KÜRDİSTAN’DA GÖÇÜN TARİHSEL GELİŞİMİ

27 Eylül 2014 Cumartesi

Kürt kültürünün bir kadavraya dönüştürülmesi sürecinde göçertme politikalarının önemli bir yeri bulunmaktadır

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi

 Dünya genelinde göç olgusunun tarihi incelendiğinde ekonomik, sosyal, siyasal, psikolojik birçok sebeple karşılaşılmaktadır. Kürdistan’da yaşanan göç hareketlerini sosyolojinin kategorileştirdiği birçok sebeple izah etmek, hakikate ulaşmada en uzun ve çetrefilli yollara girip esas nedenin gözden kaybolmasını beraberinde getirme riskini taşır. Çok açık ve ayırt edici neden üzerinde durmak daha çözümleyici bir yaklaşım olacaktır ki bu da sömürgecilik olgusudur. Kürdistan’da göçlerin gelişimi esas olarak sömürgeciliğin tarihiyle paralellik arz etmektedir.

Kürdistan coğrafyasının dağlık olması ve direnişlerde stratejik önem taşıması nedeniyle ilk hedef her zaman dağlık alanlar olmuştur. Asur imparatorluğundan beri Kürdistan’da dağlık alanlardaki direniş gücünün kırılması ve asimilasyonun uygulanması amacıyla ovaya göç ettirme politikaları esas alınmıştır.

Sömürgeci egemenliğin göç konusunda her dönem sistematik bir uygulamaya sahip olması bu alanda büyük birikim ve tecrübe kazanarak adeta uzmanlaşmalarını sağlamıştır.

Kürdistan tarihinde en büyük sömürgeleştirme hareketleri son iki yüz yıl içinde gerçekleştirilmiş, dolayısıyla en kapsamlı göç hareketlerine de bu iki yüz yılda rastlanmıştır.

Kürdistan coğrafyası ve halklarının neolitik tarım ve köy devrimine öncülük yaptığı bilinmektedir. Zengin kaynakları ve çok kültürlü yapısı sayesinde sömürgeci politikalar hâkim olana dek göç etmeyi zorunlu hale getirecek bir sebeple karşılaşılmamıştır. Öncesinde yaşanan sınırlı göçler sosyolojik genellemelere konu olacak kapsamda değildir. Oysa sadece 20. Yüzyılda 15 milyon Kürdistanlı yurdundan göçertilmiştir.(1)

Klasik sömürgecilik işgal ettiği ülke halklarının yer altı-yer üstü zenginliklerini gasp ettiği gibi emek gücünü de köleci uygulamalarla sömürmüştür. Kürdistan’da uygulanan temel politika ise “insansızlaştırma” olmuştur. Bunun en önemli nedeni direniş alanlarını boşaltmak ve göç ettirilenleri asimilasyona tabi tutmaktır. Fiziki yok etmeyle birlikte uygulanan soykırım yöntemi ağırlıklı olarak kültürel soykırımdır ve ulus-devletçi uygulamalar döneminde dünyada eşine az rastlanır yöntemlerle Önder APO’nun “kültürel kadavra” olarak tanımladığı bir sonucu ortaya çıkarmıştır:

“Kapitalist modernitenin ajan kurum ve acentası niteliğindeki Arap, Türk, İran ulus-devletleri geleneksel iktidar yapılanmalarından yararlanarak Kürt kültürünü tam bir cendereye almış, tüm ana dil eğitimlerinden mahrum bırakmış, geleneksel medrese düzenlerini de yıkıp, yasaklayarak geriye ulus-devletlerin hâkim dil ve kültür kurumlarından imhaya terk edilmiştir… Özellikle isyan döneminden sonra ekonomi, hukuk ve siyaset en etkili tasfiye silahları olarak kullanılmıştır. Geriye kendinden vazgeçmiş, yanına yaklaşılması bile başa en büyük belayı getirecek olan bir Kürt kültürel kadavra kalmıştır. Hazmettikçe tüketilen bir kadavra! Tabi ki leş kargasından geriye kalan unsurların çürümesi gibi!”(2)

Kürt kültürünün bir kadavraya dönüştürülmesi sürecinde göçertme politikalarının önemli bir yeri bulunmaktadır. Özellikle isyan süreçlerinde, katliamla bastırma ve ardından göçertme, geriye kalanları da korku, açlık, işsizlik cenderesine alma yoğunca uygulanmıştır. Sadece 1990-1995 yılları arasında 4.500 Kürt köyünün yakılması ve milyonlarca insanın göçe zorlanması uygulanan politikaların düzeyini göstermeye yetmektedir.

 Göçler Sistematik Soykırım Uygulamasıdır

Genel olarak toplumsal kültürün direngen bir karakteri bulunmaktadır. Kürt kültürü de direngenliğini tüm çağlarda göstermiş; kapitalist modernitenin egemenliğini tesis ettiği son iki yüz yıla dek siyasal olarak baskın gelmese de kültürel olarak hep baskın gelmiş ama bu tarihten sonra durum tersine dönmüştür.

Kürdistan’da göçün tek anlamı soykırımdır. Dayatılan zorunlu göç, dayatılan imha ve inkâr olmuş; göçertilen Kürtlük, göçertilen ve çökertilen kültür olmuştur. Bu uygulamalar lokal,dolaylı veya dönemsel olmayıp sistematik tarzda geliştirilmiştir.

Bu sürecin nasıl işlediği birçok tarihi belgeyle de kanıtlı olup 1925 Şark Islahat Planındayer isimlerine varıncaya dek açıkça ortaya konulmuştur.

 Şark Islahat Planında Göç

Planın 5. Maddesi: “Van şehri ile Midyat arasındaki hattın batısında Ermenilerden boşaltılan arazilerde Türk muhacirleri yerleştirilecektir. Bunun için bu plan dâhilindeki vilayette bulunan Ermenilerden ele geçirilen varlıklar satılmayacak ve hatta Kürtlere kiraya dahi verilmeyecektir. Yugoslavya’dan gelen Türk ve Arnavutlar ile İran ve Kafkasya’dan gelecek olan göçmenler, öncelikle Elaziz - Ergani - Diyarıbekir, Elaziz - Palu - Kiğı, Palu - Muş arasındaki Murat vadisi, Bingöl dağı’nın Doğu ve Güneyi ve Hınıs, Murat vadileri, Muş ovası, Van gölü havzası, Diyarıbekir - Garzan - Bitlis hatlarında iskan edilecektir.

Bunlardan başka Rize, Trabzon vilayetleriyle Erzurum vilayetinin Kuzeydoğu kazalarında yerleşik yerel halktan insanlar da istemeleri ve şartları yerine getirmeleri halinde Hınıs çayı ve Murat vadisi’ne ve Van gölü’nün kuzey mıntıkasına nakledilebileceklerdir.

Doğuya yerleştirilecek göçmenler ve yerli Türklerin iskan edilecekleri mıntıkalara kadar hükümet bunların ulaştırılması, yol iaşeleri ve bir senelik iaşelerini sağlayacaktır. Ayrıca evlerini inşa edecek, hayvan ve ziraat araç-gereçlerini de karşılayacaktır.

Türk muhacirinin yerleştirileceği Ermeni mülklerini ne sebeple olursa olsun ellerinde tutan Kürtler çıkarılarak geldikleri eski yerlerine gönderilmeleri veya istemeleri halinde Batı’da hükümetin göstereceği mahallere nakledilmeleri sağlanacaktır. Sözkonusu mıntıkalara yerleştirilecek Türklerin, Kürtlerin taarruzundan korunmaları için özel tedbirler alınacaktır.

1925 yılında en fazla 50 bin nüfus sevk ve iskân edilecektir.

10 yıl içerisinde Yugoslavya, Bulgaristan, Kafkasya ve Azerbaycan’dan beş yüz bin göçmen getirilip Doğuya yerleştirilecektir.

 6.Madde: Bu mıntıkada (Doğuda) araziler maliye bakanlığı tarafından acilen devlet mülkiyetine geçirilecektir.

9. Madde: İsyanı teşvik ve idare etmiş olanlar ile bunların akraba, yakınları ve aşiretleri Batıda hükümetin göstereceği mahallere nakledilecektir. Terk edecekleri emval ve arazi hükümetçe satın alınarak bedeli nakden ita veya nakledilecekleri mahallerde ayni kıymette emlak ve arazi tefviz olunacaktır.

İsyan harekâtı esnasında hükümete arz-ı hizmet ve sadakat edenlerden hükümetle beraber bizzat isyan aleyhinde hareket etmiş olan rüesanın nakilleri tehir olunacaktır.”

Şark Islahat Planının göç ile ilgili bölümleri direnen Kürtlüğün tamamen yok edilmesini esas alırken işbirlikçilerin bile göçünün sadece ertelenmesini öngörmüştür. El konulan arazilere ve evlere farklı milliyetlerden insanların yerleştirilmesi suretiyle de hem ülke demografisiyle oynanmış, hem de asimilasyon için kültürel imha çeperleri oluşturulmuştur.

1934 yılına gelindiğinde Türk devletinin göçertme politikası Mecburi İskan Kanunuyla resmileştirilmiş; yerleşim yerleri yeniden belirlenerek göç politikası sistematik şekilde uygulanmıştır.

1935 yılında çıkarılan Tunceli Kanunu da göçe dayalı politika temelinde, özerk şekilde yaşayan Dersim bölgesini hedef almıştır. Köylerin boşaltılması, aşiretlerin dağıtılması ve sürgün edilmesi göç politikasının esasını oluşturmuştur.

Zorla göç ettirme politikaları çeşitli dönemlerde kanunlara bağlanarak uygulanırken bunun süreklilik arz ettiği ve sistematik uygulandığının altını çizmek gerekir. Ayrıca, göç politikaları sadece göç ettirme ve yerine başkasını yerleştirme şeklinde olmamış, ekonomik, askeri, sosyal, kültürel, psikolojik saldırılarla birlikte uygulanmıştır. Öyle ki kimin kiminle evlendirileceğine kadar detaylı bir uygulama gerçekleştirilmiştir.

Dersimde uygulanan göç politikasının nasıl bir fiziki ve kültürel soykırıma dönüştürüldüğü bilinmektedir. Benzer uygulamalar Cumhuriyet tarihi boyunca sürdürülmüştür. Yozgat, Aydın, Konya, Ankara gibi kentlerdeki uzun süreli Kürt yerleşim yerlerinin varlığı, Osmanlı dönemine dek uzanan bir göç politikasının olduğunu göstermektedir. Fakat yeni ulus-devletin kuruluşuyla göç politikaları tam bir soykırım uygulaması halini almıştır.

Günümüze doğru, PKK direnişi karşısında uygulanan göç politikalarına bakıldığında Şark Islahat Planının sürekli yenilenerek sürdürüldüğü görülmektedir.

 Arap Kemeri ve Göç

1961 yılında Cizre’de çalışan binbaşı rütbesinde, Kürdistan masasından sorumlu koyu Arap milliyetçisi bir istihbarat subayının Baas rejimine sunduğu konseptten kaynağını alan Arap Kemeri projesi (Arapça ismi Xızama Arabi yada Kemera Arabi; geçmişteki ismiyle 10’luk hat olarak da bilinir)Şark Islahat Planının Arap versiyonu olduğu belirtilebilir. İlk uygulamaları 1974 yılında Türkiye-Suriye sınırında başlatılmıştır.Planın özeti şu şekildedir(3):

1-Kürtleri sınır kesimlerden tehcir etmek ve içeriye doğru göç ettirmek,

2-Asimilasyon politikalarına hız vermek bunun için Arapça okullar açmak ve okula gitmeleri için hızla teşvik etmek(o güne kadar hiçbir Kürt Arapça bilmiyormuş)

3-Cizre’de oturan Kürtlerin çoğunluğu sürgün ve isyan nedenleri ile Kürdistan’ın diğer parçalarından geldikleri için bunları tespit edip geldikleri ülkelere teslim etmek,

4-Çalışma imkânlarının ortadan kaldırılması, ziraat için toprakların tümden Kürtlerin elinden alınması ve bu toprakların Kürtler tarafından kiralanma veya satın alınmasının önüne geçecek kanunların çıkarılması,

5-Araplar içerisinde büyük bir propaganda sürecinin başlatılması ve Kürtlerin kendi varlıkları için ne kadar tehlikeli olduklarının anlatılması; Araplar aracılığı ile Kürtler üzerinde bir baskı oluşturularak Kürtlerin sürekli kaygı ve telaş içinde bırakılması, böylece Kürtlerin hiçbir zaman bu topraklarda kalıcı kalmayı düşünmemelerinin sağlanması,

6-Kürtler içindeki dini ve ulusal bilinci olan Kürt şeyhlerinin sürülmesi, yerlerine Arap şeyhlerinin getirilmesi,

7-Kürt aşiretleri içine çelişki ve fitne koyarak bunların birbirleriyle çatıştırılması,

8-Arapların sınır boylarınca yerleştirilmesi, bunlar içindede en fakir olan Şamar aşiretinin getirilip yerleştirmesi ve bunun stratejik önemde ele alınması,

9-Cizre bölgesindeki sınır hattını askeri bir alan olarak ilan etme; sınırlara yerleştirilecek Arapların korunması,

10-Bu topraklara yerleştirilecek Araplar için geniş topraklar ayrılması, bu topraklar üzerine Arap köylerinin kurulması ve bu Arapların askeri alanda eğitilip silahlandırılması,

11-Arapça konuşmayanların seçme ve seçilme hakkının elinden alınması,

12-Bu alanlarda kalan Kürtlere kesinlikle vatandaşlık hakkının verilmemesi, kimliksiz bırakılmaları.

Bu plan dönemin Suriye hükümetince kabul edilmiş fakat karşıt tepkileri önlemek için ilk uygulamalar dolaylı yollarla gerçekleştirilmiştir. 1974 yılında karşılaşılan ilk uygulamada Rakka bölgesine bir baraj yapılıp Arap köyleri su altında bırakılmış ve bunlar Kürt bölgelerindeki topraklara yerleştirilmişlerdir. Serékaniye’den Cizre’ye kadar olan sınır hattına paralel toprakların kimi yerlerinde içe doğru 10, kimi yerlerinde 20 km.lik bölümüne devlet tarafından el konulmuş, ama bu işgal hamlesi baraj bahanesiyle perdelenmek istenmiştir. Hükümet bu baraja El Sevre yani Devrim adını vermiştir. Böylece, Kürt halkına karşı başlattıkları karşı-devrim hareketini bu barajın adı üzerinden sembolleştirmiş oluyorlardı.

Kürtlerin elindeki verimli topraklara Arap köyleri kurulunca ekonomik darboğaz başlatılmış ve böylece Kürtlerin Şam, Halep, Hama, Humus, Lazkiye gibi şehirlere göçleri sağlanmıştır. Amaç Kuzey Kürdistan’la bağların koparılması ve asimilasyonun gerçekleştirilmesidir.

Bir işgal hareketi değil de toprak reformu gibi sunulan bu planla Kürtleri yavaş yavaş işgale alıştırma hedeflenmiş ve sonuçta halk arasında bunun sömürgeci, düşmanca bir uygulama olduğu bilinci zayıflatılmıştır.

Kürt topraklarına yerleştirilen Araplarda şovenizm geliştirilmiş, köylere Baas rejiminin sembolik günlerinin adları verilmiş, adeta Kürtlerin işgal ettiği topraklar geri alınmış gibi bir çarpıtmayla Kürt düşmanlığı geliştirilmiştir. Kürt halkı ise topraklarına yerleşen bu Arapları düşman olarak görmemiş, devletin zorunlu uygulamasıyla gelen insanlar gibi yaklaşmış, meselenin ulusal boyutundaki tehlikelere karşı bilinç ve tepki ise çok cılız kalmıştır.

Arap milliyetçiliğine karşı Kürt milliyetçiliğinin gelişmemesi olası bir halklar boğazlaşmasını önlemiştir fakat Kürt halkının demokratik ulusal bilincinin gelişmemesi ise sömürgeci güçlerin işini kolaylaştırmış ve göç politikaları belli oranda sonuç almıştır. Bu durum PKK direnişine kadar da devam etmiş; Önder Apo’nun alana girişiyle ulusal bilinç uyanmaya başlamıştır.

 12 Eylül ve Göç

12 Eylül askeri darbe döneminde göçertme uygulamaları özellikle yurtsever halkın yoğunlaştığı Kürt-Alevi kimlikli Güneybatı bölgesinde yoğunlaşmıştır. Katliamlarla yaratılan korkuya bir de ekonomik baskılar eklenmiş ve göçün önünü açacak teşviklerle Avrupa adeta kurtuluş kapısı gibi sunulmuştur.

Turgut Özal’ın iktidarında göç politikası batı sınırlarında yoğunlaştırılmış, Elazığ, Maraş, Bingöl kentlerinden Avrupa’ya göç kitlesel düzeyde ve sistematik şekilde gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, dağlık bölgelerde direniş güçlerine desteğin kesilmesi için köylerin boşaltılması, batıya göçün sağlanması ve boşaltılan alanlarda korucuların hâkimiyetinin sağlanması için detaylı bir planlama devreye konulmuştur.

Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde zamanın Başbakanı Süleyman Demirel’e gönderilen bir plan notu 1993’te Özal’ın ölümünden sonra Türkish Daily News & Turkish Probe’da yayınlanmıştır. Bu nota göre plan şu şekildedir:

“-En sorunlu kuşaktan başlayarak, dağlık bölgedeki köyler ve mezralar kademeli olarak boşaltılmalıdır. Sayıları 150,000 ile 200,000’i geçmeyen PKK destekçisi grubun dikkatli bir plânlamayla ülkenin batısında yeniden iskân edilmesiyle PKK’nin lojistik desteği kesilmiş ve bu insanların hayat standardı yükselmiş olacaktır. Bu gruba iş bulmada öncelik tanınmalıdır.

-Dağlardaki yerleşim yerlerinin boşaltılması ile terörist örgüt izole edilmiş olacaktır. Güvenlik güçleri bu tip bölgelere derhal girmeli ve tam bir kontrol sağlamalıdır. Yöre insanlarının bölgelerine dönmelerinin önüne geçilmesinde, uygun yerlere çok sayıda baraj yapılması ayrıca bir alternatif olabilir.

-PKK’nin lojistik desteğini kesmek için, yerel halk devlet saflarına kazanılmalıdır. Uzak dağ köy ve mezralarına yerleşmiş halk daha büyük yerleşim alanlarına gitmeye teşvik edilmelidir.

-Yöre insanının ülkenin batısına göç etme eğilimine bakılırsa, görülmektedir ki, gelecekte sadece 2-3 milyon insan bölgede oturuyor olacaktır. Eğer bu göç düzene sokulmazsa, sadece nüfusun göreceli olarak daha varlıklı bölümü taşınmış, fakir olanlar arkada bırakılmış olacaktır. Böylece bu alan daha da fazla anarşi için besleyici bir zemine dönüşecektir. Bunun önüne geçmek için, göç mutlaka devlet tarafından düzene sokulmalıdır. Batı’da önceden belirlenmiş yerleşim yerlerine toplumun her kesimine mensup olanları içeren plânlanmış dengeli bir göç düzenlenmesi zarureti vardır.”

Bu plana bakıldığında göçün nasıl bir sistematikle ele alındığı görülmektedir. Amaç toplumun tüm direngen özelliklerinin kırılması ve hatta olası direniş potansiyelinin bile önüne geçilmesidir. Nihayetinde 1986’da uygulamaya konulan köy koruculuğu sayesinde yurtsever potansiyel çeteler eliyle tasfiye edilmeye başlandığı gibi göçlerle birlikte Ezidi ve Süryani köylerine de, köy korucularınca el konulmuş ve Kürdistan adeta bir korku ülkesine dönüştürülmüştür.

 Köy Yakmalar ve Kendi Ülkesinde Mülteci Olmak

Tam bir toplum kırım politikası şeklinde uygulanan göç politikaları Özal’ın ölümü ardından neredeyse vahşet düzeyinde ilerletilmiş; 1990’lı yıllar, Kürdistan’da binlerce köyün yakılması, boşaltılması ve göç uygulamalarıyla soykırımın zirveleştirildiği yıllar olmuştur.

Kürt kentleri ve Türkiye metropollerine göçle birlikte bugün Maxmur kampı şahsında görüldüğü gibi “Kendi Ülkesinde Mülteci” olma tarzında, bir yönüyle kahramanca direniş özelliğinde, bir yönüyle de çok daha trajik sonuçlar da ortaya çıkmıştır.

Göç politikaları Türkiye, Irak, İran ve Suriye egemenlerince İngiltere, ABD ve Avrupa devletlerinin desteğiyle sürekli uygulanmıştır. Saddam’ın Enfal katliamları ve özellikle Halepçe katliamı ardından Kürtler trajedilere konu olacak şekilde göç yollarını tutmuştur. İran rejimi Kürt halkını Fars ve Azeri unsurlarca kuşatma altında tutmayı benimserken isyan edenleri katletmiş, idamlarla korku salmış ve direnen güçlerin dışarıda mülteci konumunda kalmasını sağlamıştır. Buna rağmen özellikle Önder APO’nun fiziki esaretine tepkiyle birlikte güçlü bir uyanış süreci başlamıştır.

Kürdistan’da Ermenilerden Ezidilere, Süryanilerden Alevilere sömürgeci göç politikasından nasibini almayan kesim kalmamıştır. Kürt halkının kaderiyle tüm diğer halkların kaderi benzer olduğu gibi geleceği de birbirine bağlanmıştır. Bugün Ortadoğu’ya dayatılan mezhep çatışmaları ve Irak’ta, Suriye’de süren savaşın ortaya çıkardığı sonuçlar bu gerçeği daha çarpıcı şekilde gözler önüne sermiştir.Savaşın ilk yansıması yine göç dalgaları şeklinde ortaya çıkmıştır.Göçlerin ne boyutlara varacağı ise kestirilememektedir.

Yine, Önder APO’nun geliştirdiği demokratik çözüm sürecini fırsat bilen AKP hükümetinin ekolojik yıkımlar eşliğinde güvenlik barajları ve karakolların yapımına hız vermesi yeni göç dalgalarının habercisi durumundadır.

Demokratik ulusal bilinçten yoksun kesimler için göç etmek, vatandan koparılmak bir sorun değildir, yabancılaşmayı adeta gönüllüce kabullenmiş, sömürgeciliğin payandası durumuna gelmişlerdir. Fakat düşmanca uygulamaların farkında olan milyonlarca halkın tavrı farklıdır. Tüm göç ve soykırım uygulamalarına rağmen Kürdistan’da uyanan bilinç, yurtseverlik ve direniş kültürü sayesinde korku duvarları yıkılmış; Avrupa’da oluşan diasporadan Rusya ve Kafkaslara, Türkiye metropollerinden Maxmur’a gidilen her yerde yaşam adeta ülke yaşamına dönüştürülmüş ve direnişin kıblesi olan anavatan Kürdistan’a dönüşün bilinç ve özlemi tüm soykırım barajlarını yıkacak kadar büyümüştür. Bu bilincin kitleselleştirilmesi, örgütlenerek ülkeye dönüş planına dönüştürülmesi zorla dayatılan sömürgeci göç politikalarının tamamen iflas etmesi, ülkeyle bütünleşme ve özgürlük anlamına gelecektir.

 KAYNAK:

1-Diasporaya Kurdan-Wikipedia

2-Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü- Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan

3-Röportaj-Sosyolog Seyyid Abdullah Şergo

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.