GÜNEŞİN ÇOCUKLARI ÊZÎDÎLER-3-

24 Eylül 2014 Çarşamba

Êzîdîlikte ölüm yaşamın ve ruhun sonu olarak görülmemektedir. Ruh göçü Êzîdîliğin, Êzîdîlik felsefesinin temelini oluşturmaktadır

Mehmet ÖZCAN

TOPLUMSAL GELENEKLER

A-Evlilik

Dünyanın neresine giderse gitsin, bir Êzîdî dönüp dolaşıp kendi aşiretinin bulunduğu yere gelerek kendi kastındaki bir Êzîdîyle evlenmek zorundadır. Her Êzîdî kadını ya da erkeğinin mutlaka evlenmesi gerekir, eğer toplumda kadın ya da erkekten biri hiç evlenmemişse, bu hem ayıp hem de günah olarak karşılanır. Evlilik her kastın kendi içinde gerçekleşir. Evlilikte nikah, aşiretin bağlı bulunduğu Şex yada Pirler tarafından kıyılır. Başlık parası diğer Kürt aşiretlerinde olduğu gibi Êzîdîler’de de vardır. Başlık parasının miktarı önceleri belli değil iken, günümüzde Êzîdîlerin siyasi otoritesi sayılan ve Beadre’de bulunan Mirlik kurumu tarafından belirlenmiş ve bu miktar üzerinde hiçbir Êzîdî ailesi başlık parası isteyemez. Belirlenen bu miktar ise 75 gr. Altın ya da 75 gr. Altına denk gelen nakit para olmaktadır ki bu da günümüz itibarıyla (2010) yaklaşık 3 milyon dinar etmektedir.

Êzîdîlerde söz kesildikten sonra nişan töreni yapılır ve daha sonra belirlenen tarihte düğün yapılır. Bazen hem nişan hem de düğün töreni aynı zamanda yapılır. Bu törenler esnasında geline “Berbur”, damada ise “Birazava” ya da “Şoşman” eşlik eder. Gelinin başına “Lopi”, yüzüne de kırmızı bir bez atılarak, damadın akrabalarının gelmesi beklenir. Damadın ailesi gelinin kapısına geldiğinde; Berbur ve Birazava arasında yapılan pazarlık sonucu, uygun hediyelerle kapı açtırılarak gelin, davul-zurna eşliğinde damadın evine götürülür. Gelin; damadın evinin kapısının eşiğine geldiğinde, damadın babası gelini durdurur ve düğünde bulunan herkesin duyacağı bir sesle geline vereceği hediyeyi açıklar ve gelin içeriye girerken evin eşiğini öper. İçeri girdikten sonra damadın ailesi tarafından üç kez ocağın önünde dolaştırılır.

Evlilikte hiyerarşik düzen mutlaka gözetilmesi gereken kesin ve katı bir kuraldır. Yani bir mürit ancak kendi tabakasında olan bir müritle evlenebilir. Asla bir şex ya da bir pir ile evlenemez. Aynı durum şex ve pirler için de geçerlidir. Ayrıca pirler içinde de bir ayrışma vardır ki, bazı pirler başka pir ailesinden asla evlenemezler. Örneğin Pîrê Hesinmeman ve PîrêÊzî ailesindeki pirler ancak kendi aile soyundaki pirlerle evlenebilirler ki, bu da günümüzde ayrı bir sorun teşkil etmektedir Êzîdî toplumunda. Çünkü bu iki aile de nicel olarak dar bir çevreyi oluşturmaktadır, bu da evlilik sorununu beraberinde getirmektedir. Qiranî aşiretinden Şêx Nasır Xelîl’in verdiği bir örnek oldukça dikkat çekicidir. “Nifêrî köyünde oturan ve Pirê Êzî ailesinden olan Pir Îdo eşini boşadıktan sonra yeğeni, Pir İdo’nun boşadığı eşi almış, daha sonra yeğeni boşayınca Pir İdo tekrar eski eşini almıştır. Pir Îdo’nun yeğeni de Pir Îdo’nun kızıyla evlenmiştir.”  Aile içi evliliğin yukarıda belirtilen dinsel ve kastsal yasadan dolayı bu pirler arasında ne kadar yaygın ve zorunlu olduğunu çok bariz bir biçimde göstermektedir bu örnek. Bu durumun yani bu yasanın kaldırılması için ancak ruhani otorite olan Bavê Şêx ve meclisinin bu yasaya ilişkin bir fetva çıkarması gerekiyor ki, bu da toplumsal baskıdan dolayı oldukça zor görünmektedir. Böyle bir fetvanın çıkarılması demek aynı zamanda Hed û Sed konusunda bir devrim yapmak anlamına gelmektedir. Kastlar arasındaki evliliğin yasak olması durumunun Şêxadi reformlarından önce de var olup olmadığı kesin olarak bilinmiyor. Benzer durum yani pir ile mürit arasında evliliğin olmaması yasası Alevilerde de vardır. Bu yasa derinlemesine incelendiğinde hiyerarşiler arasındaki ilişkilerin netleştirilmesinin sağlandığı görülecektir. Yani bir kasttan diğer bir kasta ya da kategoriye geçmek asla mümkün değildir, bir kastın üyesi olabilmek ancak o kastın üyelerinden birinin doğumuyla mümkün olabilmektedir. Bu yasanın katılığı aynı zamanda hiyerarşik güç kavgalarının da önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Êzîdî toplumundaki her birey, kendi sosyal statüsünün bilincindedir ve buna aykırı bir davranışın toplumun dışına atılması hatta ölümle cezalandırılmasına yol açacağının bilincindedir. Evlilik; kendi içindeki bir hiyerarşiye göre gerçekleştirilmesinin yanı sıra Êzîdî dininde olmayan biriyle evlilik de asla mümkün olmamaktadır.

Êzîdîler, asla Êzîd îolmayanlara kız vermez veya kız almazlar. Eğer başka dine mensup biri Êzîdîlerden kız kaçırmışsa ya da bir Êzîdî genci başka dine mensup bir kızı kaçırmışsa, bunlar toplumdan dışlanır ya da ölümle cezalandırılır.

B-Doğum

Doğum yapan kadının yanında Dapir (nine) denilen yaşlı tecrübeli kadınlar bulunur. Doğum zor olursa; doğum yapan kadının kulakları çekilir ya da silah patlatılır. Bazı yerlerde doğum yapacak olan kadının yatağının altına tarak, hançer, bıçak gibi aletler konularak evde ışık ve ateş hiç söndürülmez. Eğer bunlar yapılmazsa “Olk” ya da “Elk” ya da “Elkê Şewê” isminde bir yaratığın gelerek doğum yapan kadının ciğerlerini sökeceğine inanılır.

Doğacak olan çocuğun ismini, genellikle ailenin bağlı bulunduğu Pir koyar ve çocuğun cesur, yiğit olması için ateşte kutsanan kutsal su içirilir. Kırk günlük olunca Laliş’te bulunan kutsal su (Kaniya Spi) ile Şex ve Pir tarafından vaftiz edilir. Eğer Laliş’e gidecek olanakları yoksa Laliş’ten getirilen kutsal su ve toprak karılarak vaftiz edilir.

Sünnet edilirken; kirveler genellikle başka dini inanıştan olanlardan seçilir. Böylelikle yöredeki Êzîdî olmayan halklarla hem bir dostluk pekiştirilmekte, hem de bu halklarla evlilik engellenmektedir.

C-Ölüm Felsefesi Ve Cenaze Törenleri

Tüm canlılarda olduğu gibi ölüm insanlarda da yaşamın sonudur doğal olarak ama, Êzîdîlikte ölüm yaşamın ve ruhun sonu olarak görülmemektedir. Ruh göçü Êzîdîliğin, Êzîdîlik felsefesinin temelini oluşturmaktadır. Êzîdîler buna “Qıras guheri” yani gömlek değiştirme derler ki,Alevilerde buna “Don değiştirme” denilmektedir. Bu anlamda son bulan yaşam, kendisini başka bir biçimde yeniden tekrarlamaktadır. Êzîdî inancına göre ölümden sonra başka “donlar” altında yeniden dünyaya gelme olduğundan dolayı ölüm sadece o doğuşun bir sonudur; ruh ölümden sonra başka biçimde, başka bir insan ya da hayvan “donunda” yeniden yeryüzüne gelir (reenkarnasyon) ve böylece sürekli bir varoluş birbirini izler. Eğer ölen insan çok sevilen, mert, yiğit, cömert biriyse öldükten sonra yine ruhu ulu bir bedende yeniden dünyaya gelir. Ama yok eğer ölen kişi sevilmeyen, toplumun dışladığı kişilik özelliklerine sahipse o kişi daha alt tabakadan veya pis bir hayvanın bedeninde yeniden ruh bularak dünyaya gelir.

Ölen kişinin cenazesi bağlı bulunduğu şexi, eğer şex hazır değilse bağlı bulunduğu piri tarafından yıkanır ve defnedilir. Ölüm döşeğinde bulunan bir Êzîdî ölmeden önce ailesi, ahiret kardeşi ve şexin yanında bulunması gerekir. Öldükten sonra Şex kutsal sudan birkaç damla ölünün ağzına boşaltır ve yüzüne serperek kutsar. Ölüye beyaz elbiseler giydirilir ve beyaz kefene sarılır. Cenaze töreninde feqirler ilahiler (qawl) okur. Daha sonra cenaze kaval, def ve şebbep denilen çalgılarla çalınan müzikler eşliğinde dikdörtgen şeklindeki Çardar denilen tahta üzerine konulur ve cemaat cenazeyi mezarlığa götürür. Kazılan mezarlar gün doğumuna bakar. Cenaze gömülürken Feqir, “Terqîn ve Nasîn” denilen qawli okur. Eğer ölen kadın ise hem başının hem de ayaklarının uçlarına birer taş yerleştirilir. Üç gün boyunca ölenin ailesi, ahiret kardeşi ve Feqir üç gün boyunca mezarı ziyaret ederek 50 dörtlükten oluşan Serêmergê denilen qawli okur. Ölen kişinin ailevi durumuna göre 3, 5 ya da 7 gün boyunca ölünün evinde taziye çadırı açılır ve yemekler verilir. Bir yıl boyunca her Çarşamba ölenin hayrına yemek verilir.

Êzîdî inanışında ölen kişinin ahiret kardeşi Pira Selatê’de (Sırat Köprüsü) üç soru sorar. Eğer sorulan üç sorunun cevapları olumluysa o zaman yönünü Şêxadî’ye dönerek şu qewli okurlar:

Şêxadî tu şehda bî

Şêxadî tu Padîşah î

Padişahê qedîmiyê yî, ser erdê yî

Ew silamet e, bê leke ye

Bila here cinetê

 

Eğer Şêxadî razı olursa ölen kişi cennete gider ama eğer cevaplardan biri Êzîdîlik kanununa göre değilse o zaman ölen kişi Pira Selatê’yi (Sırat Köprüsü) geçemez ve cennete gidemez.

Êzîdîlikte ölüm felsefesinin temelinde; ölen kişinin daha sonra başka bir canlı donunda (bedeninde) yeniden gömlek değiştirerek (kırasguheri) geldiği önemli bir inanışı oluşturmaktadır. Bu nedenle de ölen kişiye büyük saygı gösterilir, bir yıl boyunca Çarşamba günleri yemek ve çeşitli yiyecekler dağıtılır, bayramlarda özellikle de Çarşema Sor’da mezarlık ziyareti yapılır. Çarşame Sor’da evler boşaltılarak kırlara çıkılır, evler o gün ölenlere bırakılır, yani o ailenin ölülerinin o gün eve gelecekleri inancından dolayı evler boşaltılır ve Çarşema Sor kırlarda kutlanır. Êzîdî mitolojisinde o gün yani Çarşema Sor günü ölüler kendi ailelerini ziyarete gelecektir. Bu nedenle de yaşayanların ölülerle ilişkisi bu temelde sürmektedir.

Çarşamba akşam ıölen biri toplum içinde keramet sahibi olarak görülür ve Çarşamba gecesi ölen kişinin Tawisi Melek’in misafiri olacağına inanılır.

 

Terqîn û Nasîn’den kısa bir bölüm:

………

Ji qewla û bi navê min

Eger ne ji minbe winê tinebin

Guh bidine gotinin min

 

Keremkin deng hilînin

Telqîn û nasînê ser min bixûnin

Navê Xweda û Tawisî melek ser min bînin

…………….

 

D-Birayê Ahîretê (Ahiret Kardeşliği)

Farklı kastlara mensup aile bireylerinin kabul ettiği kardeşliktir. Her müridin, Şexin ya da Feqir’in bir ahiret kardeşi vardır. BununlaÊzîdîtoplumundaki farklı kastlar arasındadostluğun pekiştirilmesi amaçlanmaktadır. Bu gelenekte iki erkek ahiret kardeşliğinin olabileceği gibi iki kadın ahiret kardeşliği ya da kadın ile erkek arasında bir ahiret kardeşliği olabilmektedir. Ahiret kardeşleri arasında asla evlilik olamaz.

 

E-Êzîdî Tarihinde Kadının Yeri

Zerdüştlükte olduğu gibi Mazdekçilik ve Êzîdîlikte de kadın-erkek eşitliğini esas alan bir kültürel gelenek vardır. Bilindiği gibi Mazdek öldürüldükten sonra Mazdek’in düşüncelerini eşi Hürreme Hatun yaymaya devam etmiştir. Bu nedenle bu düşünceyi benimseyen ve taraftar olanlara Hürremdinliler denmektedir. Êzîdî, Alevi, Ehl-i Hak dininde olanlar; dini törenleri, ayinleri kadın ve erkek birlikte yaparlar. Ayrıca Yarisani dininin kutsal metinlerinin bazılarını Mama Nergiz Şahrazuri yazmıştır. Bu dinlerde kadın erkek ayrımı gözetilmemektedir, aksine Melek Kültüne sahip olan topluluklarda kadının önemli bir rolü vardır. Örneğin; Alevi inanışında toplumu yöneten Kırklar Meclisi’nin 40 üyesinden 17 si kadındır.

Êzîdî tarihine baktığımızda, özellikle İslamiyet’in ortaya çıkışından sonra Êzîdîlik tarihi katliam ve direniş tarihi olagelmiştir. Bu katliam ve direniş tarihinde Êzîdîler doğanın diyalektiği gereği katliam ve zulümler karşısında savaşçı ve direnişçi toplumsal özellikler edinmişlerdir. Bu savaşçı, direnişçi ve yiğit karakterlerinin yanısıra, dıştan gelen beyaz katliamlara karşı da kendi kültür ve dinlerini korumak için gittikçe içe kapalı bir sosyolojik yapılanmaya gitmişlerdir. Êzîdîlerin bu katliam ve direniş tarihinde, Êzîdî kadınları ayrı bir yer tutmaktadır. Baskı, zulüm ve katliamlar karşısında Êzîdî kadını da Êzîdî erkekleriyle birlikte savaşmışlardır, içteki çekişmeler ve ihanet karşısında toplumun çıkarları doğrultusunda bir tavır ve siyasi duruş sahibi olmuşlardır. Buna en çarpıcı örneği Mêyan Hatun oluşturmaktadır.

Mêyan Hatun, yaklaşık 40 yıl Êzîdî toplumunda öncülük ve liderlik pozisyonunda bir duruşun sahibi olmuştur. Elbette Êzîdî Kürtlerin yazılı bir tarihi olmadığı için, özellikle de kadının yazılı bir tarihi olmadığı için genelde savaşçı ve destanlara, romanlara konu olacak kadınların da isimleri birer birer ya kaybolmakta ya da unutulmaya yüz tutmaktadır. Bir Êzîdî Mirinin kızı olan Meyan hatun katı erkek egemen Êzîdî toplumunda 40 yıl hem erkek egemen sistem karşısında ve hem de dış düşmanlara karşı tutarlı ve öngörülü bir politika yürütmüş ve tüm zorluklara karşın kararlı bir kişilik sergilemiştir.

 

 

 

Mir Abdi’nin kızı ve Mir Ali’nin eşi olan Mêyan Hatun, Êzîdî toplumunun yönetiminde ve önemli toplumsal kararların alınmasında her zaman söz sahibi olmuş, isabetli önerileri ve düşünceleri her zaman Mir Ali tarafından dikkate alınmıştır. Osmanlı yönetiminin Êzîdî Kürtlerin de asker olması istemine karşı çıkan Mir Ali ve Eşi Meyan Hatun, 1910 da Sivas’a sürgün edilir. 3 yıl sonra döndüklerinde Mir Ali katledilir. Bunun üzerine Meyan Hatun’un 9 yaşındaki oğlu Seyid, Êzîdîlerin Mir’i olur. Yaşı küçük olduğundan dolayı bazı Êzîdî çevreleri Seyid’ in mirliğini kabul etmek istemezler, rahatsızlıklarını açıkça yansıtırlar. Bunun karşısında büyük bir kararlılıkla Meyan Hatun mirlik görevini yürütür. Meyan Hatun’un oğlu Seyid, 1944 yılında öldüğünde ise Meyan Hatun’un amcasının çocukları Mirliği ele geçirmek isterler ama Meyan Hatun’un kararlı duruşu, isabetli kararları ve toplumsal politikası karşısında geri adım atmak zorunda kalırlar.  1956 yılına kadar fiili olarak Êzîdîlikteki Mirlik makamını elinde tutan ve siyasi otoriteyi yönlendiren Mêyan Hatun, 1956 yılında 70 yaşında yaşamını yitirir.

Meyan Hatun savaşçı, yönetici, üretime katılan, söz sahibi ve irade sahibi olan Êzîdî kadınlarından sadece bir tanesidir. Yazılı olmayan Êzîdî tarihinde, sözlü anlatımlarda Êzîdî kadınının Êzîdî toplumunda önemli bir yeri olduğunu görürüz. Êzîdîlerce Xas diye tanınan Xatuna Fexra, adeta bir tanrıça mertebesinde Êzîdî toplumunda saygı görmektedir ve bu nedenle de Kürtçe ismi Xas olan marul yenilmemektedir. Melek Ferxedin’in kızı olan Xatuna Fexra’nın,  bugün Laleş’te ve Şengal dağının doğu ucunda, Xan köyünün arkasındaki bir tepenin zirvesinde ziyaretgahı bulunmaktadır.

Yine Xanzada Pirmam, Êzîdî toplumunda toplumsal rol oynayan isimlerden birini oluşturmaktadır. Böyle yüzlerce belki de binlerce direnişçi Êzîdî kadını tarihte varolagelmiştir ama yukarıda da belirttiğim gibi kadının yazılı bir tarihi olmadığı için bu isimlerin çoğu unutulmuştur. İsimler unutulmuştur ama geriye kadının direnişçiliğini, kararlılığını, onurlu duruşunu anlatan bir kültür ve edebiyat kalmıştır. Sözlü edebiyatlara konu olan Êzîdî kadınını anlatan birçok ağıt, jandıl veya şiir günümüze kadar dengbejler aracılığıyla gelmiştir. Örneğin; Anqosî aşiretinin siyasi ve dini öncülüğünü yapan Şêx Mirza ile Osmanlı ordusu arasındaki bir savaşta Şex Mirza yenilince yüzlerce Anqosi aşiret üyesi katledilmiş, kadınlar, kızlar ve gelinler esir alınmaya çalışılmıştır. Bunun üzerine Anqosi aşiretindeki birçok Êzîdî kadın, Osmanlı ordusunun eline esir düşmemek için kendilerini Batman çayına ya da Dicle suyuna atmışlardır.

Nasıl ki Dersim’de 1938’de Besê Ana Türk ordusuna karşı savaşında mermisi bittikten sonra Türk ordusunun eline düşmemek için kendisini kayalardan uçuruma bırakmışsa ve yine nasıl ki Beritan (Gülnaz Karataş) 1992 yılında Türk ordu güçlerinin ve Kürt ihanetçi-işbirlikçi güçlerin eline esir düşmemek için son mermisine kadar çatışıp daha sonra kendisin Xakurkê de kayalıklardan uçurumun derinliklerine bırakmışsa, yüzlerce yıl önce de Êzîdî Kürt kadınları aynı şekilde düşman askerlerinin eline esir düşmemek için ya kendilerini kayalardan uçurumlara bırakmışlardır, ya da keskin akan nehir sularına atmışlardır. Kürt kadınlarının bu onurlu duruşunu, Êzîdî kadınlarının yaktığı şu ağıt ve direniş dizeleri çok çarpıcı bir biçimde anlatmaktadır.

 

Emin em jinên Kurdan e

Mirin ji bo me erzan e

Lê namûs ji bo me giran e

Em lez kin bilezînin

Biçin ser pira Mala Badê

Bi destên hev bigirin û bavêjin

Avên çem, behr û deryan e

Bila goştê me bibe xwarina mişk, mar û masiyan e

Lê can û cesedê me nekeve destê eskerê bênamûs

Eskerê Roma reş eskerê Tirkan e

Elbette diğer halklarda olduğu gibi Êzîdî kadınlarının da günümüzde toplum içindeki sömürgen konumu, toplumsal soruların temelini oluşturmaktadır. Êzîdîlik İslamiyet’in ortaya çıkışından sonra Şeytana tapanlar olarak çarpıtılarak antipropagandası yapıldı. Kadın ise hem Mezopotamya uygarlık toplumunda hem de Helen uygarlık toplumunda şeytanla özdeşleştirilmişti. Uygar toplumlarda kadın her türlü kötülüğün, uğursuzluğun kaynağıydı. Bu erkek egemenlikli ideolojik yaklaşım, binlerce filozof, aydın, öncü, bilge kadının ya yakılarak, ya da taşlanarak katledilmesine yol açmıştır. Kadının taşlanarak katledilmesi hala günümüzde de bazı İslam ülkelerinde bir yasa olarak pratik bulmaktadır. Erkek egemen ideolojinin kadın üzerindeki bu cinsiyetçi yasaları ve uygulamaları sonucunda kadın giderek toplumsal erklerden silinirken, sadece zorunlu soy sürdürmenin ve cinsel tatminin bir objesi haline dönüştürüldü. Bu anlamda kadın da toplumsal anlamda adeta kültürel ve fiziki bir soykırıma tabi tutularak, kendini hem fiziki ve hem de ahlaki olarak savunabilecek öz güçten yoksun bırakıldı.

Kadının bu şartlar altında yaşadığı hastalıklı toplumda yaşam çoğunlukla anlamını yitirmekte ve sonuç bu anlamsız yaşamı sonlandırmaya götürmektedir. Bu nedenle de Kürdistan’da ve özellikle de Şengal’de kadın intiharları ürkütücü rakamlarda olmaktadır.

Kadın sorununun, toplumsal sorunun temelini oluşturduğu cinsiyetçi toplumda bu sorunları çözüme kavuşturmak için erkek egemen iktidar ideolojisi, zihniyeti ve kurumlarıyla mücadele etmek bir gereklilik olmaktadır. Bu noktada Kürt Halk Önderi A. ÖCALAN şunları söylemektedir; “Eş yaşam ilişkilerinde geliştirilecek düzey ne kadar bilimsel, sanatsal ve felsefi olursa, o denli sosyalist topluma yol açabilecektir. Sosyalizmin öncelikle eş yaşam ilişkilerinde gerçekleşmesinin vazgeçilmez ilkesel ve pratik bir değeri vardır. Sosyalizme bu tarz ilişki dışında gidilebilecek yol yoktur”.

F-Êzîdîlikte Kültür-Sanat ve Edebiyat

Belli bir coğrafyada yaşayan, ortak çıkarlar temelinde işbirliği ve dayanışma içerisinde olan, ortak bir kültüre sahip insan topluluğuna toplum diyebiliriz. Her toplumu toplum yapan özgünlüklerinden biri de kültürel şekillenmesidir. Toplumun temel taşlarını; ortak bir vatan, ortak çıkarlar, ortak kültür ve örgütlenme oluşturur. Bir toplumu toplum yapan, bu parametrelerdir. Bu nedenle bu parametrelerden biri bozulduğunda toplumda da bir bozulma ortaya çıkar, aksine gelişim kaydettiğinde ise toplumsal gelişimde de bir ivme ortaya çıkar.

Toplumsal gerçeklikler, ideolojik kültürden maddi kültüre; yani dil, din, sanat, edebiyat, üretim, hukuk, ahlak, felsefe tüm alanlarda zaman-mekan koşullarında kendini inşa ederler. Demek ki toplumsal gerçeklikler inşa edilir, restore edilir, yıkılır ve yerlerine yenileri inşa edilirler. Toplumsal gerçeklikler böyle bir karaktere sahiptirler. Toplumsal gerçeklikler statik, değişmez, dönüşmez yapılar değillerdir; bilakis yıkılırlar, yeniden inşa edilebilirler. Yani sürekli bir değişim, dönüşüm ve gelişim halindedirler. Örneğin bir toplumun mevcut kültürel durumu eğer o toplumun sorunlarını veya o toplumu yansıtmıyorsa, hem o toplumda hem de kültürel gelişimde bir sorun vardır demektir. Çünkü kültür toplumun karakterini, edebiyat ise toplumun dilini oluşturmaktadır. Eğer o toplumun kültürü o toplumun karakterini yansıtmıyorsa, taklit halindeyse ve eğer o toplumun edebiyatı o toplumun dili olamıyor ve başka bir dilde kendisini yansıtıyorsa orada bir toplumsal bozulma, bir dejenerasyon, bir yozlaşma vardır demektir. Bu anlamda her kültürel, sanatsal ve edebi gelişim, değişim ve dönüşüm gerçekleşirken, toplumun ihtiyacı temelinde ve kendi özünü koruyarak olmalıdır. Özünü yitiren bir kültürel, sanatsal değişim topluma yabancılaşmayı da beraberinde getirir ki o zaman toplumsal sorunlar da ivme kazanır. Bir toplumu toplum yapan ahlak, zihniyet, kültür gibi manevi değerler vardır. Toplum bu değerler üzerinde kurulur. Bu değerlere karşı bir saldırı varsa, bu değerler işlemez duruma gelir. İşte o zaman toplumda sorunlar çıkar.Toplum ancak öz değerleri ile toplum olabilir. Toplum; dili, kültürü, sanatı, edebiyatı, örf ve adetleri, yaşam tarzı, yaşadığı coğrafya ve bunların hepsinin ortaklığıyla toplum olabilmektedir. Nesillere aktarılan gelenek ve kültür bu şekilde yaşam bulmaktadır. Kürtlerde kültürel, sanatsal, edebi aktarım yazılı olmaktan ziyade sözlüdür, yani dengbejler aracılığıyla taşınır. Kürt edebiyatında zargotın hâkimdir.  Müslüman Kürtlerde olduğu gibi Êzîdî Kürtlerde de dengbejlikle yani sözlü anlatım yoluyla kültür ve gelenek sürdürülmeye çalışılmaktadır. Eğer toplum yeni nesli eğitip kültürün yaşamasını sağlamazsa, toplumsal değerler çürümeye başlar. Toplumun en dinamik gücü gençlerdir. Kapitalist modernite bilinçli bir şekilde gençler üzerinde bilinç çarpıtmasını gerçekleştirerek politikalarını yaşama geçirmeye çalışmaktadır. İdeolojik olarak sürekli bir bombardıman altında olan gençliğin kendini her anlamda örgütlemesi, aydınlatması gerekmektedir. Çocuklara ve gençlere ilişkin sistemin geliştirdiği eğitim programları, geçmiş tarihi unutturmaya, tarih bilincini çarpıtmaya ve kapitalist modernist sistemi empoze etmeye yöneliktir. Devlet ve iktidarcı güçler bu şekilde kendi ideolojilerini yaşama geçiriyor ve kendilerini süreklileştirebiliyorlar. Tabi bunu yaparken de toplumu köksüzleştirmektedirler, kendine yabancılaştırmaktadırlar.

Kapitalist modernitenin sanat anlayışı; sorgulayan- sorgulatan ve yaşama yön veren bir tarzdan ziyade, popüler kültürü topluma empoze ederek dinamik bir toplumdan soyutlanmış, uyuşuk bir toplum biçimi ortaya çıkarmaktadır. Amaç nedir? Nihilist bir bakış açısını yaratmaktır. Yani mevcut yaşamın yaşanmayacağını, boş olduğunu empoze etmeye çalışmaktadır, bu sisteme karşı direnişi geliştirmeyi amaçlamaktan uzak kalmaktadır. Şarkılarıyla ve türküleriyle, filmleriyle, tüm renksizliğiyle toplumu şekillendirmeye çalışmaktadır. Batının, popüler kültürü geliştirdiği bilinmektedir. Geçmiş ve gelenekten faydalanarak değerleri ters yüz edip, esasta toplumu kültürel olarak asimile etmekte, özünden çıkarmaktadır. Sanat alanı sanal bir niteliğe bürünmüş ve yaşamsal ve realist öğeleri oldukça zayıflatılmıştır. Ortadoğu’nun geri bıraktırılmış birçok halklarında olduğu gibi Kürt halkında ve özellikle de Êzîdîlerde bu popüler kültüre özenme, kendi kültürüne yabancılaşma temel toplumsal sorunlardan birini oluşturmaktadır.

Bu anlamda kapitalist modernitenin popüler kültürüne alternatif olarak demokratik modernitenin halk kültürünü geliştirmek her sanatçının, edebiyatçının, siyasetçi ve aydının görevidir. Demokratik modernite derken de; Kapitalist moderniteye karşı gelen ahlaki ve politik toplumu, demokratik komünalizmi veya demokratik sosyalizmi anlamalıyız.  Demokratik modernite kapitalist modernite karşısında yer alan Ahlaki ve Politik toplumdur. Demokratik modernite; günlük, anlık, ihtiyaç olarak düşüncede ve eylemde gerçekleşen bir yaşam tarzıdır. Eşit, özgür bir toplumun ahlaki ve politik temellerde kendisini yeniden inşa edeceği bir yaşam modelidir. Demokratik modernite; tek renklilik ve tek kültürlülük yerine çok renklilik ve çok kültürlülük, tekleşmeye karşı evrenselci, ekolojik, eko-ekonomik yapısıyla da kapitalist moderniteye karşı bir alternatiftir.

Devletli uygarlığa karşı demokratik uygarlığı yeniden inşa etmek için entelektüalizmin direnişçi kültürüne ihtiyaç duyulmaktadır. Yani entelektüeller, sanatçılar, edebiyatçılar ahlaki-politik toplumun yok ediliş sürecine karşı, dur demek zorundadır. Entelektüel çabalar, yeni bir sosyal bilimi esas almalıdır. Diğer tüm bilimler bununla bağını kurabildiği oranda bir değeri, anlamı, hakikati olabilir. Demokratik siyaset ve kültür akademilerinde, bu ihtiyaç karşılanabilir. Bu yönlü çaba yoğunluğu olmadan, kapitalist moderniteye karşı demokratik moderniteyi inşa etmek oldukça zor olacaktır. Bu çabaların küresel çapta başarısı için de Sayın Abdullah ÖCALAN, “Dünya Kültür ve Akademiler Konfederasyonu”nu önermektedir.

Êzîdî kültürü Mezopotamya uygarlıksal gelişiminin birçok nüvesini içinde barındırmaktadır. Mezopotamya tarihine dinler tarihi diyecek olursak,Êzîdî kültüründe de bu dinlerin daha sonra aldıkları birçok kültür, değişik biçimlerde karşımıza çıkmaktadır. Mezopotamya’daki birçok uygarlıksal gelişmeye simge olan güneş ve ateş,Êzîdî kültürünün de temelini oluşturmaktadır. Tüm sanatsal işlemelerde güneş ve karayılan figürü işlenmektedir. Hemen hemen tüm kutsal ibadetgâhların girişinde karayılan oyma figürünün yanısıra, kubların üstü güneş ışınlarını simgeleyen figürlerle işlenmektedir.

Êzîdî müziğini iki biçimde ele almak doğru bir yöntem olacaktır. Bu müzik formlarından biri dini müziğinin formunu oluşturmaktadır ki, bu form; qewl, jandil, beyt ve dualardan oluşmaktadır. Diğer müzik formunu ise Êzîdî halk müziği oluşturmaktadır ki, bu form da; stran ve klamlardan oluşturmaktadır.

Êzîdî müziğinin yapısı; Mezopotamya'da diğer dinlerden ayrılarak, tıpkıMüslüman Kürt kültüründe olduğu gibi “zargotin”a, yani sözlü edebiyata dayanır. Êzîdî Kürtlerin sözlü edebiyatı Müslüman Kürtlerle benzerlik taşımakla birlikte, belirgin farklılıklara da sahiptir. Stran ve klamlar, Êzîdî sözlü edebiyat-sanatının önemli kaynaklarıdır. Stran ve klamların geleneksel ve tarihi bir içeriğe sahip olduğunun belirtilmesi ve çağdaş-popüler türkülerden ayırt edilmesi amacıyla strana folklorî ya da kilamên gelerî denir. Stran ve klamlar melankolik ve daha az ritmik şarkıları ifade ederken, müzik aleti kullanılmadan da icra edilebilir. Şengal ve Şêxan bölgesinde yaşayan Êzîdîler, geleneksel müzik icrasında def ve şebab’ın (tef ve flüt) yanısıra bağlama da kullanırlar. Alevilerde olduğu gibi Êzîdîlerde de bağlama kutsallık arzeden bir enstrüman olmaktadır. Ermenistan Êzîdîleri ise geleneksel müzik icrasında mey, ney, düdük ve diğer enstrümanların yanı sıra bağlama da kullanırlar. Türküleri ise çoğunlukla beyati veya saba makamında okurlar. İcracılar ise yani türküleri söyleyenler ise Kürt geleneksel müziğinde olduğu gibi stranbêj veya dengbêj olarak bilinir.

Êzîdî dini müziği ise qewller ve beytler olarak iki bölüme ayrılır. Dini anlatıları içeren qewller ve beytler, Êzîdî dini müziğinin iki boyutunu oluşturur. Her gün okunması zorunlu olan dualar, qewller ve beytler cemaat içinde sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarılır. Aşk ve sevda, kahramanlık ve ihanet stranları, Êzîdî geleneksel müziği içinde önemli bir yere sahiptir. Dengbêjlik geleneğinin güçlü bir biçimde sürdüğü Êzîdî toplumunda Memê Alan, Siyabend û Xecê, Filîtê Quto, Şêx Mirza, Derwêşê Evdi ve Edulê, Dawudê Davud, Cangîr Axa destanları ve anlatıları önemli bir yer tutar.

Êzîdîlerin kutsal kitaplarının Kürtçe yazılmasının yanısıra duaları, müzikleri, folklor ve stranları da Kürtçenin Kurmanci lehçesindedir. Mêrani söyleyen dengbejlerden bazıları saatlerce kesintisiz Mêrani söyleyebilirler. Sözlü edebiyat (zargotin) Êzîdîlerde güçlüdür. Êzîdîlerin en çok kullandıkları müzik aletleri saz, def, kaval ya da şibabın yanısıra kendilerine özgü bir üflemeli müzik aleti olan zembere(Şengal Dağında yaşayan bir kartal türünün kanat kemiğinden yapılan yaklaşık 25 cm uzunluğunda ve birbirine bağlı iki adet kartal kemiğinden oluşan üflemeli bir çalgı) yaygınca kullanılmaktadır.

Alevilerde ve Ehli Hak’larda olduğu gibi Êzîdîlerde de saz kutsal bir enstrümantaldir. Alevi cemlerinde semah genellikle saz ya da daha küçüğü olan cura eşliğinde kutlanırken, Êzîdîler de özel günlerinde saz çalarak sabahlara kadar beytler, meraniler söylerler. Bu anlamda Êzîdîlik, Alevilik ve Kakailik kültürü tarihsel olarak bir kökene gitmektedir. İran’da yaşamakta olan Ehl-i Hak Kürtlerinin bir efsanesine göre sazda tanrının kerameti vardır. Efsaneye göre; Tanrı insanı yaratırken, sözü ve sırrı da beraberinde üfledi ama insan bu sözü tutamadığı için bu sır insandan alınarak Sazın tellerine üflendi. İnsan sazı yani Temburu çaldığında ancak sözün yarısı olan bu sırla buluşacaktır. Bu vacip de Alevilere, Ehl-i Hak’lara ve Êzîdîlere ihsan edilmiştir. Alevilerde her Pir tembur çalmasını bilmelidir, Êzîdîlikte her dengbej saz çalmasını bilir, Ehl-i Hak’ta da saz yani Tembur eşliğinde beyitler okunur ve zikir yapılır. Bu nedenledir ki saz yani tembur çalanlar kutsanır. Saz eşliğinde yapılan bu ritüeller halen Alevilerde, Êzîdîlerde ve Ehl-i Haklarda devam etmektedir. İslamiyet öncesine dayanan bu kültür Mezopotamya’nın en eski kültürel şekillenmelerinden birisini oluşturmakta ve felsefesi Zerdüştlüğe kadar dayanmaktadır. Saz aynı zamanda hem Alevilikte, hem Êzîdîlikte ve hem de Ehli Hak’larda bir zargotin zenginliğini de oluşturmaktadır.

Yazılı edebiyat ve tarihten ziyade, sözlü edebiyat ve tarihe sahip olan Kürtlerin en büyük edebiyat, müzik ve tarih aktarıcıları dengbejler olmaktadır. Bu anlamda saz, bilgiyi ve tarihsel bilinci kuşaktan kuşağa aktaran ozanların, dengbejlerin bir yardımcısı sayıldığından kutsaliyeti bulunmaktadır. Alevi müziğinde olduğu gibi Êzîdî müziğinde de isyan içerikli beytler ağırlıktadırlar. Êzîdîler gibi Alevilerin de yazılı bir kaynağı olmadığı için Alevi ve Êzîdîlerin tarihsel ve toplumsal değerleri müzikle bir sonraki kuşaklara aktarılmaktadır. Bu anlamda özellikle Dersim yöresinin Alevi Kürtlerinin yaptıkları inanç ve isyan içerikli müzikler hala mistikliğini korumakta ve eski zamanlardaki yapısını günümüze taşırmaktadır. İslamiyet’i zorla kabullenmelerine karşın Zerdüşti kültürlerini büyük oranda korumayı başaran Dersim ve Koçgiri Alevi Kürtleri birçok noktada Êzîdî kültürüyle örtüşmektedir. Zerdüştlüğün temel felsefesini oluşturan “İyi düşün, doğru söyle, güzel yap” sözü Alevilerde, “Eline, beline, diline sahip çık” biçiminde yansımasını bulmuştur. Zerdüştlüğün birçok kültürünü kendi kültüründe yaşatarak günümüze kadar ulaştırmayı başaran Êzîdîler ve Alevilerde müzikte de ortak yanlar bulunmaktadır. Êzîdî meranilerinde Dersim Dağı’nın anlamı özel bir yer tutmaktadır. Şengal ve Şexan Êzîdîleri Dersim’i görmemiş olsalar dahi, Dersim’i kendilerinden saymaktadırlar, hatta Dersim’in de bir zamanlar Êzîdî olduğunu iddia etmektedirler.

Zerdüştilikteki Yaşt ve ilahilerle Dersim Alevilerinin dini ritüel müzikleri karşılaştırıldığında aradaki büyük benzerlikler görülecektir. Zerdüştilikte kutsal bir element olan ateş; Êzîdîlikte ve Alevilikte de kutsallığını korumaktadır. Üç anlamı olan ateşin en önemli anlamlarından biri; nefsin yakılarak günahlardan arındırma olmaktadır ki, bu anlam Alevilikte ve Êzîdîlikte de aynıdır. Saz ve deyiş eşliğinde semah dönen Aleviler, bazen coşarak kendilerinden geçerek ocağın ateşine girebilmektedirler. Êzîdîlik ve Alevilikte ocağın farklı bir kutsaliyeti vardır. Ateşte ve ateşle yanmanın kerameti Zerdüştilikte ve Manilikte hâkimdir. Bu kerametin birçok Alevi pirinde olduğu da bir söylence biçiminde günümüzde yaygınca anlatılmaktadır. Bu anlamda ateş, söz ve saz üçlüsü Alevi,Êzîdî ve Ehli Hak Kürt müziğinde bir kutsallık içermektedir.

Dini içerikli qawllerin yanı sıra dünyevi müzikler Êzîdîlikte bir zargotın kültürünü geliştirmiştir. Êzîdî halk ezgilerinde savaş, kahramanlık, yiğitliğin yanı sıra aşk, sevda gurbet, göç, yoksulluk temaları da işlenmektedir.

Êzîdî müziğini yöresel dengbejler icra etmektedirler ama Êzîdî müziğini, edebiyatını, sanatını, kültürünü ve folklorunu derleyecek, geliştirecek ve topluma yeniden kazandıracak örgütlü kurum ve kuruluşlar yok denecek kadar azdır. Bu anlamda Êzîdîlerin kendi kültürlerini, sanatlarını ve edebiyatlarını geliştirecek bu tür kurumların örgütlendirilmesi, bu orijinal Kürt kültürünün kaybolmaması için önem taşımaktadır.

 

Êzîdîlik ve Yezit Bin Muaviye

Günümüzde Êzîdîliği ele alırken, öncelikle belli amaçlar uğruna çarpıtılan Êzîdîliğin çıkışını, Êzîdî isminin çok farklı kaynaklara bağlanmasının nedenlerini açığa çıkarmak, netleştirmek ve gerçekliği oluşum biçimiyle ortaya koymak gerekir. Êzîdîlik ele alınırken, Êzîdîlik ile Yezid’in çok farklı olgular olduğunu belirtmek gerekir. Yezid, Emevi Halifesi Muaviye bin Ebu Süfyan’ın torunu olup, halifeliği alma uğruna Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin ve taraftarlarını öldürten kişinin adıdır. Bu kişinin Kürt halkıyla herhangi bir bağlantısı bulunmamaktadır. Ayrıca bazı Arap tarihçiler Êzîdîliği bilinçli olarak Yezidiye tarikatının kurucusu Yezid b. Enise’ye dayandırmaya çalışmaktadırlar.

Êzîdîlik; Ezda, Ezdan ve Xuda isimlerinden gelmektedir. Med Kürt topluluklarında tanrı böyle isimlendirilirken, tanrıya inananlara ise Êzîdî denilmekteydi. Dolayısıyla Ezd, Ezda, Ezdan tanrı anlamına gelirken, Êzîdî de tanrıya inananlar anlamına gelmektedir.

Gerçek bu iken Êzîdîliğin, İslamiyet’i oldukça geri bir tarzda yorumlayarak halkların üzerinde bir egemenlik ve soykırım aracına dönüştüren Muaviye’nin oğlu Yezid’e inananlar olarak tarif edilmesinin temelinde Alevi inancındaki Kürtlerle Êzîdî Kürtleri karşı karşıya getirme, birbirine kırdırtma yatmaktadır. Dolayısıyla bu iki olgunun birbirine karıştırılmaması Kürdistan üzerinde egemen olan sömürgeci güçler ve onların işbirlikçileri tarafından bilinçli olarak ortaya atılan tarihsel dayanakları olmayan asılsız bir iddiadır.

Bazı Arap milliyetçileri ya da İslamcı olduğunu iddia eden kimi yazarlar, Êzîdîleri Yezid bin Muaviye ile ya da Emevilerle ilişkilendirmeye çalışmaktadırlar. Oysa Ezda, Meda, Ezid ya da daha birçok isim (bin bir isim) adı altında kullanılan Êzîdîliğin uzaktan ya da yakından Yezid’le bir alakası yoktur. Êzîdîler için kullanılan Yezîdî ifadesi de yanlıştır. Bu nedenle de Yezid ile Yezîdîliği isim benzerliğinden dolayı Emevi hanedanlığına dayandırmaya çalışmaktadırlar.

İslam halifeliğini oyunlarla ve zorla ele geçiren Muaviye Emevi hanedanlığının kurucusu ve Ebu Sufyan’ın oğludur. Ebu Sufyan Hz. Muhammed’in amcaoğludur. Bu aile halifeliği ele geçirdikten sonra Şam’da oldukça büyük bir güç olmuş, Hz. Muhammed’in torunları, Hz. Ali’nin çocuklarına karşı büyük bir komplo gerçekleştirmiştir. Kerbela komplosunda Hz. Hüseyin ve 72 yoldaşı katledilerek kadınlar ve çocuklar esir alınmıştır. Bu çelişki günümüzde de Şiilerle Sünniler, Kuzey Kürdistan ve Güneybatı Kürdistan’da da Alevilerle Sünniler arasında sürdürülmektedir.

Êzîdî Kürtlerin Müslümanlıkla ya da Araplıkla bir ilgisi olmadığı gibi, Kürdistan’da yaşayan Alevi Kürtlere de Müslüman demek oldukça zordur. Çünkü Kürdistan Alevilerinin Müslümanlardan ziyade Zerdüştlüğe, dolayısıyla Êzîdîliğe yakınlığı çok daha fazladır. Çünkü köken olarak Zerdüşttürler. Kürdistan Alevileri İslam’ın zorla dayatılması ve bu temelde geliştirilen katliamlardan kurtulmak için biçimsel olarak Müslümanlığı kabul etmişlerdir. Aslında Alevilerin Müslümanlığı kabul etmesi bir nevi takkiyecilik olmaktadır. Alevi Kürtlerle Êzîdî Kürtlerin bu ortak yanlarını gören ve bilen bazı Arap ve İslamcı-milliyetçi yazarlar Êzîdîleri Yezidle ilişkilendirerek Kürt halkının farklı iki inanca sahip bu kesimleri arasında parçalanma ve çelişki yaratmayı hedeflemişlerdir. Tarihte de bilindiği gibi Emevi halifelerinden Hecac, Müslüman olmayan onbinlerce Kürdü katletmiştir. Bu anlamda da Êzîdîlerle Yezid bin Muaviye’yi ilişkilendirmek büyük bir tarihi yalan olmaktadır.

 

GÜNEŞ-ATEŞ, ALEVİLER VE ÊZÎDÎLER

 

Aleviler Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de yaşamakta olup sayıları 10 milyon civarında tahmin edilmektedir. Kürdistan Özgürlük Mücadelesi öncesinde büyük bir baskı ve tahakküm altında olan Aleviler, Êzîdîler gibi inançlarını saklar ve ibadetlerini gizli yaparken günümüzde özgürlük mücadelesinin geldiği aşama itibarıyla inançlarını ve kimliklerini açıkça sahiplenebilmekte, cemevleri, özel radyo ve TV kanalları açabilmekte, temel hakları için açıkça mücadele edebilmekte yani bir irade olarak ortaya çıkmış bulunmaktadırlar.

Suriye’de de Aleviler bulunmakta ama Suriye Alevileri Kuzey Kürdistan ve Türkiye Alevilerinden farklılıklar göstermektedir. Suriye’deki Alevilik daha çok Arap ve İslam kültürünün şekillendirdiği bir Aleviliktir ama Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de şekillenen Alevilik köken itibariyle Zerdüştlüğe kadar gitmektedir. İslamiyet karşısında Zerdüştiliğin aldığı biçim olarak da yorumlanabilir. Bu anlamda Alevilik ile Êzîdîlik arasındaki benzerlik oldukça fazladır. Bu benzerliklerin bir bölümünü aşağıda belirtmeye çalışacağım. Êzîdîlikle daha çok Dersim ve Koçgiri Aleviliğinin kültürel benzerlikleri bulunmaktadır. Hatta günümüzde Dersim veya Dersim kökenli olup da çevre illere yerleşen Alevi Kürtlerin yaptıkları dualar günümüzde Êzîdîlerin yaptığı dualarla benzerdir. Örneğin; Dersim’deki ya da Dersimden çevre illere sürülen bazı Aleviler, sabahın ilk güneş ışınları çıkarken yüzünü doğan güneşe dönerler ve “Ya Melekê Sibe Tu Azize, Tu Mezine” şeklinde dua ederler. Annem 12 yıl hiç aksatmadan 12 imam orucunu tutmasının yanısıra, dualarını hep güneşe dönerek yapardı. “Ya siwarê sibe tu me bi parêze” yani “Ya sabahın atlısı, sen bizi koru” biçiminde ya da buna benzer dualar yaptıktan sonra elinin tersini öperek alnına götürürdü. “Ateş te kutsaldır” derdi. Bazen sac ekmeği pişirirken anneme bir bardak su götürdüğümde suyu içmeden önce bir yudum suyu ocağın üzerindeki kızgın ekmek sacının kenarına döker ve “ilk yudum ateşin hakkıdır” derdi. Aslında annem yüzlerce yıl öncesine Zerdüştlüğe dayanan duaları gizliden gizliye yapıyordu ve yaşatıyordu. Ateşe bir yudum su sunuyordu Zerdüştilikteki, Êzîdîlikteki, Yarisanilikteki, Kakailikteki ateş kültü Alevilikte de hala canlı bir biçimde kendisini yaşatıyordu. Zaman zaman televizyonda Kürt köylerinin Türkiye Cumhuriyeti devleti güvenlik güçleri tarafından yakıldığı haberini ve görüntülerini izlediğinde, bazı ailelerin tamamen katledildiği haberlerini öğrendiğinde Allah’ına isyan eder ve “Ya Siwarê sibe, herkes zilm dike bê xwedî re” yani “Ya seherin atlısı, herkes zulüm yapıyor sahipsizlere” derdi.

Güneş, Alevilerde de kutsallık arzetmektedir. Özellikle Dersimli ve Dersim kökenli olup da çevre illere zorunlu göç etmiş Aleviler, güneşin ilk ışınları dağların doruklarından bulundukları yere ulaştığında ilk ışıkların üzerine düştüğü taşı ya da ellerinin tersini öpüp alınlarına götürerek dua ederler. Nuri Dersimi “Kürdistan Tarihinde Dersim” adlı kitapta şuna dikkat çekmektedir; “Dersimliler sabahları pek erken kalkıp, muhteşem dağlar arasında doğmakta olan güneşin şualarına karşı vücuduna çeşitli inhina ve hareketler vererek ibadet ederler ve güneşe tanrının nuru derler”.

Alevilerin dağların ardında yeni doğan güneşe yüzlerin dönerek dualar etmelerini, 1920 de Malatya’nın Alevi bir köyünde konuk olan Melville Chater şöyle dile getirmektedir;“Köylüler güneşin doğuşundan önce kalktılar ve tarlalarında çalışmaya başladılar. Güneş yükselirken bütün erkekler, kadınlar ve çocuklar doğuya döndü, güneşin önünde eğilerek kibarca iyi bir gün diledikten sonra günlük işlerine yeniden devam ettiler”

Araştırmacı yazar Munzur Çem, “Alevilik” adlı kitabında Dersim Katliamından ve özel asimilasyon politikasından önce Dersim’in bazı yerlerinde Tawisi Melek’in kutsal olarak bilindiği ve üzerine yeminler edildiğini belirtmektedir.

Şu artık günümüzde su götürmez bir gerçekliktir; Êzîdîler, Aleviler, Kakailer, Yarisaniler arasındaki ortak inanç, töre ve kültün kaynağı olan Mitraizm, Mazdaizm ve Zerdüştlük, tek tanrılı dinler öncesinde Mezopotamya ve Anadolu coğrafyasındaki halkların ortak inancıydı. Arap-İslam ordusunun kılıç zoruyla ve kanla Mezopotamya ve Anadolu halklarına kabul ettirdiği İslamiyet sonrasında Zerdüştlükten geriye kalan eski inançları bugün Alevilik, Kakailik, Yarisanilik kısmen de olsa yaşatmaktadır. Êzîdîlik ise Mitraizmin, Mazdaizmin ve Zerdüştlüğün çok daha canlı bir biçimde sentezini temsil eden Kürtlerin kadim dinidir.

Êzîdîlik ile Alevilik arasındaki bazı ortak yanları ya da benzerlikleri maddeler halinde sıralayacak olursak;

Alevilikteki “hayır ve şer yapma insanın elindedir” ilkesi, Êzîdîlikte de vardır.

Êzîdî olmayan biri sonradan Êzîdî dinine giremez. Alevi olmayan biri de sonradan Alevi olamaz ilkesi vardır, ama günümüzde bu ilke bazı ilkeler gibi biraz esnetilmiştir.

Êzîdîlikte olduğu gibi Alevilikte de dışarıdan kız alınmaz veya dışarıya kız verilmez. Bu ilke günümüzde Êzîdîlikte oldukça katı bir kural iken (bu kuralın ihlali ölüm cezasına kadar gidebilir), Alevilikte bu kural esnetilmiştir.

Alevilikte de Êzîdîlikte de misyonerlik, kendi dinlerini yayma gibi amaç yoktur.

Alevilikte olduğu gibi Êzîdîlikte de “Üçler, Yediler ve Kırklar Makamı” kutsaldır.

Alevilikte Allah-Muhammed-Ali üçlemesi, Êzîdîlikte Tanrı-Tawisi Melek-Şêxadî üçlemesiyle kendisini göstermektedir.

Alevilikte 40 kapı 40 makam Êzîdîlikte ise 40 pir 40 şêx vardır.

Alevilikte mürşit, rehber, pir vardır; Êzîdîlikte ise Şêx, mürşit, pir vardır.

Alevilikte zakir vardır, Êzîdîlikte ise Qewal vardır.

Alevilikte müsahiplik vardır, Êzîdîlikte ise ahret kardeşliği vardır.

Güneşe dönerek dua etmek her ikisinde de vardır.

Her ikisinde de semah vardır.

Hem Alevilikte ve hem de Êzîdîlikte saz kutsaldır.

Baskı ve katliamlardan dolayı gizli ibadet etme ve içe kapalı bir toplum olma özelliği her ikisinde de vardır.

Alevilikte de Êzîdîlikte de din adamları keramet ve sır sahibidirler.

Reenkarnasyon, (don değiştirme) yani kıras güheri hem Êzîdîlikte ve hem de Alevilikte vardır.

Êzîdî şexleri ve pirleri müridlerini ziyaret ederek yıllık hak alırlar. Alevilerde de pirler müridlerini yani taliplerini ziyaret ederler ve çıralık alırlar.

Ziyaret yerlerindeki ağaçlara ip ya da bir parça bez bağlayarak dilekte bulunma hem Êzîdîlikte hem de Alevilikte vardır.

Hem Alevilerde ve hem de Êzîdîlerde 3 günlük Xıdır İlyas (Xızır) orucu vardır.

Alevilikte olduğu gibi Êzîdîlikte de ziyaret yerlerinde kurban kesme, yemek yapma ve bu lokmaları dağıtma geleneği vardır.

Êzîdîlikte hac yeri olan Laleş (Şêxadî’nin türbesi) vardır, Alevilerde ise dedelerin mezarlarının bulunduğu veya bulunduğu varsayılan türbeler vardır.

Güneş, ay ve ateş Êzîdîlikte olduğu gibi Alevilerde de kutsaldır.

Êzîdîlerde olduğu gibi Alevi pirleri de bıyık ve sakallarını kesmezler. Alevilikte bu gelenek biraz daha esnetilmiştir günümüzde.

Aleviler de Êzîdîler de kirve kızıyla evlenmezler ve bu kural her iki inanç kültüründe de oldukça serttir. Bu kuralı ihlal etme toplum dışına atılma veya daha ağır cezayla cezalandırılır.

Alevilerde olduğu gibi Êzîdîlerde de ruhani önderler; dinsel görevlerin yanısıra toplumsal yaşamda düzeni sağlamak, sorunlara müdahale etmek ve adil bir şekilde çözüm bulmak vb. gibi görevleri de üstlenirler.

Ölü hayrına yemek verme hem Êzîdîlerde ve hem de Alevilerde vardır.

Resmi devlet mollaları tarafından her iki din için de fetvalar çıkarılarak katli vacip görülmüştür. Aleviler için söylendiği gibi Êzîdîler için de “7 tane öldüren cennete gider” denilmiştir.

Êzîdîlikte Hıdır İlyas bayramı kutlanmadan önce Şubat ayının ilk perşembesinde oruç tutulur. Alevilerde de bu oruç vardır ve bu oruca Hızır orucu denmektedir ki, inanış hemen hemen aynıdır. Xızır peygamber her zaman, her yerde hazır ve nazırdır. Özellikle Kürdistan’daki zor kış koşullarında halkın yardımına koşar. Kendisine Bozatlı Xızır’da denilmektedir. Bazı bölgelerde de Xızır’é Deryayé, yani denizler üzerinde uçan Xızır da denilmektedir. O her yerde ve darda olan insanlara yardım için koşar.

 

Karayılan

Karayılan Êzîdîlerce kutsal sayılmakta, kutsal mekanların, mabedlerin girişlerinde, kapı kenarlarında veya kapı pervazlarının üstünde evlerde karayılan kabartma motifleri bulunmaktadır. Erzincan’ın Tercan ilçesinde de yılan kutsal sayılmakta ve yılanın bazı hastalıkları iyileştirdiğine inanılmaktadır. Bu amaçla heryıl yüzlerce hasta ilkbahar aylarında, Tercan’da bulunan Yılanlı Dağ’a giderek çare aramaktadır.

ŞêxadîÊzîdîliği reforma tabi tutarken kast sisteminin en üstüne oturttuğu şêxlik kurumunda bazı aileleri konumları gereği Şêxlikle ve o Şêx ailelerine bağlı müritlerle sosyal bir örgütlemeye tabi tutarken, bazı aileleri de Şêx êtîm diye adlandırmıştır ki bu şêxlerin müritleri yoktur ancak bunlar yılanları afsunlayarak kontrol edebilmekte, yılanlarla konuşabilmekte, yılanları evcilleştirebilmektedir. Hala günümüzde Laleş’te yapılan hac esnasında ya da bazı ziyaretler de yapılan cemaa’larda bu şexler (Şêxê etiman ya da Şêxetim) yılanlarını yanlarına alarak kutsal yerlere giderler. Bu kutsal yerlere gelen Êzîdîler, kutsal mabedin kapısının önünde oturan Şêxêtîm’in elindeki veya kucağındaki yılana ellerini sürerek bir dilekte bulunurlar ve ellerini öperek alınlarına götürürler. Günümüzde Tercan yöresinde yaşayan bir Alevi aşireti olan Kudan aşiretinin yaptığı dualar arasında “Wayirê Kudo Şao Mao”yani Kudanlıların şahı Karayılan gibi dualar da bulunmaktadır.

Karayılan efsanesi Êzîdî mitolojisindeki Nuh tufanında şöyle anlatılmaktadır; tanrıların ortak kararıyla alınan insanları yok etme planı karşısında Nuh bir gemi yaptırarak her canlı türünden en az bir çift yanına alarak azgın sularla boğuşur. Bu arada gemi delinir ama gemide bulunan bir karayılan o deliği tıkayarak geminin batmasını engeller. Diğer taraftan Êzîdîlikte reenkarnasyon (gömlek değiştirme) yani ruh göçü etkin bir inanıştır ve yılanın da her yıl gömlek değiştirmesi bu anlamda tanrısal bir olgu olarak görülmektedir.

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.