DİL-KÜLTÜR VE EDEBİYAT

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Sanat ve edebiyat karanlığa ışık tutmakla kalmamış, insanlara gelecekte yaşayabilecekleri bir dünya modeli de sunmuşlardır.

Binevş EDESSA

Yirminci yüzyılın başlarına kadar tanığı ve iyi bileni olarak yaşayan Neitzche bu edebi gidişata fena tepkili olup bu konuda küfüre varan yazılar yazmıştır. Bütün beddua ve felsefesi, bu edebiyat alanlarına ilişkindir. Çünkü Neitzche Latin dili ile Hıristiyanlık arasındaki ilişkiyi çok iyi bilmektedir. Latince yaratılan tanrının köklerini Ruh-ûl Kudüs’ten aldığını dolayısıyla tanrının öldüğünü söylüyor. Aslında bu belirleme yeniden yaratılan ulus tanrısının ne kadar kısa süreli yaşayacağını ifade etmektedir. “Tanrı olsaydı Neitzche durur muydu?” cümlesine tanrı karşısında en iyi sorgulayan peygamber olarak anlam vermeye çalışan Neitzche, ‘Zerdüşt Böyle Buyurdu’ diyor. Bu kitap yeni yaratılan ulus devlete karşıdır adeta.

Yani kısaca, Batı Avrupa’nın yarattığı ulus tanrısını, Latincenin yarattığı tanrıyı nasıl Ruh-ûl Kudüs’ten almışsa bunun da aynı olduğunu söylüyor. Neitzche bir filozoftur. Grek ve Latin edebiyat ve dilini araştırıyor. Homeros’un Grek edebiyatıyla Anadolu ve öncesi Aryenkültürü arasındaki ilişkiyi iyi kavrıyordu ki tanrı Apollon’u kutsuyor. Bu bilmece o günün her tarihçisi için büyük bir buluştur. Dilin doğal kökenine, farklı süreçlerine uzanmak gibi Apollon’u adeta sanatçı bir tanrı yapıyor.

O halde bu dil düzenlemeleri için üç kavşak buluyoruz. Ne zaman bir tanrı ve ideolojik tanrı ya da sistem yaratılmışsa işe dilden başlamıştır. 1. Homeros Grek çağı, 2. Latince Hıristiyanlık çağı, 3.Burjuva ulus devlet çağı.

Latince Hıristiyanlık çağı dil grameri açısından semitik dillerden oldukça yararlanmıştır. Cümle kalıplarında özne-zamir-yüklem bakımından aynı tarzı esas almışlardır. Dolayısıyla uzun süre halk dili ile bu tanrı (devlet) dili arasında adeta savaş olmuştur. Kiliseler yıllarca eğitim verdi. Eğitimle öyle bir savaş oldu ki Latince bilmeyen kâfir ilan edildi. Binlerce kadının cadılık adı altında yakılması, inanç kadar dilden de kaynaklıdır. Keşişler köy köy dolaşıp dil dersi veriyordu. Halk doğal dilini şiir, dans ve coşku düzeyinde yansıttığı için keşişler engizisyon sürecinde halkın dilini kiliselerde neredeyse yasaklayıp günah ilan edeceklerdi. Gülmeyi güdüsel taşkınlık- tanrıdan uzaklaşma ve günaha çağrı olarak değerlendirecek kadar ileri gitmişlerdi.

Üçüncü kavşak olarak ulus devlet çağı belki de hepsini harmana çevirip rüzgârda savuracak bir özelliğe sahiptir. İngiltere dil bilimci Jux yıllarını Tevrat ve onun edebi dil araştırmalarına veren birisidir. Bir teolog olarak değil tabi, İngilizceyi Fransızca ve İtalyancadan bağımsız bir dil haline getirmenin çabası içerisindedir. Ünlü Anglo-Sakson dilini 18.yy.da geliştirmeye çabalamaktadır. Aslında İngilizce ses ve harf olarak yalınlaştırılırsa bir ilkokul öğrencisinin çok rahat öğrenebileceği bir dildir. Ancak ses ve harf ilişkisi bunu biraz engeller. Bu durum İngiliz kültürü ve edebiyatından kaynaklı değildir. Tersine 18.yy. ulus devlet tanrısının dilinden kaynaklıdır. İki büyük dinin atomize edilen tanrıları adeta parçalanıp yeniden yaratılmıştır.

Yeni toplum mühendisleri veya yaratılan, inşa edilen toplumsal gerçeklik ulus olayında dile böyle yansımaktadır. Yeni yeni bir dil yaratılmıştır (gramer ve kalıbıyla) İngiliz dili kaynağını Ahdi-Atik’ten alır. Semitik hitabede zal-te harflerinin dil ve dudak uçlarının birleştirilip çıkmasından oldukça yararlanmışlardır. Bu gün diksiyon derslerinin dahi ünlü harfler üzerinden verilmesi bu tecrübeden kaynaklanmaktadır. Ancak, dilin doğal hali bu karmaşadan uzaktır. 18.yy. bilimi kendi bıçağıyla bu gerçekliği kadavraya çevirmiştir. Semitik gramer bir nevi Latince olarak tercüme edilmiştir. Bu anlamda bu gramer yoluyla doğal dil çoraklaştırılmıştır. Kalıba uymayan ne kadar kelime varsa atılmıştır.

Her etkinlik, edebiyat aracılığıyla gerçekleşen bir transfere dayanır ve tam bir terminolojinin doğmasına yol açar, yani dili yaratır. Fakat aynı zamanda, belli etmeden ve kaçınılmaz olarak her etkinlik daha önceden mevcut psikolojik ve dilsel şemalarla korunmuş ve değiştirilmiş durumdadır, yani dilin etkisi altına girmiştir.

Eskimoların dilinde ‘savaş’ kelimesinin olmaması, bu insan topluluğunun yüzyıllardan beri sürüp gelen bu kavram hakkında bilgisinin olmadığını gösterebilir. Terk ettikten sonra onu yeniden dile sokmak için Rusça ‘ordu’ kelimesi için kullanılan esas kelimeyi bırakıyorsa, burada askeri zihniyette bir yenilenmenin meydana geldiği açıktır.

‘Sağ partiler’ ve ‘sol partiler’ gibi soyut siyasi kavramlar, kutsal kitap devrine ve daha ötesindeki zamanlara kadar giden zihnî eğilimleri ortaya koyarlar. Bu sağ ve sol bölünme ilk Avrupa yasama meclislerinin tarihiyle ilişkilidir. Bu meclislerde başkan genellikle bir muhafazakârdır, liberalleri sol tarafında oturturken muhafazakârları sağ tarafında oturtarak onurlandırırdı; bunu yaparken, iyilerin Tanrının sağında oturduklarını, kötülerin ise solunda oturduklarını örnek gösteriyordu.

Irkçı hoşgörüsüzlüğün diğerlerinden daha fazla dilsel temele sahip olduğu görünüyor. Yunanlıların dillerini anlamadıkları fertlerin varsayılan gevelemelerini taklit ederek ‘barbare’ kelimesini yaratmaları, birçok dilde yabancı anlamına gelen kelimenin (dilsiz) ve (sessiz) anlamıyla ayrı olması; bazı hastalık isimlerinin bir başka ulusun adından gelmeleri, örneğin, Rönesans devrinde Fransızların frengi hastalığına ‘Napoli hastalığı’, İtalyanların da ‘mal français’ (Fransız hastalığı) demeleri bir tesadüf değildir. Tabular yani söylenmemesi gereken kelimeler ekseriya bir uygarlığın eğilimlerinin anlatımıdır. ‘Şeytan’ yerine ‘kötü’ ve diğer kapalı anlatımlar ‘ölü’ için ‘ortada yok’ veya ‘kayıp’ kelimelerinin kullanılmaları hep bir uygarlığın eğilimlerinin anlatımıdır. Yani edebiyat şeytanı da meleği de yaratır.

 

 Edebiyat Kültürden Çıkar, Kültür Yaratır, Edebiyatın Sanatı da Budur

Sanat ve edebiyat karanlığa ışık tutmakla kalmamış, insanlara gelecekte yaşayabilecekleri bir dünya modeli de sunmuşlardır. Napolyon: “Rousseau olmasaydı Fransız Devrimi olmazdı” derken bunu en özlü biçimde dile getirmiştir. Yine 19. yüzyıl İngiliz devlet adamlarından Lord John Norley: “Rousseau Avrupa fikir hayatına yeni bir kutsal kitap getirmiştir.” Goethe de Emilie için “Çocuk eğitiminin tabiattan doğan İncil’i” demiştir. Cumhuriyet ordusunun askerlerinden biri “Ah Jean Jaques, sağ olmalıydın da bugünü görmeliydin. Devrimin öncüsü oldun hepimizi yazılarınla aydınlattın.” derken bu gerçeği en yalın haliyle ifade etmiştir. Sanat ve edebiyatın işlevine ve toplum yaşamına olan etkisine bir başka örnek Çernişevsky’nin Nasıl Yaşamalı? Romanı, Dostoyevsky’nin Suç ve Ceza’sı Rus toplumunu nihayetinde Ekim Devrimine kadar götürmüştür. İnsanlığın tarihinde buna benzer birçok örnek vardır.

Bu rol günümüz dünyası açısından daha da yakıcıdır. Sosyal anlamda rol oynamıştır. İnsanın yabancılaşması, doğadan kopması, doğayı tahrip etmesi, mekânın esiri olması doğal olarak sosyal ilişkilerde de bozulmayı yaratmıştı. Toplumsal alt üst oluşları, devrimleri, aydınlanmayı ortaya çıkaran sanat ve edebiyat kapitalist dünyada sömürü sisteminin devamı ve değiştirilmezliği inancının bireye ve topluma kabul ettirilmesinde, yine bu amaçla bireyi ve toplumu yönlendirmede adi bir araç olarak kullanılmaktadır. Böylece sanatı ve sanatçıyı hakikati arama konumundan çıkarıp, gerçeği çarpıtma, tersyüz etme derekesine indirgemiştir. Adeta yalanın hakikatmiş, asıl olanmış gibi topluma sunulmasında kullanılan bir araç olmuştur. Sonuçta yalanlar üzerine kurulu insan ilişkileri ve toplumsal ilişkiler ortaya çıkmıştır.

1880’lerin sonlarında -ki bu dönem aydınlanma çağının dorukta yaşandığı yıllardır- sanat ve edebiyatın birey ve toplum üzerindeki etkileri -hem olumlu hem de olumsuz- tartışmalarında; toplumda artan suç oranı ve cinayet vakalarında, özellikle o dönemde çıkan romanlardan kaynaklı, artış olduğu ve hatta bireyi, toplumu suça teşvik ettiği tartışmalarına Sthendal şöyle katılmakta: “Bir eser, büyük bir yol üzerinde dolaşan bir aynaya benzer. Bu ayna gözlerimizin önünde kah göklerin pürüzsüz maviliğini, kah yol üzerindeki bataklığın çamur ve pisliğini aksettirir.” der.

Gerçekçi bakış açısıyla yapılan bu değerlendirmede tabi ki bugün sanatçı ve edebiyatçının rolü daha da katmerleşmiştir. Sadece ayna tutmakla yetinmez, aynı zamanda hem pürüzsüz maviliği hem de bataklığın, çamur ve pisliğin neden oluştuğunu, nasıl oluştuğunu ve bataklığı kurutup renk renk çiçeklerin açtığı bir doğa harikasına dönüştürmenin yolunu gösterme sorululuğunu da taşır. Bu sorumluluk oldukça önemli ve vicdanidir. Bunun yanında hakikati arama konusunda sanatçının ve edebiyatçının omuzlarındaki tarihi bir sorumluluktur da.

Enrica Ferri bu konuda şunu belirtir: “Unutulmamalıdır ki manevi ve ahlaki buhran, sosyal buhranın bir sonucudur.” Bu değerlendirmesiyle Sthendal’a katılır. Bir suç batağına dönüştürülen toplumda, insanları suça teşvik eden mikropların zaten bulunduğunu ve bunu gösterdi diye sanatçının, edebiyatçının sorumlu tutulamayacağını belirtir. Bu çok isabetli bir belirlemedir. Zaten sanatçı ve edebiyatçı bu gerçeği göstermezse insanlık karşısında ağır bir vebal altına girer. Ve önemli bir soru olarak sosyal buhranı yaratan ve bunu topluma kadermiş gibi gösteren bir sistemin sorgulanması ihtiyacını ortaya çıkarır.

Sthendal ve Ferri’nin yaptığı tartışmalar bilimin başına bela olan ‘yalan’ın sanata girmesini engelleme amaçlıdır. Ve bu hususta sanatçı ve edebiyatçının tarihsel sorumluluğuna dikkat çekilmektedir. O dönemde sanata bulaşan bu hastalık maalesef günümüzde daha da kronik bir hal almıştır. Toplumdan, doğadan kopan sanat ve edebiyat sömürü sisteminin pazarında satışa sunulan bir meta olmuştur. J. J. Rousseau halkın içindeydi. İnsanların acılarını, sefaletini, sevinçlerini, duygularını insanlar arasındaki eşitsizliğin, yoksulluğun yol açtığı sorunları ruhunun derinliklerinde hissetmiş, yaşamış ve bunu ölümsüzleşen eserlerinde işlemiştir. Yine Dostoyevski beş yıl kürek mahkumu olmuş, iki yıl da sınır boylarında zorunlu askerlik yaparken, halkın çektiği acıları, ıstırapları, küçük ama onurlu dünyalarını tanıyıp anladıktan sonra Suç ve Ceza gibi bir yapıtı yaratabilmiştir. Biz bugünde bu yapıtlarda bizden önceki nesiller gibi yaşadığımız ya da toplumun yaşadığı sorunları, çelişkileri görebiliyoruz. Bütün içtenlikleriyle büyük bir aşkla gerçeği aramışlardır. Peki ya bugün?

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.