ULUSLARARASI GÖÇ, GÖÇMEN KAÇAKÇILIĞI VE İNSAN TİCARETİ

27 Eylül 2014 Cumartesi

Günümüzde uluslararası göç tartışmalarının odak noktasını göçü arttıran nedenler ve artan göç baskısını kontrol etme çabaları oluşturmaktadır

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi

Kapitalist modernist sistemin yapısal gerçeği uluslararası göçü çok ağır ve altından kalkılamaz bir hale getirmiştir. Genelde göçün özelde de uluslararası göçün tetiklediği ve yol açtığı (göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti gibi) sorunlar, toplumsal bünyede yarattığı yıkım ve parçalanma (siyasal-sosyal-kültürel-ahlaki ve psikolojik alanlarda) korkunç boyutlara ulaşmış durumdadır.

Günümüzde uluslararası göç hareketleri kapitalist modernitenin merkezlerine doğru gerçekleşmektedir. Bunda küreselleşme, büyük tekel kârı ve çıkarını esas alan (neo-liberal) ekonomi politikaları, gelir dağılımı eşitsizlikleri, işsizlik sorunu, yoğunlaşan ekonomik krizler ve yoksulluk yanında dinsel-etnik-sınıfsal-siyasal baskı gibi olgular belirleyici olmaktadır. Bu göçler özellikle 20.yy’la birlikte yoğunlaşmış günümüzde devasa boyutlara ulaşmıştır. Dünyanın sömürgeleştirilmiş, yoksul bırakılmış, talan ve yağmaya açılmış alanlarından kapitalist modernitenin merkezlerine doğru gelişen uluslararası göçler kontrol edilemez ve denetlenemez bir noktaya gelmiştir. Yoksul dünyanın bu göçmen akını Roma imparatorluğunu çökerten “Barbar” akınlarına benzetilmekte, çağımızın yoksullarının bu göç hareketi kimilerince sisteme en büyük tehdit olarak değerlendirilmektedir.

20.yy’ın başlarında kapitalist merkezlerin ucuz işgücü ihtiyacı nedeniyle teşvik ettiği uluslararası göç 1970’lerden itibaren engellenmeye, ucuz niteliksiz işgücü yerine ucuz nitelikli işgücü tercih edilmeye başlanmıştır. Uluslararası tekel rekabeti için ucuz işgücüne duyulan ihtiyaç sürmekle birlikte üretim teknolojilerindeki değişime paralel işgücünde nitelik aranmaya başlamış bu nedenle kapitalist merkezler ucuz ve niteliksiz işgücü akıtan, siyasal, sosyal ve kültürel sorunlar oluşturan uluslararası göçü “istenmeyen göç” ilan etmişlerdir. Bu anlamda uluslararası göçü engellemeye dönük kısıtlayıcı politikalar ve yasalar geliştirmeye başlamışlardır. Bunun sonuçları beklenenin aksine uluslararası göçü engellememiş, denetlenemeyen ve kontrol edilemeyen göç dalgalarına yol açmıştır. Göçmen kaçakçılığı ve insan ticaretini büyütmüştür. Bu durum aynı zamanda insan ve toplum güvenliğini tehdit eden, büyük insan trajedilerine yol açan, kültürel ve fiziki anlamda en tehlikeli toplumkırıma dönüşmüştür.

Göç tarihsel bir olgu olmasına rağmen, günümüzdeki uluslararası göç ve yasadışı göç tartışmaları farklı boyutlara ulaşmıştır. Özellikle dünyanın yoksul bırakılmış ve talan edilmiş bölgelerinde, ulus-devletler kendi toplumları üzerinde bir sömürge rejimi gibi iktidar yürütmektedir. Bu hem ekonomik, hem siyasal, hem sosyal hem de kültürel sorunları alabildiğine büyütmüştür. Toplumsal kriz ve kaos durumu yaşanmakta bunun önüne ise toplum üzerindeki baskı koyulaştırılarak ve toplum yozlaştırılarak geçilmeye çalışılmaktadır. 1980’lerle içeriği anlaşılmaya başlayan küreselleşme ve beraberinde geliştirilen neo-liberal politikalar, ülkeleri talan etmekte, yoksullaştırmakta yaşanmaz hale getirmektedir. İşsizliğe-yoksulluğa ve baskıya paralel olarak uluslararası göç dalgaları yükselmektedir.

Kapitalist merkezlerde vasıfsız ve ucuz emeğe üretim değil ama diğer sektörlerde ihtiyaç duyulmakta bu ihtiyaç yasadışı göçle giderilmektedir. Ulus devletlerde artan işsizlik, ekonomik kriz, yoksulluk yanında baskı, eşitsizlik, adaletsizlik, ayrımcılık gibi faşizan politikalar uluslararası göçü neredeyse alternatifsiz kılmaktadır.

Uluslararası Göç Örgütü’nün 2005 yılı verilerine göre, göçmenlerin %60’ı kapitalist merkezlerde barınmaktadır. Amerika ve Avrupa’da neredeyse her on kişiden biri göçmen ya da mülteci statüsündedir. Bu ülkelerin nüfusu küresel işgücünün ancak %15 ile 20 kadarına tekabül etmektedir. Ancak göçmenlerin %60’ını barındırmaktadırlar. Ucuz-kaçak işgücü kullanımı bu düzeydedir. Yasal göçün engellenmesine dönük politikalar ve tedbirler nedeniyle, baskı ve zulme uğrayan, işsiz, yoksul, vasıfsız milyonlarca insan küresel düzeyde yasadışı göç, göçmen kaçakçılığı ve insan ticaretine konu olmaktadır.

Bunun yanında kapitalist merkezler yoğunlaşan kaçak göçünü bir güvenlik sorunu olarak gündemleştirmekte, uyguladıkları yasakçı politikalar kaçak göç hareketlerini azaltma yerine arttıracak sonuçlar doğurmaktadır. Kaçak ve yasadışı yollardan gerçekleştirilen göçü abartılı bir güvenlik sorunu olarak sunan kapitalist merkezler toplumsal denetimi sıkılaştırma, polisiye tedbirleri artırma ve tüm toplum üzerindeki yasakları yükseltme politikalarına bu durumu gerekçe yapmaktadırlar. Bu durum, göçmenlerin bir bütün olarak suçlu gibi algılanmasına, etiketlenmesine ve yabancı düşmanlığı ile ırkçılığın körüklenmesine neden olmakta ve göçmenleri ötekiler-potansiyel suçlular-tehlike ve kötülük kaynağı olarak gören ve gösteren bir anlayışı körüklemektedir. Fransa örneğinde olduğu gibi, göçmenler ve göç sorununun sistemsel ve küresel bir sorun olmaktan çok bir güvenlik sorunu gibi gündeme getirilmesi ciddi toplumsal çatışmalara ve krizlere neden olmaktadır.

Medyada hemen her gün göçmenlerin yaşadığı bir trajedi haberi geçmektedir. Yine insan tacirlerinin elinde en insanlık dışı yaklaşımlar ve sömürüye tabi tutulma durumları yaşanmaktadır. Kapitalist merkezler göç olayını ve göçmenleri kendi pazarları açısından ele alırken, göçmenlerin güvenliğine dönük hiçbir tedbir geliştirmemekte bu durum başlı başına büyük insanlık suçlarına ve insan hakları ihlallerine neden olmaktadır.

Uluslararası göç akışı, yasadışı göç, göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti boyutlarıyla ele alındığında göçün başladığı ülkeden sonlandığı ülkeye kadar geçtiği her durakta büyük toplumsal sorunlara ve yozlaşmalara neden olmaktadır. Çünkü uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, kara para aklama ve organ ticareti, fuhuş ve insan ticareti gibi suçlarla iç içe yürütülmektedir. Yolsuzluk, rüşvet, devlet görevlilerinin ortaklığı, diktatörlüklerin ve sömürgeci rejimlerin siyasal-askeri operasyonlarına kaynak temini ve kültürel soykırım politikalarıyla bağlantılı gerçekleştirilmektedir.

Tüm bunlara karşılık sorunu güvenlik sorunu temelinde tanımlayan kapitalist merkezler ve onlara bağlı ulus devletler sorunu çözme yerine sorunu kullanarak daha derinleştirmekte, yaygınlaşması ve diğer toplumsal sorunlarla iç içe geçmesine neden olmaktadırlar. Ulus devletlerin kendi içlerinde kendi vatandaşlarına karşı yürüttüğü çifte standartlı yaklaşım göçmenler söz konusu olduğunda daha bir pervasızlaşmakta ve göçmen hakları kavram düzeyinde bile kabul görmemektedir. Bu temelde yasal düzenlemeye giden devletlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir. Sözde yasa çıkaran ülkelerde de göçmen hakları kolaylıkla ihlal edilebilir ya da göz yumulabilir bir şekilde ele alınmaktadır.

Bu anlamda, uluslararası göçmen kaçakçılığı ve insan ticaretine güvenlik sorunu anlayışıyla yaklaşmak, sınır kontrollerini arttırmak, kabul etmemek, geldikleri ülkelere geri göndermek, göçmenleri dışlamak özellikle göçmenler içindeki yoksullar, kadınlar ve çocukların büyük risklerle karşı karşıya gelmesine, ağır istismara uğramalarına neden olmaktadır. Kötü-yasak-gayri ahlaki ve tehlikeli işlerde çalıştırma şeklinde görülen istismar kapitalist merkezlerin her birinde değişik biçimler almaktadır. Bu durum adeta devletler ile insan tacirleri arasında bir ortaklık yaratmıştır. Devletlerin göçmenleri dışlayan, potansiyel suçlu gören, tehlike kaynağı gösteren, korumayan dahası istismarcı politikaları bu alanı oldukça karlı bir sektöre dönüştürmüştür.

Kapitalist merkezlerde ırkçılık ve yabancı düşmanlığının artması ile bu merkezlerin göçmen politikaları arasında birebir ilişki bulunmaktadır. Göç ve göçmenleri güvenlik tehdidi olarak gündemleştiren bu merkezler, göçmenlere karşı ayrımcılığa kapıları sonuna kadar açmaktadır. Bu durum insan tacirlerinin ve kaçak göçmen ticareti yapan şebekelerin sadece göç sürecinde değil göç sonrasında da göçmenler üzerinde etkili olmalarına, onları kullanmalarına neden olmaktadır. Entegrasyon politikaları temelinde kendi kültürel-tarihi ve güncel gerçekliklerine uygun örgütlenmeleri her biçimde engellenen göçmenler, normal vatandaşlık haklarından da yararlandırılmayarak adeta göçmen şebekelerinin ve insan tacirlerinin kucağına itilmektedir.

İnsan ticareti her yıl 2 milyon civarında tahmin edilen kadın, erkek ve çocuğun maruz kaldığı, en tehlikeli, en gayri ahlaki ve de en karlı yasa dışı ticaret biçimidir. Modern kölelik denilebilecek insan ticareti yeni yeni uluslararası sözleşmelerde ve hukuk metinlerinde yer bulmaktadır. Bunların da uygulanabilirliği yok gibidir. Çünkü bir bağlayıcılığı yoktur ve devletlerin insafına bırakılmıştır.

20.yy.la birlikte yoğunluk kazanan uluslararası göç ve bunun içinde önemli bir yer tutan “Modern kölelik” denilen ve çoğu zaman suç örgütleri+ulus devletler ortaklığıyla yürütülen insan ticareti toplumsallığımıza dönük en büyük tehditlerden birini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, uluslararası göç olgusu ve insan ticaretinin tarihsel arka planı, nedenleri, türleri, boyutları ve sonuçları derinlikli anlaşılmayı gerektirmektedir.

 Tarihsel Arka Planıyla Uluslararası Göç

Göç insanlık tarihinde yeni bir olgu değildir. Daha iyi yaşam alanları arayışı temelinde olduğu gibi kıtlık, savaş, sürgün gibi nedenlerle de göçler yaşanmıştır. Ancak kapitalizmin gelişimi ve sanayi devrimiyle birlikte, hem kırdan kente hem de çevre ülkelerden kapitalist merkezlere doğru kitlesel göçler başlamıştır. Aynı zamanda, emperyalist ülkelerin Afrika ve Amerika kıtasında kurdukları sömürgelere doğru kitlesel göç olayları da yaşanmış, Avrupalı göçmenler buralarda yerli halkları katliam-göçertme ve asimilasyon politikaları ile neredeyse azınlık haline getirmişlerdir.

Bu anlamıyla kapitalist modernitenin küreselleşmesiyle birlikte başlayan uluslararası göç olgusu, tarihteki diğer göç olaylarından farklılıklar içermektedir. Kapitalist merkezlerin izlediği uluslararası siyasi-ekonomik-askeri politikalarla bağlantılı olarak dallanıp budaklanan göç olgusu günümüzde devasa bir insanlık sorununa dönüşmüştür.

İnsan hareketliliği neredeyse insanlık tarihinin başlangıcından bu yana toplumsal yaşamın en önemli yönlerinden biri olagelmiştir. Devletçi uygarlıkla birlikte kitlesel göçler coğrafi, iklimsel nedenler gibi doğal nedenlerin yanında siyasal nedenlerle de yaşanmaya başlamıştır. Büyük köleci devletlerin doğuşu aynı zamanda özgür etnisite ve kabile yaşamının dağıtılması, büyük katliamlar kadar sürgünler, yerinden yurdundan koparmalar eşliğinde gerçekleşmiştir.

Devletlerin özgür ve demokratik topluma saldırganlık, onu sınırlama, tasfiye etme ve köleleştirme girişimleri içinde göçertme etkili bir politika olmuştur. Bu temelde sayısız etnisite ve inanç grubu göçertilmiştir. Hem bir egemenlik altına alma, hem de bir tasfiye yöntemi olarak göçertme iktidar güçleri tarafından günümüze kadar yoğunca uygulanmıştır.

Dinlerin iktidar ideolojisi olarak kullanıldığı olgunlaşmış kölecilik sürecinde büyük göçlere niteliğini veren ise din savaşları adıyla yürütülen iktidar savaşlarıdır. Bu eksende muhalif inanç ve mezhep grupları bölge düzeyinde kitlesel göçe zorlandığı gibi, Ortadoğu’dan Avrupa’ya kıtalar arası büyük göç olayları da yaşanmıştır. Avrupa’ya gerçekleşen Hıristiyan ve Yahudi göçü bu kapsamda değerlendirilebilir.

Kapitalist modernitenin gelişimi, ulus devletlerin oluşumu ve uluslararası siyasi sistemin kapitalist modernitenin çıkarlarına uygun dizayn edilmesi çok büyük-kitlesel ve trajik göç hareketlerine neden olmuştur. Milliyetçilik zehriyle el ele yürütülen ulus devletçilik özünde taşıdığı tekçi, ırkçı, faşist yapısı gereği tarihin en büyük göç hareketini başlatmıştır. Bu temelde farklı etnisiteye ve inanç grubuna bağlı milyonlarca insan göçertilmiş, göç yollarında ve ulaşabildikleri yerlerde insanlık tarihinin yüz yüze kaldığı en büyük trajedilere yol açmışlardır. Kapitalist modernist sistemin siyasal alandaki temel aktörü olan ulus-devletçiliğin dünyaya hâkim kılınması yapay biçimde sınırların oluşturulması, farklılıklar üzerinde büyük soykırım politikalarının uygulanması ve göçertmenin yoğun biçimde kullanılmasıyla sağlanabilmiştir. Katliam-göçertme ve asimilasyon politikaları iç içe geçirilmiş bu gerek ulusal sınırlar içinde gerekse de dışında yepyeni bir göç gerçeği yaratmıştır.

Ulus devletler, egemenlik, güvenlik, ulusal çıkarlar gibi gerekçeleri öne sürerek hem büyük göç hareketlerine neden olmuşlar, hem de günümüze kadar bu göç hareketlerini kullanmaya çalışmışlardır. Günümüzde ekonominin ve siyasetin küreselleşmesi ve ulus devletler üzerindeki etkisi nedeniyle göç artık kapitalist merkezlerin ve ulus devletlerin kontrollerinin ötesinde bir insanlık sorunu haline gelmiştir. Bu bağlamda, 1950’lerden itibaren uluslararası nüfus ve işgücü hareketleri, yasal-kaçak göç olayları ve göçmen hakları akademik ve siyasi tartışmaların gündemine girmeye başlamıştır.

Günümüzde uluslararası göç tartışmalarının odak noktasını göçü arttıran nedenler ve artan göç baskısını kontrol etme çabaları oluşturmaktadır. Bu iki nokta üzerinden uluslararası göç sorunu denetim altına alınmaya çalışılmaktadır. Ancak, uluslararası göç sorununu oluşturan ve kapitalist modernitenin yapısından kaynaklanan esas nedenler çok fazla gündeme girmemektedir. Zira sistemin perdelemesiyle ve saptırmasıyla karşı karşıyadır yine kapitalist modernitenin yapısal gerçeği çok fazla değişmemiştir. Sistemin kâr ve iktidar denklemi üzerine kurulu olması, toplumlara hegemonya ve egemenlik ilişkilerinin dayatılması, erkek egemenlikli zihniyetin körüklenmesi, doğanın talanı, tüketim kültürünün derinleştirilmesi, bireyciliğin azdırılması sistemin yapısal gerçeğidir. Bunun yol açtığı ulusal ve uluslararası gelir dağılımındaki uçurum, istihdam olanaklarının dengesiz dağılımı ve artan işsizlik, siyasi, etnik, dinsel ve benzeri alanlarda yaşanan çelişki ve çatışmalar, kadının her şeyiyle alım-satım konusu haline getirilmesi ve karşı karşıya kaldığı tecavüz kültürü yine tekel karı için doğanın ve yaşam alanlarının kurutulması uluslararası göçün temel nedenlerini oluşturmaktadır.

Buradan hareketle uluslararası göç olgusunu açıklamaya çalışan kimi akımlar söz konusudur. Ancak sorunun özüne yakın duranlar olmakla birlikte sorunun özünü ortaya koyan dolayısıyla da çözümünü sunan derli toplu bir yaklaşım henüz sözkonusu değildir. Bu akımların bir kısmı ekonomik nedenlere vurgu yaparken, bir kısmı bireysel, psikolojik nedenleri öne sürmektedir. Bunları aşarak göçü küreselleşme içerisinde bir süreç olarak algılayan akımlar ise daha fazla kabul görmekte ve göç olgusunun genelde devletçi uygarlık özelde onun son aşaması olarak kapitalist uygarlıkla ilişkisi sorgulanmaktadır. Göç olgusu artık birden fazla coğrafyayı-kıtayı ve devleti içermektedir ve bir insanlık sorunu olarak ele almak gerekmektedir.

Göçe neden olan faktörler ve göç sürecinde yer alan aktörler çeşitlenmiştir, hem niceliksel hem niteliksel olarak değişmiştir ve bu değişim devam etmektedir. Dolayısıyla uluslararası göç olgusu ekonomi, ticaret, siyaset, işgücü piyasaları, sağlık, kültür, güvenlik çerçevesinde yine kapsamlı bir sosyolojik yaklaşımla ele alınmayı zorunlu kılmaktadır.

 Kapitalist Modernite ve Uluslararası göç

Kapitalist modernite sürecindeki büyük çaplı uluslararası göç hareketlerinin birinci dalgasının Avrupa devletlerinin emperyalist atılımları ile başladığı, Birinci Dünya Savaşı'nın bitimi ile sona erdiği söylenebilir. Bu süre zarfında gerek uluslararası, gerek kıtalararası büyük göç olayları yaşanmıştır. Sömürge siyaseti, köle ticareti ve ulus devletlerin kuruluş sürecini de kapsayan bu dönemde büyük sürgünler, mübadele adıyla karşılıklı göç hareketleri, kapitalist merkezlere büyük işçi akınları, savaştan mağdur olan kesimlerin kitlesel göçleri, sömürgelerde büyük göçertme ve sürgünler yaşanmıştır. “İngiltere, İspanya, Portekiz, Hollanda ve Fransa Afrika ve Amerika kıtalarında sömürgeler kurmuş, buralara büyük göçler gerçekleştirmişlerdir. 1850–1930 yılları arasında 55–60 milyon Avrupalı denizaşırı ülkelere göç etmiştir. Amerika Birleşik Devletleri bu göç dalgasının büyük bir kısmının yaşandığı ülke olmuş 1900–1909 yılları arasında 8,2 milyon göçmenin ülkeye girdiği kaydedilmiştir“ (1)

Son üç yüzyıldır süren bu uluslararası göç dalgası adeta dünyanın çehresini değiştirmiştir. Avrupa kökenli göçmenler Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve Yeni Zelanda'da yeni devletler kurmuşlardır. Bu yeni devletlerde yerli halklar büyük katliamlardan ve kırımlardan geçirilmiş azınlık durumuna düşürülmüşlerdir. İkinci göç dalgası aynı dönemde, ancak farklı bir yönde olmuştur. Avrupalı köle tacirleri Kuzey Afrika'dan topladıkları on binlerce insanı köle olarak Güney Amerika'ya, Karayib adalarına, özellikle Brezilya'ya götürmüşlerdir.

Üçüncü uluslararası göç dalgası Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra gerçekleşmiş ve ortaya çıkan yeni koşullara göre biçim almıştır. Osmanlı ve Habsburg devletlerinin çözülmesi sonucu Avrupa'da yine Ortadoğu ve Arap yarımadasında yeni ulus devletler ortaya çıkmıştır. Bu ulus devletlerin homojen toplum yaratma politikaları sonucu büyük soykırım hareketleri yanında büyük göç hareketleri yaşanmıştır. Yerinden yurdundan edilen toprağı ve kültüründen koparılan milyonlarca insan göç yollarına dökülmüştür. 1920'li yıllar büyük çaplı mübadele hareketlerine ve sığınmacı akınlarına sahne olmuştur. Ermeni katliamı-Yunanistan Türkiye arasındaki mübadele, Süryani-Asuri halkların göçertilmeleri, Kürt soykırımına bağlı zorunlu iskan ve göçertme politikaları bu sürecin bilinen büyük göç hareketleri arasındadır. Buna 1917 Ekim Rus Devrimi sonrası iç savaştan kaçan Beyaz Ruslar ve 1930'lu yıllarda Nazi Almanya’sından kaçan Yahudiler de eklenebilir.

Birinci ve ikinci dünya savaşı arasındaki dönemde yoğunlaşan uluslararası göç hareketleri kapitalist merkezlerin politikalarında değişikliğe neden olmuş; göçü kısıtlayıcı politikalar gündeme getirilmiştir. Örneğin, ABD’de 1924 tarihinde çıkarılan kota yasası ile her ülkeye kota uygulaması getirilmiştir. Bu anlamda, İkinci Dünya Savaşına kadar uluslararası göç hareketleri kapitalist merkezlerin izledikleri uluslararası ve ulusal politikalar temelinde şekillenmiş ve bu güçler tarafından yönlendirilmiştir.

 İkinci Dünya Savaşı Sonrası Göç Hareketleri

Dördüncü uluslararası göç dalgası İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Asya, Ortadoğu ve Afrika'da ulus devletlerin kuruluş sürecine denk gelmektedir. Bu ulus devletlerin milliyetçi, ırkçı, faşizan tekçi politikaları kaçınılmaz biçimde ulus devlet terörünü gündeme getirmiş, etnik arındırma, soykırım, sürgün politikaları sonucu milyonlarca insan uluslararası göçe zorlanmış, büyük kitleler sığınmacı konumuna düşürülmüştür.

Uluslararası göçün beşinci dalgası ise yukarda saydığımız nedenlerin yanında savaş sonrası yürütülen ekonomik politikalardan beslenmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası reel sosyalist sistemi dengeleme amacıyla Avrupa’da izlenen kalkınma politikaları ve sosyal devlet uygulamaları ucuz emek ve beyin göçüne yol açmış kapitalist merkezlere doğru yaşanan uluslararası göç hareketleri bir de bu nedenle artmıştır.

1970’lerde dünya ekonomisi finans tekellerinin ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılmış, üretim tekniklerinin yenilenmesi niteliksiz iş gücüne ihtiyacı düşürürken kalifiye işgücüne ihtiyacı öne çıkarmıştır. Kapitalist merkezlerin ucuz işgücü talebi azalırken, uluslararası göç hareketlerinde yeni bir dönem başlamış günümüzde yaşanan uluslararası göç olgusunun temelleri de bu eksende atılmıştır. Göç etmek zorunda bırakılan büyük kitlelerin göçü yasaklayan, kısıtlayan politikalar karşısında yöneldiği yer yasadışı göç olmuş bu da göçmen kaçakçılığı-insan kaçakçılığı (kadın, çocuk) yanında organ-silah-uyuşturucu kaçakçılığı gibi sektörleri ortaya çıkarmıştır. Uluslararası göçün tarihsel gelişimine bakıldığında, göç hareketlerinin sistemin askeri-siyasi-ekonomik politikaları tarafından şekillendirildiği görülmektedir.

 Yasadışı Göç Olgusu Sistemin Yaratımıdır.

Küresel ekonominin özellikle kapitalist merkezlerin dışındaki ülkeler üzerinde yarattığı baskı, istihdam olanaklarının kısıtlılığı ve gelir dağılımı eşitsizliği bugün dünyanın birçok yerinde yoksulluğu ve işsizliği en önemli sorunlar haline getirmektedir. Diğer yandan küreselleşmeyle birlikte yaşanan ‘sosyal devlet’ten uzaklaşma devletin desteklemesi ve koruması gereken yoksulların, işsizlerin, kadın ve çocukların daha zor hayat şartlarıyla karşılaşmasına neden olmakta, toplum üzerindeki devlet baskısı da bu duruma eklenince yaşam arayışında göç olgusu bir seçenek haline gelmektedir.

Kapitalist merkezler nitelikli ve ucuz işgücü talep etmektedir. Fakat hizmet ve eğlence sektörlerinde yine ağır ve gayri ahlaki işler için niteliksiz ve ucuz işgücü ihtiyacı da sürmektedir. Bu uluslararası göçü artırmaktadır, fakat kapitalist merkezlerin yasaklayıcı ve kısıtlayıcı politikaları nedeniyle bu göçler giderek yasadışı nitelik kazanmaktadır. Bu durum günümüzde büyük uluslararası suç organizasyonlarını ortaya çıkarmıştır.

Günümüzde, ulus ötesi küresel ekonomik yasalar ve finans ağırlıklı tekelci yapılanmalar güçlerini arttırırken, temel aktörleri ulus-devletler olan uluslararası siyasi sistem büyük bir krizi yaşamaktadır. Hollifield bu olguyu “liberal paradoks” olarak değerlendirmektedir, çünkü bu durum bugün küreselleşmenin belirleyici unsuru olan liberal felsefenin doğasındaki bir ikilemi yansıtmaktadır. “Ekonomik liberalizm, 18. yüzyıldan bu yana hegemonik güçler tarafından tüm devletlerin refahını ve güvenliğini sağlamanın en iyi yolu olarak sunulmakta ve farklı aşamalarda kesintilere uğramasına rağmen uluslararası ekonomik ilişkilerin temelini oluşturmaktadır. Dolayısıyla, egemenliğini korumak durumunda olan devletleri bir yandan uluslararası siyasi yapı ve ulusal dinamikler içe kapanmaya iterken diğer yandan ise, uluslararası ekonomik sistem dışa açılmaya itmektedir” (2)

Küreselleşmenin yeni yüzü, ulusal sınırların ve devletlerin iradesinin dışında oluşan küresel finans hareketleridir. Küresel finans, “Ulusal devletler tarafından düzenleme dışı bırakılmış, kendi kuralı ile 24 saat ve elektronik bir şekilde yürütülen para hareketi” (3) olarak tanımlanmaktadır

Para piyasaları tüm dünyada aynı anda belirlenerek, ulus ötesi küresel sermaye akışı ulus devlet sınırlarını tanımaz bir hale gelmiştir. Ekonomik olarak devletlerarası bir bütünleşme yaşanmaktadır. Örneğin dünyanın her hangi bir yerindeki ekonomik kriz tüm dünya piyasalarını ve ekonomilerini etkilemektedir. Tüm ulus devletler kendine özgülüklerini kaybetmekte küresel finans tekellerinin belirlediği ekonomik ve siyasi yaklaşımlara uyumu esas almaktadırlar.

Küreselleşme olgusunu toplumsal hayatın tüm yönlerine dair yeni düzenlemeler içeren bir siyasi ve ekonomik önlemler reçetesi olarak öne süren neo-liberal söylem bu süreci “kendi nesnel yasalarına sahip, karşı konulamaz bir dönüşüm” süreci olarak tanımlamaktadır. Bütün ülkelerin bu yeni sürece uygun şekilde yapısal dönüşümlerini gerçekleştirmesi küresel ekonominin nimetlerinden yararlanmanın önkoşulu olarak sunulmaktadır. Dolayısıyla, kapitalist merkezlerin dışındaki ülkelerin yapması gereken ulusal pazarlarını uluslararası sermayeye açmak ve bunun için gerekli reformları gerçekleştirmektir. Bu bağlamda, ulus devletler uluslararası sermaye akışının gereklerine göre yapılandırılmaktadır. Böylece, ulus-devlet ve ulusal ekonomi-ulusal politika kavramları bu dönüşüme uygun olarak yeniden tanımlanmaktadır. Ulus devletler görece de olsa sahip oldukları bağımsızlıklarını kaybetmekte, iç işlerini ilgilendiren konularda uluslararası finans tekellerine göre biçim almaktadırlar. Artık neredeyse ulus devletlerin istihdam, iş güvencesi, sosyal politikalar, toplumsal yatırımlar, siyasal yaşamın esasları, zamlar, ekonomik hedefler gibi alanları bu tekeller tarafından dizayn edilmektedir. Bunun sonucunda yoksulluk, yolsuzluk, işsizlik artmakta, toplumsal gerilim yükselmekte buna paralel devlet baskısı ve denetimi yoğunlaştırılmaktadır. Kapitalist merkezler de içinde olmak üzere ulus devlete dayalı dünya siyasal sistemi krizli kaotik bir hal almıştır. Çözüm diye dayatılan ve uygulamaya sokulan her politika siyasi-sosyal-ekonomik kriz ve istikrarsızlığı daha da büyütmektedir.

Artan işsizlik ve yoksullaşmanın yanı sıra, özendirilen tüketim kültürü ve bireyciliğin de etkisiyle toplumsal kesimler arasındaki uçurum giderek derinleşmektedir. Tüketim kültürü ve bireyciliğin pompalanması toplumsal bağları ve ilişkileri tasfiye etmekte yoksulluğun yanına ahlaki, kültürel ve moral çöküntü eklenmektedir. Bütün toplumlarda gelecek kaygısı temel bir kaygı durumuna gelmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla zenginliklerin taşındığı, dünya gelirinin neredeyse yüzde 80’ini elinde bulunduran kapitalist merkezler yoksul dünyanın hedefi haline gelmiştir.

 Küresel Yoksulluk, İşsizlik Ve Göç

Günümüzde, uluslararası göçlerin artışındaki belirleyici neden, ekonomik birikimin gelişmiş ülkelerde yoğunlaşması sürecine karşın, yoksul ülkelerde yaygın bir yoksullaşmanın yaşanması, küresel gelir dağılımı uçurumunun gittikçe büyümesi, siyasal yasak ve baskıların yoğunlaşmasıdır. Küreselleşmeyle birlikte gelen bu değişim, uluslararası göç olgusunun artmasına karmaşık ve değişik boyutlar almasına neden olmuştur.

Küreselleşmenin dünya insanlığı açısından yıkım ve felaket düzeyinde sonuçlara yol açtığı her geçen gün daha fazla açığa çıkmaktadır. “2005 yılında dünya üzerindeki en yoksul %40’lık kesim küresel gelirin %2’sine sahipken, en zengin %10’luk kesim gelirin %54’üne sahiptir” (4)

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) istatistiklerine göre 2006 yılında dünya üzerinde 195,2 milyon insan işsizdir. Bu dünyada çalışabilecek nüfusun % 6,3’üne tekabül etmektedir. Yalnızca kapitalist merkezlerde işsizlik oranları düşmekte iken dünyanın diğer bölgelerinde artmaktadır. İşsizliğin yanı sıra çalışanların durumu da kötüleşmektedir. ILO verileri 2006 yılında 1,37 milyar çalışanın günde 2 doların altında gelir elde ettiğini göstermektedir. Bu veriler on yıl öncesine dayanmaktadır ve geçen on yıl içinde bu durumun olumlu yönde değiştiğine dönük hiçbir veri yoktur.

Konumuz küreselleşmenin yol açtığı yıkım ve tahribat değildir. Ancak yol açtığı sorunların uluslararası göç hareketlerini doğrudan etkilediği de ortadadır. Uluslararası göç hem küreselleşmekte hem de ivme kazanmaktadır. Gün geçtikçe daha fazla sayıda ülke göç hareketlerinden etkilenmektedir. Göç alan ülkelerin sayısı arttığı gibi, göç veren ülkeler de çoğalmaktadır. Uluslararası göç çeşitlenmekte, işgücü göçü, iltica, yasadışı göç, insan kaçakçılığı gibi birçok göç türü ile karşılaşılmaktadır. Hem ulusal hem de uluslararası düzlemde göç olgusu kontrol dışına çıkmaktadır. Kapitalist merkezler kendi ihtiyaçlarını giderme temelinde yasakçı, engelleyici, zorlaştırıcı politikaları esas almakta sorunun çözümüne dönük politikalara yaklaşmamaktadır. Örneğin Schengen Grubu ülkelerinin ortak listesinde yer alan 129 ülkenin vatandaşları için ortak vize politikası uygulanmakta, böylece yoksul ülkelerden gelen vasıfsız işgücünün Avrupa Birliği içinde herhangi bir ülkeye girişi engellenmektedir. Ancak, bu tür politikalar göç akımlarını engelleyememekte, sadece niteliğinin değişerek yasadışı kanallara kaymasına neden olmaktadır.

 Yasadışı Göç ve Göçmen Kaçakçılığı

Kapitalist merkezlerin kısıtlayıcı-engelleyici politikaları nedeniyle günümüzdeki uluslararası göç hareketleri önceki süreçlerden farklı olarak düzensiz ve yasadışı göç biçiminde ortaya çıkmaktadır. Sistemin krizine paralel yasadışı göç olgusu ve göçmen kaçakçılığı artmaktadır. Yasadışı göç ve göçmen kaçakçılığı Avrupa kıtası başta olmak üzere kapitalist merkezlerde en önemli güvenlik sorunlarından biri olarak ele alınmaktadır. Ancak bu yönlü tartışmalar sorunun nedenlerinden çok sonuçları üzerinde yoğunlaştırılmakta bu da çözümsüzlüğü derinleştirmektedir

2005 yılında toplam mülteci sayısı 8,4 milyon olarak hesaplanmıştır. Bunun yanı sıra kendi ülkeleri içinde yerlerinden edilerek zorunlu göçmen durumuna düşen insanların sayısı 2004 yılında 5,4 milyon iken 2005 yılında 6,6 milyon kişiye yükselmiştir. Birleşmiş Miletler rakamlarına göre bu göçmenlerin toplam sayısı 20-25 milyon kişi arasındadır. Dünya genelinde, zorla yerlerinden edilen 25 milyon kişinin %70’nin kadınlardan oluştuğu görülmektedir. Genelde, eğitim ve vasıf düzeyi düşük olan bu gruplara kapitalist merkezler kapılarını kapatmaktadır. Bu durum da sayısı tam olarak bilinemeyen yasadışı/kaçak göç ve insan ticaretinin boyutlarını büyütmektedir.

Uluslararası Göç Örgütü’nün 2005 yılı verilerine göre 30-40 milyon arasındaki insan yasadışı göçmen konumundadır ve bu sayı toplam göçmen nüfusunun %15-20’sini oluşturmaktadır. Yasadışı göçmenler, en büyük oranda ABD’de bulunmakta olup (10,3 milyon) her yıl 1.000.000 yasadışı göçmenin giriş yaptığı tahmin edilmektedir. ABD’de yasadışı göçmenler ülkedeki yabancı nüfusun %30’unu oluşturmaktadır. Avrupa’da da 12-15 milyon yasadışı göçmen olduğu tahmin edilmektedir. Bu rakamlar, yasadışı göçün polisiye önlemler ile azaltılamadığının somut göstergesidir.

“Küresel ekonominin gelişimine uygun yasal sistemler oluşturma ve bunlara katılım konusunda işbirliğine giden devletler, göç politikaları konusunda bu tutumu gösterememektedir. Ulusal ve bölgesel düzeylerde planlanan korumacı ve sınırlayıcı göç rejimleri sermaye, mal ve yatırımların artan serbest dolaşımı ile çelişmektedir. Bu asimetri de kendisini yasa dışı göç ile düzeltmeye çalışmaktadır” (5)

Sermaye ve ticaretin giderek artan serbestliği dünyanın birçok yerinde istihdam olanaklarını azaltırken, istihdam dışı kalan vasıfsız işgücü “istenmeyen işgücü” olarak görülmekte ve dolaşımı engellenmektedir. Mal, sermaye ve finans piyasalarında artan ve serbestleşen hareketliliğe karşın işgücü hareketliliği ulus devletlerin sınırları içinde kalmaktadır. Kapitalist merkezler işgücünün uluslararası hareketliliğini özellikle sınırlamakta maliyetini yüksek bulmakta, göçmen haklarına dönük yasal düzenlemelerden kaçınmakta, kültürel farklılıkları ve artan yabancı düşmanlığını gerekçe olarak öne sürmektedirler. Kapitalist merkezler, ülkeye giriş koşullarını vasıflı işgücünün lehine olacak şekilde yeniden düzenlemekte, ülkeye göçmen olarak kabul edilmek için aranan şartlar, vasıflı işgücünü de elemeye tabi tutacak ve sayılarını sınırlayacak şekilde konulmaktadır. Ayrıca göçmenlere ülkeye girişlerinden hemen sonra oturma izni ve vatandaşlık hakları verilmemekte, çeşitli kısıtlamalara gidilmektedir.

“Çok uluslu şirketler, dünyanın diğer bölgelerindeki iş kollarında çalışmak üzere kendi vatandaşlarından vasıflı kişileri göndermekte, böylece dünya üzerinde dolaşıma katılan bir profesyonel çalışanlar kitlesi oluşmaktadır. Diğer yandan, potansiyel göçmenlerin gelişmiş ülkelere giriş imkânı bulması kısıtlayıcı göç politikaları nedeniyle gün geçtikçe zorlaşmaktadır” (6)

Kapitalist merkezlerin tüm bu seçici ve kısıtlayıcı göç politikalarına rağmen ucuz göçmen işgücüne ihtiyaç sürmektedir. Devletler kaçak işçi çalıştırmayı yasaklasa da fiilen göz yummaktadır. Yarı zamanlı, düzensiz, geçici, ağır ve tortu iş alanlarında ucuz göçmen emeği kullanılmaktadır. Bu alanlardaki çalışma şartları acımasız, denetim ve hukuk dışıdır. Bu ülkelerde ucuz ve gayri insani koşullarda sömürülen göçmen emeği kayıt dışı ekonominin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Dolayısıyla engelleyici ve kısıtlayıcı politikalar göçü azaltmakta etkisiz kalmaktadır. Polisiye, baskıcı, engelleyici politikalar göçü engelleyememekte, göçmen sayılarını düşürememekte, sadece göçmenlerin durumunu değiştirmektedir. Uluslararası göç yasadışı yollara kaymış, göçmenler ağır ekonomik ve sosyal sömürüye yine her türlü istismar ve kullanıma açık hale gelmişlerdir.

Yasadışı göç olgusunun nedeni çoğunlukla ekonomik iken, siyasi faktörler hem neden hem de sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır. Yoksul ülkelerden kapitalist merkezlere göç edenlerin önemli bir kısmı, yurttaşlık haklarından yararlanamamaktadırlar. Yararlanabildikleri kimi ülkelerde de farklı ve ayrımcı politikalar ve yasalar uygulanmaktadır. Göçmenler, sosyal, siyasal ve ekonomik yaşam başta olmak üzere hayatın her alanında bir dışlanmışlığı ve ötekileşmeyi yaşamaktadırlar.

Yasadışı göç konusunda göz ardı edilen bir başka nokta da göçmenlerin karşılaştıkları tehditlerdir. Düzensiz, yasadışı kanallardan gerçekleşen göç olgusu, ciddi insan hakları ihlallerine ve trajedilere neden olmaktadır. Birçok göçmen, yaşadıkları ülkelerdeki silahlı çatışmalar, siyasi istikrarsızlıklar ve ekonomik krizlerin yarattığı güvensiz ortamdan uzaklaşmayı amaçlamaktadır. Ancak, yasal göç olanağının kısıtlı olması nedeniyle yasadışı göçe yönelmektedir. Gitmek istedikleri ülkeye yaptıkları yolculuk sırasında da uzun süre zor ve tehlikeli koşullarda yaşamak durumunda kalmaktadırlar. Diğer taraftan, düzensiz göçmenlerin koşullarını kötüleştiren tek şey onların kaçak bir şekilde sınırları geçmesi değil, aynı zamanda göçtükleri ülkelerdeki statüleridir. Kaçak göçmenler çoğunlukla tehlikeli, kirli, ağır işlerde çalıştırılmakta, sağlık, eğitim, hukuk gibi sosyal hizmetlerden yararlanamamakta, çok ağır sömürü ve istismara maruz kalmaktadırlar. Kaçak oldukları için de devlet otoriteleriyle (polis-yargı-iş güvenliğini denetleyen kurumlar vb.) işbirliğinden kaçınmaktadırlar. Dolayısıyla kapitalist merkezlerin tehdit olarak tanımladıkları göçmenler hem yolculuk aşamasında hem de ulaştıkları ülkelerde ciddi ekonomik, siyasi, kültürel ve fiziki tehditlerle karşı karşıyadır.

Özellikle, göçmen kaçakçılığı yapan şebekelerin eline düşen göçmenler bu sorunları daha da yoğun yaşamaktadır. Göç sürecinde ortaya çıkan insan ticareti ise hem göçmenler için büyük tehlikeler ortaya çıkarmakta hem de çağımızın en önemli insan hakları ihlallerinden birini yaratmaktadır.

 İnsan Ticareti

Uluslararası insan ticareti, küreselleşmeye paralel ortaya çıkan yeni bir olgudur ve yasadışı göçle birlikte dünya gündemine girmiştir. Küreselleşme ile birlikte, silah ticareti, uyuşturucu kaçakçılığı, göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti suçları küresel suç şebekeleri ortaya çıkarmış, bu şebekeler neredeyse tüm dünyada faaliyet yürütür hale gelmişlerdir.

BM. Palermo Protokolü’nün 3. maddesinde, insan ticareti şu şekilde tanımlanmaktadır: “İnsan ticareti, kuvvet kullanarak veya kuvvet kullanma tehdidi ile veya diğer bir biçimde zorlama, kaçırma, hile, aldatma, nüfuzu kötüye kullanma, kişinin çaresizliğinden yararlanma veya başkası üzerinde denetim yetkisi olan kişilerin rızasını kazanmak için o kişiye veya başkalarına kazanç veya çıkar sağlama yoluyla kişilerin istismar amaçlı temini, bir yerden bir yere taşınması, devredilmesi, barındırılması veya teslim alınması anlamına gelir. İstismar terimi, asgari olarak, başkalarının fuhşunun istismar edilmesini veya cinsel istismarın başka biçimlerini, zorla çalıştırmayı veya hizmet ettirmeyi, esareti veya esaret benzeri uygulamaları, kulluğu veya organların alınmasını içerir.” (“Sınır Aşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi”ne ek olarak geliştirilen “İnsan Ticaretinin, Özellikle Kadın Ve Çocuk Ticaretinin Önlenmesine, Durdurulmasına ve Cezalandırılmasına İlişkin Protokol” İtalya’nın Palermo şehrinde imzaya açılmış olup, 2003 yılında yürürlüğe girmiştir. Protokol, “Palermo Protokolü” olarak adlandırılmaktadır.)

İnsan ticareti dünyada her yıl 600.000 ile 2.000.000 arasında tahmin edilen kadın, erkek ve çocuğun maruz kaldığı, en tehlikeli yasa dışı ticaret durumundadır. Genellikle, fuhuş sektöründe zorla çalıştırılan kadınlar bu ticaretin mağduru durumundadır. Ancak, çocuk işçilerin sömürüsü, kaçak göçmenlerin çeşitli kirli işlerde zorla çalıştırılması, evde yardımcı olarak tutulan kadınların her hangi bir iş güvencesi olmadan ve pasaportlarına el konarak ev kölesi olarak kullanılması gibi birçok boyutta farklı yaş ve cinsiyette insan bu ticaretin konusu olmaktadır.

İnsan ticaretinin boyutlarını ölçmek mümkün değildir. Bu insan ticaretinin çok yaygın olmadığı gibi bir algıya yol açmaktadır. Belirlenebilen sayı insan ticareti mağdurlarının çok az bir bölümünü yansıtmaktadır. Bu durum konunun acil önlem alınması gereken bir konu olarak ele alınmasını engellemektedir. Ancak, konuyla ilgili veriler dünya üzerinde 127 ülkeden mağdur insanların 137 farklı ülkede sömürüldüğünü göstermektedir. Her bir insan ticareti vakası kendine ait özellikler göstermekle beraber, sömürünün oluşum biçimi genellikle aynıdır ve insan ticareti anlık bir suç olmaktan öteye bir süreç olarak gerçekleşmektedir. Uluslararası suç örgütlerinin en büyük gelir kaynaklarından birisi insan ticaretidir ve bunların da büyük bir bölümünü kadınlar oluşturmaktadır.

İnsan ticareti, insan haklarının yoğunca ihlal edildiği bir alandır ve büyük oranda kontrol dışıdır. İnsan ticareti, yaşama hakkı başta olmak üzere en temel insan haklarının ihlal edildiği bir alandır. Genellikle çok iyi örgütlenmiş, çoğunlukla bürokrasi ve güvenlik güçleriyle ilişki içinde çalışan suç şebekeleri tarafından yürütülmektedir. Devlet yetkilileriyle ilişki içinde yürütülmesi insan ticaretinin ulusal sınırlar içinde de yapılmasını getirmektedir. Çeşitli nedenlerle bu suç şebekelerinin eline düşen mağdurların tüm hakları ve özgürlükleri ellerinden alınmakta, eşya gibi satılmakta, hem fuhuş sektöründe hem de diğer sektörlerde zorla çalıştırılmaktadırlar.

İnsan ticareti mağdurlarının ailelerinden ve çevrelerinden uzağa düşmeleri onları her türlü baskı ve tehdide açık ve boyun eğer hale getirmektedir. İşe devlet görevlileri de bulaşınca tamamen savunmasız kalmakta ve sınırsız sömürüye açılmaktadırlar. İnsan ticaretinin ve zorla çalıştırmanın yaygın olduğu ülkelerde, özellikle kadın ve çocuk sömürüsü toplum kırımın en tahrip edici boyutunu oluşturmaktadır. Zira insan ticareti, kara para, uyuşturucu kaçakçılığı, rüşvet, fuhuş gibi suçlarla el ele yürütülmekte yine bunları beslemektedir. İnsan ticareti ve bunu gerçekleştiren suç örgütleri büyürken toplumsal kırım derinleşmektedir.

İnsan ticareti mağdurları yasal belgeleri ellerinden alındığı için yasadışı göçmen statüsünde tanımlanmaktadır. Bu da göçmen kaçakçılığı ile insan ticaretini iç içe geçirmektedir. Halbuki ikisi ayrı olgulardır ve insan ticaretinin çoğunlukla göçmen kaçakçılığı kapsamında ele alınması sorunu büyütmektedir. Göçmen kaçakçılığında esas olan kişilerin rızasıdır, göçmen kendi isteğiyle bir başka ülkeye yasadışı yollardan girmek üzere kaçakçılarla işbirliği yapar ve onlara maddi çıkar sağlar. İnsan ticaretinde ise kişinin rızası söz konusu olmayıp, kandırma, zorlama, baskı, tehdit gibi unsurlar esastır. Farklı şekillerde kaçırılan kişiler zorla çalıştırmaya ve istismara uğrar. Göçmen kaçakçılığında, kişiler getirildikleri ülkeye girişleri ardından kaçakçı ile ilişkisine son verir. İnsan ticaretinde ise, şahıslar başta gönüllü olarak insan tacirleriyle irtibat kurarak veya vaatlerle kandırılarak veya zorla kaçırılarak bir ülkeye sokulmakta, ardından insan taciriyle ilişkisi devam etmekte, çoğu zaman zorla alıkonulmaktadır. Göçmen kaçakçılığında sömürü ilişkisi gidilecek ülkeye girişle sınırlı iken, insan ticaretinde süreklilik göstermektedir.

 İnsan Ticaretinin Boyutları Ve Türleri

İnsan ticareti, sömürüye maruz kalan kişilerin cinsiyetleri, yaşları, meslekleri, milliyetleri gibi özellikleri temelinde yine sömürünün amacına bağlı olarak farklılaşmakta ve kategorilere ayrılmaktadır. İnsan ticareti, organ ve doku ticareti amacıyla, zorla çalıştırma ve işgücü sömürüsü amacıyla, cinsel sömürü amacıyla yapılmaktadır. İnsan ticareti, kadın ticareti, çocuk ticareti, zorla çalıştırma, organ-doku ticareti olarak sınıflandırılmaktadır. Ancak, bunların içinde kadınların cinsel sömürüsü insan ticaretinin en yaygın türüdür.

İnsan ticareti mağdurlarının %80 gibi büyük bir oranını kadınlar ve kız çocukları oluşturmaktadır. Genellikle mağdurların birçoğunun iş vaadiyle kandırıldıkları, garsonluk, temizlikçilik, bakıcılık, ev içi hizmet gibi işlerde istihdam edilmek üzere göç kararı aldıkları tespit edilmiştir. Kadınların bir kısmının, fuhuş sektöründe çalışacağını bildiği, ancak çalışma koşullarını bilmediği tespit edilen diğer bir husustur. Kadınlar, gidecekleri ülkeye ulaştıklarında ağır borç yükü altında istekleri dışında ağırlıklı olarak fuhuş sektöründe çalıştırılmakta, kazançlarına el konulmakta, şiddet, taciz ve tecavüze uğramaktadırlar. Borçları hiç azalmamakta borç yükü katlanarak artmaktadır. İnsan tacirleri, mağdurlara borçlarını ödemesi halinde serbest kalabileceklerini vaat etmekte, ancak bu borçların ödenmesi mümkün olmamaktadır. Mağdurların çoğunluğu ev hapsinde tutulmakta, tehdit, baskı ve şiddet kullanılarak zorla çalıştırılmaktadır. Mağdurların yasal belgelerine ve kimliklerine de el konulmakta, bu da ayrıca bir tehdit unsuru olarak kullanılmaktadır.

Kadın tacirleri uluslararası suç örgütü olarak çalışmaktadır. Mağdurların birçoğuna AIDS ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar bulaşmakta, istenmeyen hamilelikler ve psikolojik travmalar yine “nedeni belirsiz!?” ölüm ve intihar vakaları sıklıkla yaşanmaktadır. Her geçen gün uluslararası kadın ticareti yanında ülke içi kadın ticareti de yoğunlaşmaktadır. Çocuk fahişeliği ve çocuk pornosu adeta bir sektör olarak gelişmekte Güneydoğu Asya ülkelerinde peydah edilen “seks turizmi !?” hem kadın ticaretini hem çocuk fahişeliğini büyütmekte, kadın katliamına çocuk katliamı da eklenmektedir.

Küreselleşmenin arttırdığı yoksulluk ve eşitsizliğin kadınlar ve kız çocukları üzerinde çok daha olumsuz etkiler yaratması bu kesimleri insan tacirlerinin öncelikli hedefi haline getirmektedir. Kadınlar ve çocuklar hem günlük yaşamlarında hem de göç gibi kritik süreçlerde büyük tehditlerle karşı karşıya gelmektedir. Kadın göçmenler dezavantajları daha yoğun yaşamaktadır. Göçmen olmanın getirdiği zorluklara “kadın” olmaktan kaynaklanan zorluklar da eklendiğinde ortaya trajik bir tablo çıkmakta, kadın katliamının boyutları inanılmaz derecede büyümektedir.

Geçmişte göçmenlerin ve mültecilerin çoğunluğu erkek iken, özellikle iç çatışmalar nedeniyle kadın mültecilerin sayısı artmaktadır. Bunun yanı sıra, daha fazla sayıda kadın, işgücü göçü sürecine katılmaktadır. Verilere göre kadınlar, göçmenlerin neredeyse yarısını oluşturmakta ve kapitalist merkezlerdeki göçmen nüfusun ise yarısından fazlasına ulaşmaktadır. Asya ve Latin Amerikalı kadınlar göçmenlerin yarısından fazlasını oluşturmakta, bu rakam ülkeler özelinde daha da artmaktadır. Örneğin, Filipinler’de yurtdışına göç edenlerin %70’i kadındır. Ayrıca, önceki dönemlerden farklı olarak kadınlar daha çok yalnız göç etmekte ve geride kalan aile üyelerinin geçim kaynağı olmaktadır. Bu durum“Göçün Kadınsılaşması” olarak adlandırılmakta ve bu olgu gün geçtikçe yoğunlaşmaktadır. Kadın göçündeki bu artışın katlanarak devam edeceği öngörülmektedir. Bunun nedeni sistemin kadını sınırsız sömürüye ve talana açmasıdır. Kapitalist merkezlerde kadın emeğine ve bedenine talep artmakta, sektörler kurulmakta toplumun yıkımına paralel bu sektörler meşruiyete kavuşturularak kadın katliamı açık ve aleni bir hale getirilmektedir. Bu da kadın ve çocukları sınırsız istismara açmaktadır.

“Göç sürecine dezavantajlı konumda katılan yoksul, eğitimsiz kadın ve çocuklar zorla çalıştırma amacıyla insan ticaretine konu olmaktadır. Yine kadınlar erkeklerin aksine ancak en alttaki görece kötü işlerde istihdam olanağı bulmaktadırlar. Bunlar, ‘kadınsı işler’ olarak görülen ev içi bakım, eğlence sektörü, hizmet sektörü ve küçük imalat sektöründeki işlerdir. Küresel işbölümünün yarattığı yapılanma bir yandan illegal göçmenler sorununu ortaya çıkarırken, diğer yandan, bu kitle içerisinde de dezavantajlı konumda yer alan illegal kadın göçmenler olgusunu ortaya çıkarmaktadır. Bu durum sadece kadın işgücünün ‘daha uysal’ ve ‘daha az sendikalaşmasından’ değil, hizmetlerin cinsiyete dayalı işbölümüyle de yakından ilgilidir. (7)

Küresel sermayenin neo-liberal politikaların bir sonucu olarak kamusal ve sosyal hizmetlerin devletin sorumluluk alanı dışına itilmesi ve tekellerin eline bırakılması zaten dezavantajlı durumda olan kadınların eğitim, sağlık, güvenlik, hukuk gibi temel haklardan yararlanmasını neredeyse imkansız kılmaktadır. Sömürünün dünya ölçeğinde yoğunlaşması ve gelir dağılımındaki eşitsizliğin artması ile yoksulluk yıkıcı bir hal alırken, yoksul kadın kitlesi hem genişlemekte hem de ayrımcılığın ağırlaştığı koşullarda yaşamaktadır. Birçok sosyal haktan faydalanamayan kadın, kayıt dışı, yasadışı, ahlak dışı işlerde gayri insani koşullarda ucuz emek gücü olarak kullanılmaktadır.

Erkek egemen zihniyet temelinde işleyen sistem yasal güvence altında görünen kadını bile koruyamazken, göç sürecinde insan ticaretine maruz kalan kadınlar kölelik ötesi koşullarda ve zorla çalıştırılmaktadır. Kadın emeğine yönelik sömürü ve istismar, özellikle eğlence ve fuhuş sektöründe ön plana çıkmakta ve kadınlar için en olumsuz sonuçları doğurmaktadır. Bunun yanı sıra, ülkelerinden çeşitli vaatler ile getirilen eğitimsiz ve yoksul kadınlar için durum çok daha kötüdür. Bu kadınların belgelerine el konulmakta, fuhuş sektöründe zorla çalıştırılmakta, kimi durumlarda ücret ödenmemekte, sürekli bir sömürüye, baskıya ve şiddete uğramaktadırlar.

 İnsan Ticareti Ağırlıklı Olarak Kadın Ticaretidir.

Erkekler, kadınlar ve çocuklar birçok nedenle insan ticaretine maruz kalmasına rağmen, seks ticareti ve seks turizmi nedeniyle insan ticareti temel olarak kadın ve kız çocuklarını hedeflemektedir.

“İnsan ticaretinin mağduru olmakla yoksulluk arasında ciddi bir bağlantı vardır. Ancak bu, her zaman en yoksul kişilerin ticarete maruz kaldığı anlamına da gelmez. Vatandaşlık ve mülkiyet haklarındaki ayrımcı uygulamalar, kaynaklara ulaşımdaki eşitsizlikler, bilgi ve ekonomik güç anlamında fırsat eşitsizliği, sömürü, aile içi şiddet kadınları yaşadıkları yerlerden uzaklaşmaya itmektedir” (8)

“Eğitim hakkı ve diğer yasal hakları engellenen kadınlar, kendi yaşamlarının kontrol etme hakkını da yitirmekte, vasıfsız ve ekonomik özgürlüğü olmayan özneler olarak insan ticareti konusunda risk grubunu oluşturmaktadırlar” (9)

Bu bağlamda insan ticareti suçu genellikle cinsiyete ve yaşa bağlı bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Erkekler kaçak göç sürecinde kadınlara göre daha avantajlıyken kadınlar göç sürecinde çok kolay bir biçimde insan tacirlerinin eline düşmekte, erkek mağdurlara oranla daha fazla şiddete uğramaktadırlar. Bu şiddet dayak, işkence, tecavüz biçiminde uygulanırken intiharlar, kayıplar, faili meçhul kadın cinayetleri, istenmeyen hamilelikler, cinsel yolla bulaşan hastalıklar biçiminde açığa çıkmaktadır.

“Kadın bedeninin metalaştırılması temelinde işleyen uluslararası pazar yeni değildir. Günümüzde yasadışı yollardan elde edilen gelirin üçüncü büyük kaynağını oluşturan kadın ticareti dört büyük dolaşım dalgasıyla gelişmiştir. Ticaret amacıyla yönlendirilmiş ilk kitlesel dalga 1970’lerde Güneydoğu Asyalı kadınlardan, büyük oranda da Tayland ve Filipinlilerden oluşmuştur. İkinci dalga 1980’lerde Afrikalı kadınları hedef alarak, özellikle Ganalı ve Nijeryalı kadınların ticaretini içermiştir. Latin Amerika’dan gelen üçüncü dalga ise yoğunlukla Kolombiya, Brezilya ve Dominik Cumhuriyeti vatandaşı kadınlardan oluşmuştur. Günümüzde ise dördüncü dalga olarak adlandırabileceğimiz kadın ticareti dolaşımına Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra siyasi, ekonomik ve sosyal istikrarsızlığın en yoğun yaşandığı ülkeler konu olmaktadır. Bu anlamda, eski Sovyet Cumhuriyetleri, Baltık Bölgesi ve Doğu Avrupa dördüncü dalga kadın ticaretinin kaynak ülkeleri haline gelmiştir” (10)

Kadın ticareti, günümüzde özellikle internet üzerinden gelişen seks endüstrisi ve çocuk pornografisi gibi yeni “kazanç” alanlarına da eklemlenerek kendini yeniden üretmektedir. İnternet üzerinden her türlü malın satılması gibi kadınlar ve çocuklar da satılmaktadır. Teknoloji seks endüstrisine ve erkek müşterilere kadınları sunmanın yollarını da bulmuştur.

“Burada unutulmaması gereken şey, sömürü sistemine yeni bir teknoloji katıldığında bu güce sahip olanlara sömürüyü ve zararı yoğunlaştırma şansı vermektedir. Seks endüstrisi, gelişmeye başladığı ilk yıllarda yeni teknolojik gelişmeleri kullanırken, günümüzde teknolojik araçların yaygın şekilde kullanımını neredeyse seks endüstrisi sağlar hale gelmiştir. Bir başka deyişle, artık ticari teknolojinin başarısı seks endüstrisine dayanmaktadır. Çünkü yeni bilgi teknolojilerinin gelişim motoru ilkel tüketim biçimi olan cinsellikle koşut gitmektedir. Küreselleşme sonucu ortaya çıkan ekonomik ve ticari bağımlılık, seks endüstrisinin ve internet endüstrisinin cinsel sömürünün küreselleşmesinde ortak hareket etmesini doğurmaktadır” (11)

 Çocuk Ticareti

Çocuk ticareti, BM’nin tanımladığı şekilde 18 yaşından küçüklerin alınıp satılması, vücutlarından ve hizmetlerinden yararlanılmasını içermektedir. Çocuklar, çeşitli amaçlarla insan tacirleri tarafından kaçırılmakta ya da aileleri tarafından satılmaktadır. Çocuk ticareti, çocukların cinsel amaçlı kullanımı, pornografi, zorla çalıştırma, işgücü sömürüsü ve organ nakli gibi farklı amaçlar için yapılmaktadır. Çocuklar bazı durumlarda bu sömürü türlerinden birkaçına aynı zamanda maruz kalmaktadır. Hırsızlık yapmak amacıyla kaçırılan çocuklar cinsel sömürüye de maruz kalabilirken, işgücü sömürüsü amacıyla çalıştırılan çocuklar kapkaççılık ve dilencilik için de kullanılabilmektedir. Sosyal-siyasal-ekonomik nedenler çocuk ticaretinin de nedenleridir. Ancak, çocukluktan kaynaklanan özellikler riskleri daha da arttırmaktadır. Çocukların tecrübesizliği, eğitim eksikliği, yetişkinlere olan bağımlılıkları, tacirlerin elinden kurtulma fırsatlarının az oluşu gibi nedenler çocuk ticaretini kolaylaştırmaktadır. Özellikle yoksul aileler çocuklarının iyi durumdaki kişilere evlatlık verileceği vaadiyle kandırılmakta, çocuklarını düşük bir ücret karşılığı (1.000 dolar) suç örgütlerine teslim edebilmektedir.

“Yoksulluğun yanı sıra çocuk çalıştırmanın, erken evliliklerin kabulü gibi kültürel faktörler ile düşük okullaşma oranları ve eğitimde cinsiyet eşitsizliği de çocuk ticaretinin artışında önemli etkenler olmaktadır. Çocuk koruma sistemlerinin olmadığı ya da yetersiz olduğu ülkelerdeki çok sayıda sokakta yaşayan çocuk da bu anlamda risk altında kalmaktadır” (12)

Bunların yanı sıra, fuhuş sektöründe zorla çalıştırılan kadınların çocukları da evlatlık olarak verilme, çocuk pornografisi ya da organlarından faydalanma amacıyla satılmakta, insan tacirleri bu şekilde çifte kazanç sağlamaktadır.

Çocuk pornografisi teknolojinin gelişimi ve internet kullanımının yaygınlaşması ile birlikte günümüzde en fazla kazanç elde edilen alanlardan biri haline gelmiştir. Çocuklar, ayrıca yasadışı işlerde kullanılmak, ucuz işgücü olarak çalıştırılmak, çatışmalarda asker olarak savaştırılmak, dilendirilmek suretiyle de sömürüye maruz bırakılmaktadır. Çatışma ve doğal afet bölgeleri, sosyo- ekonomik düzeyin düşük olduğu ve çocukların nüfus kayıtlarının yapılmadığı bölgeler, yoksulluğun yoğun olarak yaşandığı bölgeler çocuk ticareti anlamında insan tacirleri için kaynak oluşturmaktadır. Çocuk fahişelerin yoğun olarak görüldüğü ülkeler ise Tayland, Endonezya, Hindistan, Filipinler, Brezilya gibi seks turizminin desteklendiği ve bu sektörden elde edilen gelirin oldukça yüksek olduğu ülkelerdir. Özellikle Tayland gibi bazı “markalaşmış” Asya ülkelerinde seks turizmi sektörü, “Ekonomik bir mucize!?” olarak değerlendirilmektedir. Ekonomik kalkınmanın bir parçası olarak devletler tarafından bilinçli olarak desteklenen bu sektörün, gelir kaynağı olmanın ötesinde yarattığı yıkım ve kirlenme, insani ve toplumsal kırım bu söylemle perdelenmektedir.

 Zorla Çalıştırma- Modern Kölelik

Zorla çalıştırma insanların kimlik-pasaport gibi belgeleri elinden alınarak, borçlandırılarak veya zor-baskı-tehdit yoluyla istemedikleri işlerin içine sokulmaları ve kendilerinden istenen her şeyi yapmak zorunda bırakılmalarıdır. Bu anlamda, zorla çalıştırma “Modern kölelik” olarak da adlandırılmaktadır. Zorla çalıştırmayla ilgili sağlıklı bilgi yoktur. BM raporlarında Avrupa, İsrail, Rusya, Türkiye, bazı Asya ülkeleri ve ABD’den sınırlı veriler sağlandığı belirtilmektedir. Bu bilgiler mağdurlara ilişkin ayrıntılı verilerden ziyade kapitalist merkezlerde zorla çalıştırma ve köleliğe dayalı piyasaların varlığını göstermektedir. Zorla çalıştırma ya da modern kölelik özellikle yerel işgücünün yetersiz kaldığı ülkelerde daha yoğun görülmektedir. Örneğin İngiltere’de dönemsel tarımsal işlerde ihtiyaç duyulan işgücü açığı yıllık 50.000 kişi civarında hesaplanmaktadır. Bu işgücü açığının ne kadarının insan ticareti mağdurları tarafından karşılandığı ise bilinmemektedir.

Kaçak yollarla getirilen göçmenler tehdit edilerek çalıştırılmakta, ödemeleri yapılmamakta, şiddet görmekte, köle gibi başka işverenlere satılmaktadırlar. Zorla çalıştırmaya maruz kalan kişilerin çoğunluğunu erkekler oluşturmaktadır. Erkekler çoğunlukla inşaat, tarım, madencilik, emek yoğun sanayi gibi sektörlerde neredeyse ücretsiz, günlük ihtiyaçlarını karşılayabilecek miktarda bir paraya çalıştırılmaktadırlar. Kadınlar ve erkek çocukları da benzer biçimde kullanılabilmektedir.

Göçmen işçiler iş bulma acentelerine kapitalist merkezlerde kendilerine iş bulmaları için en az 5.000 ile 15.000 dolar arasında para ödemektedir. “İşe yerleştirme ücreti” denilen bu ödemeleri yapamayan göçmenler borç karşılığı illegal sektörlerde ve ağır koşullarda çalıştırılmaktadır. Bu acenteler vasıfsız işgücü talep eden işverenlerden aldıkları komisyonun yanı sıra işçilerden de komisyon alarak çifte kazanç sağlamaktadır. Örneğin Güney Kürdistan’da Güneydoğu Asya’dan ucuz işçi getiren bu tür acenteler bulunmaktadır. Bu acenteler getirdikleri insanları büyük miktarda borçlandırarak adeta köle gibi çalıştırmaktadır. İnsan kaçakçılığı yapan bu acentelerden hizmetçi, bahçıvan, şoför, çöpçü, bulaşıkçı, temizlikçi adıyla göçmen işçi kiralamanın maliyeti 3000-5000 dolar arasında değişmektedir. Ancak bu paranın en az üçte ikisi acenteler tarafından kesilmektedir.

 Organ-Doku Ticareti

Organ ticareti, Birleşmiş Milletler tarafından “Kişinin organlarını almak amacıyla tehdit ederek, zor kullanarak, kaçırarak, kandırarak otoritenin kötüye kullanılması ya da kişinin zayıflığından istifade ederek elde edilmesi, kişinin taşınması, barındırılması, organının alınması” şeklinde tanımlanmaktadır. Organ ticareti, tıptaki gelişmeler sonucunda birçok organın naklinin kolaylaşmasına paralel yaygınlaşmıştır. Organ nakli bekleyen hastaların sayısı organ bağışlarından çok çok fazladır. Bu da organ ticareti için gereken pazarı fazlasıyla yaratmaktadır. Organ ticaretinin yüksek kazanç getirmesi bu ticareti yaygınlaştırmaktadır. Organ veren kişiye 5.000-15.000 dolar gibi bir para ödenirken alıcılardan ise organına göre 200.000-500.000-1.000.000 dolar alınabilmektedir. Sabit bir fiyat yoktur. Duruma ve ihtiyaca göre fiyatlar değişmektedir.

Organ ve doku ticareti, mağdurları kaçırıp organlarını zorla alma yanında yoksulluktan kaynaklı organlarını satan insanlar üzerinden de yürütülmektedir. Yoksulluğun hızla arttığı dünyamızda organ vermeye istekli kişilerin sayısı da artmakta bu da organ ticaretini beslemektedir. Nitekim organ ticaretine kaynak olan ülkelerin yoksul Asya, Afrika, Güney Amerika ile Doğu Avrupa ülkeleri olması nedensiz değildir.

 İnsan Ticaretinin Nedenleri

İnsan ticareti karmaşık, çok boyutlu bir sorun alanıdır. Uluslararası insan ticareti, yoksulluğun, insan hakları ihlallerinin ve cinsiyet ayrımcılığının bir ürünü olarak sömürünün çeşitli türlerini içermektedir. Toplumsal dokunun parçalandığı, aşiret-kabile-aile gibi yapıların tahrip olduğu ve toplumsal dayanışma ve desteğin zayıfladığı ya da savaş-çatışma ve ekonomik kriz gibi olağanüstü durumlarda özellikle kadınlar, çocuklar ve yoksullar her türlü tehdit ve riske açık hale gelmektedir. İnsan emeğinin yanı sıra, kadın bedeninin metalaştırılması ve buna talebin azdırılması özellikle kadınları insan ticaretinin merkezine yerleştirmektedir.

İnsan ticaretinin diğer bir nedeni ulusal düzeyde de küresel düzeyde de kaynakların eşitsiz dağılımıdır. Özellikle sanayileşememiş, yoksul ülkelerde tarım ve hayvancılığın bilinçli bir şekilde tahrip edilmesi, kente göçün özendirilmesi ekonomik zorlukları beraberinde getirmektedir. Küresel ekonomi büyük yıkım ve krizlerle yürütülmektedir. Bir küresel yasal ekonomi söz konusudur bir de küresel yeraltı-kayıtdışı-illegal ekonomi sözkonusudur. Bu alan tamamen insan ticareti üzerinde şekillenmektedir. Küresel ekonominin yol açtığı yaygın işsizlik, çalışma hayatındaki cinsiyetçilik, eğitimsizlik, ani ve hızlı toplumsal alt üst oluşlar, iç çatışma ve savaş koşulları, kapitalist merkezlerin ucuz işgücüne süren talebi ve organ ticaretinin getirdiği büyük karlar insan ticaretinin nedenleri olarak sıralanabilir.

Ancak seks ticaretine olan talep insan ticaretinin temel nedenidir. Kadınlara yönelik şiddet, tehdit ve hatta cinayetler hemen her toplumda inanılmaz bir hızla artmaktadır. Aile içinde şiddet gören kadınlar, evlerinden kovulan kadınlar, boşanan kadınlar, çeşitli nedenlerle dışlanan kadınlar, bastırılan ve istismara uğrayan kadınlar yaşadıkları yeri terk etme yoluna gitmektedir. Bu kadınların çoğu sömürüye ve istismara açık hale gelmektedir. Modernist (Batılı) yaşam ve ilişki biçimlerinin, tüketim kültürünün, kadın-erkek modellerinin medya tarafından özendirilmesi de insanları bunlara ulaşmaya yönlendirmektedir. Özellikle, yoksul ülkelerde ve istikrarsız siyasi-ekonomik koşullardaki genç nüfus uluslararası insan ticaretini beslemektedir.

 İnsan Ticaretinin Yoğunlaştığı Ülkeler

Elde edilebilen bilgilerden ve raporlardan yola çıkılarak bugün insan ticaretinin vardığı nokta hakkında kıtalar ve ülkeler hakkında bazı tespitler oluşmuştur. “İsveç Hükümeti’nin yayınladığı bir rapora göre bu eğilimler şöyledir: Avrupa kıtasında insan ticareti genellikle Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinden Batı Avrupa’ya yönelmektedir. Bu bağlamda Balkan ülkeleri bu doğu-batı hareketinde transit ülkeler olmakta, ancak aynı zamanda hem kaynak hem de hedef ülke konumunda da olabilmektedir. Diğer yandan Avrupa ülkeleri Güneydoğu Asya, Batı Afrika ve Güney Amerika’dan gelen insan ticareti mağdurları anlamında hedef ülkelerdir. Mağdurlar genellikle cinsel sömürü amaçlı kullanılmaktadır. Aynı zamanda tarım sektöründe, ev içi hizmetlerde sömürüye maruz kalan mağdurlar da bulunmaktadır. Çocuklar ise daha çok hırsızlık ve kapkaç amaçlı kullanılmaktadır.

Doğu ve Güneydoğu Asya’da Tayland ve Çin gibi ülkeler hem kaynak hem hedef ülke konumundadır. Bunların yanında ana kaynak ülkeler Filipinler, Burma, Vietnam, Kamboçya olarak belirlenmiş olup, Malezya ve Japonya başlıca hedef ülkelerdir. Bu bölgedeki insan ticareti genellikle kadınlar ve genç kızların cinsel sömürüsü amacıyla yapılmaktadır. Bunun yanında ev içi hizmet ve internet üzerinden evlilik amaçlı sömürüye de maruz kalmaktadırlar. Ayrıca, kız ve erkek çocukların ucuz işgücü olarak kullanıldığı da rapor edilmektedir.

Güney Asya’da ise başlıca kaynak ülkeler Bangladeş ve Nepal olarak görülmektedir. İnsan ticaretinin yönlendiği hedef ülkeler ise Hindistan ve Pakistan’dır. Ancak, Hindistan’da son yıllarda tüm dünyada artış gösteren ülke içi insan ticaretinin de yaygın olduğu gözlenmektedir. Ülkenin yoksul kırsal alanlarından gelen genç kızlar şehirlerde fuhuş veya evlilik için satılmaktadır. Erkek çocuklar ise hem ucuz işgücü olarak kullanılmakta, hem de Orta Doğu’ya deve jokeyi olarak satılmaktadır.

Ermenistan, Gürcistan, Kazakistan, Tacikistan ve diğer Güneydoğu Kafkasya ülkeleri ise Rusya, Türkiye, Batı Avrupa, ABD ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelere yönelik insan ticareti açısından kaynak ülkeleri oluşturmaktadır. Bu bölgelerdeki insan ticareti de çoğunlukla cinsel sömürü için yapılmaktadır. Orta Doğu bölgesindeki insan ticareti ise genellikle çocuk evlilikleri, ev içi hizmet ve deve biniciliği için kız ve erkek çocukların satılmasını içermektedir.

Afrika kıtasındaki insan ticareti vakaları hakkında bilgi sınırlı olup, genellikle ev içi hizmet, zorla çalıştırma ve zorla evlendirmeyi içermektedir. Başlıca kaynak ülkeler Mali, Togo, Benin ve Nijerya’dır. Verilerin sınırlılığına rağmen, Afrika ülkelerinden kadınların Arap yarımadasına ve Avrupa’ya geçirildiği görülmektedir. Mağdurlar genellikle cinsel sömürü, ev içi hizmet ve ucuz işgücü olarak sömürüye maruz kalmaktadır. Güney Afrika’nın ülkede son yıllarda gelişen seks ticaretinin de etkisiyle önemli bir hedef ülke haline geldiği belirtilmektedir. Bu bölgedeki insan ticareti örgütlerinin Doğu Avrupa, Güney Asya ve Batı Afrika’daki örgütlerle bağlantılı olduğu rapor edilmektedir.

Latin Amerika da insan ticaretinin yoğunlukla görüldüğü bir bölgedir ve buradaki vakalar çoğunlukla seks ticareti ile ilişkilidir. Kaynak ülkeler Bolivya, Brezilya, Kolombiya, Meksika iken hedef ülkeler Arjantin, Venezüella, Kosta Rika olarak belirtilmektedir. Ancak, ABD, Kanada, Japonya ve Batı Avrupa gibi gelişmiş ülkelerin hedef ülke olduğu kadın ticareti de yaygındır. Bunun yanı sıra, madencilik, ormancılık, tarım gibi sektörlerde, ev içi hizmetlerde ve uyuşturucu kaçakçılığında sömürü de görülmektedir. Evlat edinme amaçlı çocuk ticaretine dair veriler de elde edilmiş olup, bu anlamda temel kaynak ülkeler Guatemala ve Bolivya olarak rapor edilmektedir” (13)

 Sonsöz

Kitlesel göçler tarih boyunca hem sosyal, siyasal ve ekonomik nedenlerden kaynaklanmış hem de sosyal-siyasal-ekonomik yapıların yeniden şekillenmesinde rol oynamıştır. Kapitalist modernitenin ulus devlete dayalı uluslararası siyasal sisteminin gelişmesine paralel göç uluslararası bir nitelik kazanmıştır. Zorla, etnik ve dinsel temizlik amacıyla, homojen ulus yaratma amacıyla, siyasal-kültürel-sosyal tekçilik temelinde olduğu kadar ekonomik sömürünün yoğunlaştırılması ve artan yoksulluk nedeniyle büyük göç hareketleri ortaya çıkmıştır.

Günümüzde ise, tüm bunlara ek olarak 21. yüzyılın en büyük fenomeni olan küreselleşme, uluslararası göç olgusuna da yeni boyutlar getirmiş; ağırlaşmasına ve küresel çapta büyük bir sorun haline gelmesine neden olmuştur. Asıl önemlisi yol açtığı sorunlar yumağı küresel çapta insanlığı ve doğasını tehdit eder hale gelmiştir.

Uluslararası göçlerin artışındaki belirleyici neden, ekonomik birikim kapitalist merkezlerde yoğunlaşırken, dünyanın geri kalanında yoksullaşma, işsizlik ve siyasal baskının yaşanması, ulus devletlerin kendi toplumlarına dönük savaş ve sömürüyü derinleştirmesi, yaşamın çekilmez hale getirilmesidir. Dünyanın bu yoksul bölgeleri dikkat edilirse sonu gelmez etnik-dinsel-sosyal çelişki ve çatışma içinde debelenmektedir. Kapitalist merkezlerin zenginlik, refah ve huzurlarının bedeli bu olmaktadır. Bunun elbette bir karşılığı olacaktır. Uluslararası göçü bir de bu boyutuyla görmek gerekmektedir.

Uluslararası göç gün geçtikçe daha büyük kitleleri ilgilendirmektedir. Niteliği değişmekte, yasadışı göç, göçmen kaçakçılığı, kadın-çocuk-organ ticareti boyutlarıyla derinleşen insan ticareti en tehlikeli toplum kırım yöntemi olarak artmaktadır.

“Üçüncü dünyanın ufuklarından kendi üzerlerine doğru milyonlarca çocuğun çekirgeler gibi ilerlediğini görüyorlar korkulu rüyalarında” (14)

Uluslararası göçte ortaya çıkan bu yeni boyutlar, kapitalist merkezlerin ve kurdukları ulus devletçi sistemin çözüme değil engellemeye ve kısıtlamaya dönük bencil politikalarıyla birleşince 21. yüzyıldaki göç hareketlerini öncekilerden farklı olarak düzensiz ve yasadışı gerçekleşen, suç şebekelerine ihale edilen dolayısıyla göçmenlerin her türlü istismara ve baskıya maruz kaldığı bir kitlesel kırım haline getirmektedir.

Kapitalist merkezlerde sanıldığının aksine küresel rekabet için ucuz işgücüne ihtiyaç vardır. Çünkü ekonomilerinin yarıdan fazlası spekülatif, gayri insani ve hukuk dışıdır. Bu vasıfsız, en ağır şartlarda çalışacak, her tür haktan ve güvenceden muaf, örgütsüz işgücü gerektirmektedir. Bu yüzden, istenen göç-istenmeyen göç kavramları uydurulmuştur. Sanki istenmeyen göç kapsamına giren yoksul ve vasıfsız işgücüne ihtiyaç yokmuş gibi bir görüntü çizilmektedir. Oysaki gerçek tam tersidir ve bu durum kamuoyundan gizlenmektedir. Dahası kısıtlayıcı ve engelleyici göç yasalarıyla bir yandan iç kamuoyunun yabancı düşmanlığı, göçmen karşıtlığı gibi eğilimleri okşanmakta, bir yandan da yasadışı göçe, göçmen kaçakçılarına ve insan tacirlerine zemin sunulmaktadır.

Günümüzde, mülteciler sorunu, yasadışı göç, göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti olguları artık kapitalist merkezlerde de ciddi toplumsal sorunlara neden olmaktadır. Diğer yandan bu olgular çağımızın en trajik, en yıkıcı, in insanlık dışı hak ihlallerinin yaşanmasına yol açmaktadır. İnsanlık onurunun hiçe sayıldığı, insan emeğinin yanında bedeninin mal gibi alınıp satıldığı insan ticareti neredeyse meşru bir kazanç kapısı haline gelmiştir. Bu insanlık adına büyük bir düşüştür. İnsanın ticari bir mal gibi alınıp satılması bir insanlık suçudur. Küresel finans tekelleri ve oluşturdukları küresel pazar her şeyi alınıp satılabilen bir mal haline getirmiştir. Diğer yandan, küreselleşmenin özgürlük diye lanse ettiği kültür, kadın bedeni üzerinden geliştirilen toplumsal yozlaşma ile kendini yeniden üretmektedir. Bu durum özellikle zaten ikinci sınıf insan muamelesi gören kadınları (çocuk kadınlar-genç kadınlar) alınan, satılan ve tüketilen mallar haline getirmiştir. Devletçi uygarlıkla başlayan kadına ve topluma dönük tecavüz kültürü küreselleşmeyle birlikte katliam kültürüne dönüşmüştür.

Dolayısıyla sorunun çözümü bütünlüklü ve köklü ele alınmak durumundadır. Uluslararası göçü insan ticareti boyutuna taşıyan kapitalist modernist sistemi ve onun dünyanın farklı coğrafyalarında yol açtığı, geliştirdiği yoksulluk, zulüm ve adaletsizliği, eşitsizlik, işsizlik ve umutsuzluğu görmeden, bunları “İnsan hakları ihlali” olarak değil “İnsan, kadın ve toplum düşmanlığı” olarak ele almadan ve sorgulamayı böyle yapmadan sağlıklı bir çözüme ulaşmak da mümkün olmayacaktır.

***

Yararlanılan kaynaklar

(1)-Paul Boyle, Keith Halfacree ve Vaughan Robinson-Eş Zamanlı Göç Araştırması-yıl,1998-syf.23

(2)-F. James Hollifield-“ Küresel Mit; Göç-Ticaret ve Ulus Devlet” yıl,1998-syf,41

(3)-Süha Atatüre-Tarihsel Gelişim Sürecini Anlamak-Genelkurmay Başkanlığı Stratejik Araştırmalar Dergisi, Sayı: 2-syf.65

(4)-Birleşmiş Milletler Geliştirme Programı (UNDP) 2006 Yıllık Raporu-syf.11

(5)-İbrahim Sirkeci-Küresel Kontrol Çabalarına Karşı Bireysel Aşma Çabaları: Türkiye ve Irak Örneklerinde Uluslararası Göçün Evrimi- 2006 Uluslararası Göç Sempozyumu’nda sunulan bildiri-syf.34

(6)-Stephen Castels ve Mark J. Miller-Modern Dünyada Uluslararası Göç Hareketleri-yıl,1993-syf.8-9

(7)-Birgül Şimşek-İşgücü Piyasalarının Küreselleşmesi ve Küresel İşgücü Piyasasında Ulusal İşgücü Piyasalarının Yeri-yıl,2006-syf.39

(8)-ESCAP, 2005 Tarihli Raporundan Aktaran Devrim Gül Vural

(9)-Kadın Ticaretine Karşı Küresel Koalisyon (GAATW) 2000 tarihli raporundan-sayı,9-syf,7

(10)-Victor Malarek-Nataşalar: Yeni Küresel Seks Ticaretinin İçyüzü-syf,34

(11)-Donna M. Hughes-Küreselleşme, Bilgi Teknolojisi Kadın Ve Çocukların İstismarı-Rain and Thunder Dergisi-yıl,2006-sayı,13-syf,17

(12)-Uluslararası Göç Örgütü (IOM)-2006 raporundan-syf,26-29).

(13)-Devrim Gül Vural-Uluslararası Göçmen Kaçakçılığı Ve İnsan Ticareti-yıl,2006-syf,56

(14)-E. Galeano-Latin Amerika’nın Kesik Damarları-s.20

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.