu dönemde yaşandığını gösterir.

Demokratik uygarlık sisteminin tarihinden bahsetmek aynı anlama gelmek üzere demokratik komünal değerlerin tarihinden bahsetmektir. Hiyerarşiden başlamak üzere gelişen sapkın tarih boyunca, hiyerarşik devletçi sisteme karşı toplumun demokratik ve komünal olan özünü, yaşamını korumaya çalışan tüm toplumsal kesimlerin mücadeleleri demokratik uygarlık sisteminin tarihsel sistematiğini oluşturur. Devlet dışı kalmış toplumsallık anlamına gelmek üzere halkın gerçekleştirdiği tarih, demokratik uygarlık tarihidir. İşte tarih boyunca devletçi sisteme karşı toplumun komünal olan varlığını sürdürmeye çalışan tüm kesimlerin mücadeleleri demokratik komünal değerlerin korunması ve geliştirilmesi mücadelesidir. Bu kesimlerin mücadelesini iki yönden değerlendirmek önemli olmaktadır. Birincisi bunlar devletçi sisteme karşı demokratik ve komünal olan yaşam tarzlarını korumaya çalışırlar. İkincisi de bu kesimlerin direnişi devletçi sistemin tecavüzcü kültürünün yayılmasını engeller, egemenlikçi kesimleri gemler.

Devletçi sistemin hiçbir anı tek başına geçmemiştir. Demokratik uygarlık sistemi de merkezi uygarlığın yanı başında onunla ilişki, çelişki ve mücadele içinde olmuştur. Kadının sistemik duruşu, etnisitenin çok yönlü direnişi, ezilenlerin kalkışmaları, peygamberlik geleneği, Marksizm dâhil son dönem direnişleri, ulusal kurtuluş mücadeleleri… hemen akla gelen demokratik uygarlık sisteminin tarihini yapanlardır. Bu tarihsel toplum arayışçılarından, demokratik komünal kültür temsilcilerinden bazılarına yer vermek yararlı olacaktır.

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.