GÖÇ NEDİR, NEDENLERİ NELERDİR?

27 Eylül 2014 Cumartesi

Hiyerarşiyle başlayıp günümüze kadar gelen göç toplumsal bir olgu, hatta toplumsal bir sorun olarak karşımıza çıkmıştır

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi

 Klan Yaşam Tarzı Olarak Göçebelik

İnsanlar var olduğu ve toplumsallığını oluşturduğu günden beri yaşamlarını sürdürecekleri yerleri bulma arayışına girmişlerdir. İlk insanın, kendini diğer türlerden ayırarak insanlığa adımını attığı yer olan Afrika’dan tüm dünyaya yayılmaları göçler yoluyla olmuştur. İnsanlık yaşamının neolitik döneme kadar olan bölümü, göçebe tarzda devam etmiştir. Bu yaşam tarzı insanların tercihlerinden çok koşulların zorlukları karşısında yaşam imkânlarının çizdiği sınırlar dâhilinde gelişmiştir. Ta ki insanlar kendi yaşamlarını idame ettirecekleri, konumlanacakları, sistemlerini oluşturacakları, yurt diye tanımlayıp kendilerini koruyacakları yerleri buluncaya kadar göçebe yaşamlarından vazgeçmemişlerdir.

Göçebe yaşamdan çıkıp kalıcı yaşama geçiş için en uygun alan yukarı Mezopotamya olmuştur. Köy devrimi-yerleşik yaşama geçiş diye tanımladığımız neolitik dönemden itibaren, insanlar daha güvenlikli alanlarda kendi yaşam sistemlerini kurarak yerleşik yaşamın temellerini attılar. Bu döneme kadarki göçebe yaşam tarzlarının aşılması, biraz da insanların yaşamlarını idame ettirmeleri için yeterli koşulları bulmasıyla bağlantılı gelişmiştir. Yine doğa koşullarının zorlayıcılığı da göçebe yaşamı zorunlu kılmıştır. Yaşanan bu göçlerde insanların yaşamlarını idame ettirme istemleri ve güvenlikli yerlerde konumlanma arayışları belirleyici olmuştur. Toprağın işlenmesiyle birlikte köy devriminin gelişmesi ve yerleşik yaşama geçiş; insanların yaşam tarzlarını da değiştirmiştir. Göçebe iken günlük yaşam ihtiyaçlarının karşılanması, yaşam tarzlarının da günübirlik olmasını beraberinde getirmiş, yaşam kültürü ona göre şekillenmiştir. Köy devrimiyle birlikte yaşam değerlerinin oluşması ve kalıcılaşması gelişmiştir. İnsanlar kendi yaşadıkları yerlerde üretimlerini gerçekleştirmiş, bulundukları yerlerin güvenliklerini sağlayacakları sistemler oluşturmuşlardır.

Kültürel ve fiziksel göçler neolitik devrimin merkezi olan yukarı Mezopotamya dışına da olmuştur. Nüfusun artması ve yeni yaşam yerlerinin aranması bu yayılımın nedenlerini oluşturmuştur. Bu yayılmalarla birlikte yukarı Mezopotamya’da kurulan yaşam sistemleri gidilen yeni yerlere taşınmıştır. Bu dönemde gelişen göçlerde ağırlıklı neolitik devriminin değerleri taşınmış, gidilen yerlerde bu değerlerden faydalanılarak yeni yaşam merkezleri oluşturulmuştur. Bu süreçte yaşanan göçler daha geniş mekânlara duyulan ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Yaşanan göçlerle farklı kültürlerin kaynaşması durumu da yaşanmıştır. Gidilen yeni yerlerde yurt edinme olgusu gelişmiş olsa da bu yurtlar bugünkü anlamda bir etnik yapılanma üzerinden şekillenmemiştir. Yaşanılan yer orada yaşayan herkese ait görülmüş, toplumun her bireyi yaşamın her alanına özgürce katılabilmiştir. Ana kadın değerleriyle örgütlenen yaşamda toplumsal sorunlara yer olmamıştır. Toplumun yaşamını sürdürürken karşılaştığı ihtiyaçlar ya da engeller, toplumun ahlaki değerleri kapsamında giderilmiştir. Yaşanılan yerden farklı yerlere göçlerde fiziki göçten çok neolitik devrim değerlerinin yayılması şeklinde, kültürel göç şeklinde olmuştur.

İnsanlık tarihinde toplumsal sorunların kaynağının hiyerarşinin gelişmesiyle birlikte oluştuğu bir gerçekliktir. Neolitik devrimle göçebelikten yerleşik yaşama geçilmiştir. Yerleştikleri yurt edindikleri yerlerden kolay kolay kopma yaşanmamıştır ya da böyle bir arayışın gelişmesine sebep olacak bir gerekçe ortaya çıkmamıştır. Hiyerarşinin gelişimi yaşam tarzında da değişimlere neden olmuştur. Ana kadın değerlerinin çalınması ve erkek egemen sistemin kendini kurumlaştırması bu dönemde başlamıştır. İnsan emeğinin çalınması üzerine kurulan sistemin zihniyeti insanlara baskı ve zulüm getirmiştir. Başlangıçta farklı yerler de yaşama arayışları gelişmese de zamanla daha güvenlikli yerlere doğru gidişler gerçekleşmiştir.  İnsanların kendilerine yurt edindikleri yerlerden kaçmaları, göç etmeleri de daha çok zulümden kaçarak kendilerini koruyacakları yerlere konumlanma arayışı şeklinde olmuştur.

Hiyerarşiyle başlayıp günümüze kadar gelen göç toplumsal bir olgu, hatta toplumsal bir sorun olarak karşımıza çıkmıştır. Hiçbir insan sebepsiz yere kendisine yurt edindiği, emek vererek yarattığı yerlerden ayrılmayı gönüllü olarak kabul etmemiştir.

 Zorunluluk Olarak Kendini Dayatan Göç

Gönüllü olarak mekân değiştirdiklerini söyleyenlerin bile gönüllü hareket etmedikleri ve yaşam ihtiyaçlarının bir dayatması olarak karşılarına göçün çıktığı, toplumların tarihleri incelendiğinde yaşanan gerçekliklerle daha net görülmüştür. Merkezi uygarlığın oluşumundan günümüze kadar gerçekleşen göç olgusunun temelinde savaşın, şiddetin ve yaşam ihtiyaçlarının karşılanması olduğunu unutmamak gerekir.

Göç, genel anlamda bireylerin ya da toplulukların yaşamakta oldukları coğrafi mekânlardan, sosyo-kültürel çevreden ayrılarak başka bir coğrafi alana ve sosyo-kültürel çevreye girmesi olarak tanımlanabilir.Her ne sebepten dolayı olursa olsun göç olgusu doğal bir durum olarak değerlendirilemez.

 Bireyleri yaşadıkları topraklardan koparan nedenler olarak göçler; iç göç, dış göç, gönüllü ve zorunlu göç, süreli ve kalıcı göç yanında emek ve beyin göçü olarak da sınıflandırılmaktadır.

İnsanları zorunlu göçe zorlayan nedenleri, doğa koşullarının zorlayıcılığı ve doğal afetlerin yaşanması başta olmak üzere, yaşanılan yerde savaşların, çatışmaların olması şeklinde sıralayabiliriz. Diğer bir nedense ekonomik sorunların olması yani insanların kendi yerlerinde ve yurtlarında yaşamlarını sürdüremez düzeye gelmesi belirtilebilir. Zorunlu ya da gönüllü, çalışma ya da sığınma(iltica) amacıyla yasal ve yasal olmayan yollarla gerçekleşen göçlerde de göçmen olan insanlar gittikleri her yerde ikinci sınıf insan muamelesi görmekte, her türlü insan onurunu kıran yaklaşımlarla karşılaşmaktadırlar. İnsanların emeğinin sömürülmesi üzerine sermaye ve iş dalı geliştirmektedirler.

16. yüzyıldan 19. Yüzyılın başına kadar yaklaşık olarak 8-10 milyon Afrikalı, yenidünya olarak adlandırılan Amerika kıtasındaki tarlalarda çalıştırılmak için götürülmüşlerdir. 1810 yılına kadar Amerika’ya götürülen köle sayısı 7,5 milyonu buluyor. Bu istatistikî bilgide de gördüğümüz gibi göç yoluyla köle ticaretinin ne kadar geliştirildiği ortadadır. Sömürgeciliğin başlamasıyla birlikte gelişen köle ticareti yoluyla göçlerin gerçekleştiği süreç de milyonlarca insanın yollarda ölmesini de beraberinde getirmiştir.

Klasik kölecilik döneminin sona ermesi sonucu geliştirilen ‘geçici kölelik’ olarak tanımlanan ‘sözleşmeli işçilik’ döneminde de her ne kadar insanlar kendi rızaları ile sözleşmeler imzalasalar da, sonuçta başka bir yaşam seçeneklerinin olmaması insanları sürekli göçlere sürüklemiştir. Sözleşmeli işçilik yoluyla birinci dünya savaşına kadar 30 milyon Hintli madenlerde ve tarlalarda çalıştırılmak üzere Burma, Sri Lanka, Malezya, Güney Afrika ve Jamaika’ya, milyonlarca Çinli de güney doğu Asya’ya ve pasifik adalarına götürülmüştür. Hiçbir yaşam güvenceleri olmayan ucuz işgücü olarak çalıştırılmışlardır.

 Aynı dönemlere denk gelen başka bir göç akımı ise Avrupa’nın endüstriye geçişi ile birlikte İngiltere, Hollanda, İspanya, Portekiz ve Fransa’da ortaya çıkan fazla nüfusun, yeni keşfedilen yerlere veya sömürgelere aktarılması, göç ettirilmesi olmuştur.

Göçler siyasi ya da ekonomik hangi temelde olursa olsun göç edenler açısından yeni bir sosyal yapılanma olduğu için çeşitli zorlukları da beraberinde getirmektedir. Göçmenler kadar göç alan yerlerin insanları da belli değişimlerle karşı karşıya kalmaktadır. Gidilen yerlerde göçmenler uyum, bütünleşme ve asimilasyon sorunlarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Kendi kültürlerinden apayrı bir kültür ve sosyal yapıyla karşılaşma yanında, farklı inanç ve dillerle karşılaşmak da göçmenlerde uzun süre adapte sorunlarını beraberinde getirmektedir. Yine göçmen olarak gittikleri yerlerde doğan çocukların kendi kültür, gelenek ve dilleriyle büyümemeleri uzun süre zarfında asimile olmuş bir göçmen yapısını açığa çıkarmaktadır. Adeta kendi değerlerine yabancılaşmış, kendisi olmaktan çıkmış bir halk gerçekliğiyle karşı karşıya kalınmaktadır.

 Savaşlar En Büyük Göç Nedenidir

Tarihten günümüze göç olgusuna baktığımızda, özellikle savaşların yoğun yaşandığı alanlarda göçlerin daha yoğun yaşandığını görmekteyiz. Göç olgusu somut yaşanan koşulların nedeni değil, bir sonucu olarak gelişmektedir.

20. yüzyılda yaşanan birinci ve ikinci dünya savaşları dünyanın birçok yerinde göçlere neden olmuştur.  Bu göçler ekonomik olarak yaşanan sorunlardan çok, devletlerin dağılması ve yeni devletlerin kurulması sebebiyle ortaya çıkan düzensizlikten kaynaklanmıştır. Genel olarak savaşların neden olduğu göçler ile dünya savaşları sonucu yaşanan göçlerde, göçmenler mülteci(sığınmacı) kimliğiyle yaşam imkânı bulmaya çalışmışlardır. İltica talep edilen ülkelerde yaşamlarının güvence altına alınması temel istemleri olmuştur.

Dünya savaşları sonucu yeni ulus-devletleri yaratma çabası içinde olan Yunan, Polonya, Yahudi, Macar, Bulgar, Sırp ve Türklerden meydana gelen yeni göçmen kitleleri oluşmuştur. Rus devriminden ve Nazizm’den kaçan Yahudilerde bu göç dalgasına eklenmişlerdir.

Örneğin 1960’lardan sonra Avrupa etnik çatışmalardan, savaşlardan, iç savaşlardan, işsizlik ve yoksullaşmadan, siyasal baskılardan kaçan mülteciler için çekim merkezi haline gelmiştir. Sadece hayatta kalabilmek, iş bulabilmek için kıtaya göç edenler, öyle hayal ettikleri ve umdukları yaşamları bulamamışlardır. Mülteci olarak sığınmışlar, kaçak işçi olarak düşük ücretlerle, en istenmeyen işlerde gönüllü çalıştırılmışlardır. Daha sonra ev sahiplerince nitel ve nicel sorun olarak görülmeye başlanmaları da mültecilerin yaşadığı sorunlar kapsamında ele alınmıştır.

Yaşanan bu göçleri zorunlu ve dış göçler olarak tanımlamak yerinde olacaktır. Günümüzde de en yoğun yaşanan göçler bu tarzda gerçekleşmekte, insanlar savaşların yaşanmadığı yerlere göç etmektedirler.

Zorunlu göçlerin diğer bir yanını ise sürgünler oluşturmaktadır. Sürgün olmak, birey ya da toplumların kendi ülkesinden, malından, mülkünden, kültüründen, sosyal yaşantısından, ailesinden ve mensup olduğu toplumundan koparılmasıdır. Ulus devletlerin içinde eritemedikleri birey ve toplumlarına karşı sıkça kullandıkları yöntemlerdendir sürgünler. Halkların toplumsal yapısının parçalanmasının en acı örnekleridir. Türklerin Kürtlere uyguladıkları zorunlu iskân yasası da sürgün etmenin bir yöntemi olmaktadır. Yine Dersim Katliamı sonrası yaşanan sürgünler ve zorunlu iskân yasası da temel bir asimilasyon yöntemi olarak uygulanmıştır.

Başka bir göç ettirme yöntemi olarak da diaspora karşımıza çıkmaktadır. Diaspora; Yunanca ‘dağılma’, İbranice ‘sürgün’ demektir. Kopuntu olarak da tanımlanan diaspora çok uzun bir zamandan beri bir kavim, ulus ya da inanç mensuplarının ana yurtlarından koparak başka yerlerde azınlık olarak yaşamaları olarak tanımlanabilir.

Diaspora denilince akla Ermeniler ve Yahudiler gelmektedir. Diaspora gerçekte Yahudilerin dünyanın çeşitli yerlerine fiziksel anlamda dağılmasını belirttiği halde, günümüzde esas olarak dinsel, felsefi, siyasal ve sosyolojik anlamlarda içerir. Dışarıda eriyip yok olmamak için anavatan olarak bilinen ülkeye dönmeyi hedefleyen, yurtdışı toplulukların örgütlü varlığı anlamına gelmektedir.

 Teknolojinin Gelişmesiyle Yeni Yaşam Arayışı Olarak Gelişen Göçler

Sanayi devrimi sonrası endüstriyalizmin gelişmesi, tekniğin insan yaşamına yoğunca girmesibir yandan yaşamı kolaylaştırırken diğer yandan insanları üretimden kopardığı için, işsizliği geliştirmiştir. Tarımsal üretime gereken önemin verilmemesi, fabrika ve kent yaşamının çekici hale gelmesi köylerden kentlere doğru aynı toplumsal yapı içinde gerçekleşen iç göçlerin yaşanmasına neden olmuştur.

 İç göçlerle birlikte gelişen çarpık kentleşmeler insanların yaşamında çeşitli sorunlar yaratmıştır. Kendi doğal yaşam toplumsallığından koparak kent yaşamına geçmek başlı başına zorlanmalar yaratmış, kent gerçekliği zorunluluktan kabul edilse de bir türlü bu yaşama adapte olunmaması, kültürel olarak farklılıkların yaşanması sağlıklı toplum gerçekliğini etkilemiştir. Öyle ki aile içerisinde bile kültürel çatışmaların yaşanmasına neden olmuştur. Göç edilen yerdeki toplumun kültürüyle büyüyen çocuklar kendi ailelerini geri ve utanılacak sosyal yapılar olarak ele almıştır. Bu da ailenin parçalanmasına neden olmuştur. Yani toplumsal yapılanmalarda ailesine ve ait olduğu sosyal değerlere yabancılaşmış yeni bir nesil yaratılmıştır.

Göçler, sermaye için bir çeşit ucuz emek olarak görülmektedir. Savaşlar ya da çeşitli nedenlerden dolayı gelişmekte olan ülkeler ile geri kalmış ülkelerden insan göçünün gelişmiş ülkelere doğru olması, insanların işgücünden yararlanma amacıyla geliştirilmiştir. Göç endüstrisinin oluşturulması da bunun üzerinden geliştirilmiştir. İnsanların kol gücü ve emeklerinin üstünde geliştirilen göç endüstrisi kapitalist devletlerin iradeleri dışında gelişmediği gibi bireysel özgürlükler üzerinden çekici hale de getirilmiştir.

 Emek (işgücü) göçü, kapitalizmin merkez ülkeleriyle onların azgelişmiş çevreleri arasında eşitsiz ve adaletsiz bir şekilde kurulan iktidar ve sömürü ilişkisinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Emek göçü karnını doyurmak amacıyla zorunlu yer değiştirme olarak da tanımlanır. Emek göçü mağdurları kol gücüne dayanarak yaşamlarını sürdürdükleri için her tür iş kolunda çalıştırılmaktadırlar. Fiziki olarak yaşam koşullarının zorlamaları yanında sosyal yaşamda da ciddi uyum sorunlarıyla karşılaşmaktadırlar. Emek göçleri uzun süreli olduğu gibi kısa süreli olarak da yaşanmaktadır. Mevsimlik işçi göçleri olarak bilinen göçler genelde tarım alanında çalışmak için belli dönemlerde geliştirilir. Mevsimlik işçi olarak Kürdistan’dan Türkiye’ye her yıl binlerce insan göç ettirilmektedir.

Göçü bulunulan yerden başka bir yere taşınma olarak tanımladık. İnsanlık tarihinde yaşanan göçlerde ağırlıklı olarak fiziki taşınmalar olmuştur. 21.yüzyıl gerçekliğinde teknolojide yaşanan gelişmelerle birlikte fiziki göçler dışında beyin göçlerinin yaşanması durumu da olmaktadır.

 21. Yüzyılın Göçü Beyin Göçü

Her ülke için farklı nedenler olsa da beyin göçleri; siyasi, ekonomik, eğitim sistemlerindeki yetersiz ve çarpık yaklaşımlar, işsizlik, medyanın küreselleşmeyi özendirici yaklaşımları, yabancı dil eğitimi ve teknolojinin gelişimi temel nedenler olarak belirtilebilir.

Beyin göçlerinde amaç insanların zekâlarından sonuna kadar faydalanmak olmaktadır. Beyin göçü; iyi eğitim görmüş, nitelikli, seçkin, profesyonel, uzman ve üstün yetenekli işgücünün yetiştiği az gelişmiş ya da gelişmekte olan bir ülkeden gelişmiş bir ülkeye, en verimli olduğu dönemde istekli olarak çalışmak ya da araştırma yapmak için yer değiştirmesi olarak tanımlanabilir. İmkânların sınırlı olduğu koşullarda yetiştirilen değerli beyinlerini kaybeden az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin beyin göçü nedeni ile gelişmeleri daha da yavaşlarken, gelişmiş ülkelerin yetişmiş beyinlere daha fazla ücret ve daha iyi imkânlar sunmasıyla gelişmeler daha da hızlanmaktadır.

Beyin göçü ülkeler arasındaki farklılıkların daha da artmasına neden olmaktadır. Ülkeler için en büyük servet, üstün yetenekli ve zekâlı beyinlerdir. Beyin göçü gelişmekte olan ülkelerin sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çoğunlukla da bilim insanları, doktor, mühendis gibi meslekler üzerinden geliştirilmektedir. İç beyin göçü(kamu sektörlerinden özel sektörlere geçiş) ve dış beyin göçü(kendi ülkesinden başka ülkelere geçiş) yanında sanal ve gizli beyin göçleri de olmaktadır.

19. Yüzyıldaki tarım çağında gelişmiş ülkeler tarımda çalışmaları için güçlü, kuvvetli ve genç kişileri emek göçmeni olarak çalıştırmışlardır. 21.yüzyılın teknoloji çağında ise üstün yetenekli ve zeki gençleri en verimli çağlarında beyin göçmeni olarak alınmaktadırlar. Beyin göçleri fiziki olarak yer değiştirmeye ihtiyaç olmadan da gerçekleşmektedir. Gelişen teknolojiden faydalanarak bilgisayar ve internet üzerinde beynin kiraya verilmesi şeklinde gerçekleşebilmektedir. Sosyal, siyasal haklar ya da vatandaşlık hakları kendi ülkesinde olabilir. Fakat üzerinde çalıştığı yeni buluşlar başkalarının olmaktadır. Yine aynı ülkede yabancı ülkelerin kurdukları şirketlerde beyin gücünün kullanılması da gizli beyin göçü olarak adlandırılabilir. Bulundukları yerde eğitim imkânları olmayan zeki ve gelişmeye açık çocukların küçük yaşlarda ailelerinden alınarak eğitilip bunlardan faydalanılması da bir tür beyin göçünün yaşanması durumudur. Uluslaşmamış halkların çocuklarının bir yandan zekâlarından faydalanılırken, diğer yandan da asimile edilmeleri de beyin göçünün farklı bir boyutu olmaktadır.

Küresel bir sorun olarak da ele alınan, beyin göçleri gelişmiş ülkeler arasında da olmaktadır. Yeni buluş ve gelişmeleri ellerinde tutarak insanlara hükmetme ondan sermaye yaratma amacı da ön plandadır.

 Uluslararası Sorun Olarak Göçler, Bir Neden Değil Sonuçtur

Göç olarak tanımladığımız nüfus hareketleri, tarihleri, gerçekleşme nedenleri ve biçimleriyle farklılıklar göstermektedirler. Savaşlarla gelenler ve gidenler, Afrikalıların başına geldiği gibi köle olarak bir yerden başka bir yere taşınmak zorunda olanlar, zorunlu iskân politikaları ve sürgünlere maruz kalanlar, hükümetler arası anlaşmalar sonucu yerlerinden ayrılanlar ve etnik sorunlardan dolayı göç etmek zorunda bırakılanlar şeklinde günümüzde de devam etmektedir.

Yapılan birçok araştırmada göçlerin nedenlerinin sadece ekonomik sorunlar ve iyi yaşam istemleri olduğu yönünde belirlemeler yapılmaktadır. Yaşam tarzının göçebe olduğu klan döneminden günümüze kadar devam eden göçlerin de ağırlıklı olarak güvenlikli ortamlarda yaşamların devam ettirilmesi, yani savaşların olmadığı yerlerin tercih edilmesi daha belirleyicidir. Günümüzde de yaşanan kitlesel ya da bireysel göçlerde en etkili neden güvenlik sorunu olmaktadır. Güvenliğin sağlandığı bir ortamda yaşamın yaratılması çok zor olmayacaktır.

İnsanlar için güvenlikli yaşam ortamları sağlanmadıkça toplumsal sorun olarak karşımıza çıkan göçler her geçen gün artarak devam edecektir.

Kapitalist modernitenin kendisini kurumlaştırması ve yaşatmasının bir yöntemi de çatışmaları sürekli canlı tutmasıdır. Bu çatışmalar göçlerin yaşanmasına zemin sunarken, göç edenlerin emekleri üzerinden sistem kendisine sermaye sağlamaktadır. Yani insanların yaşam güvencesinden çok sistemin güvencesi ön plandadır. Bunun aşılması için kapitalist modernitenin ortadan kaldırılması insanlar için daha güvenlikli bir yaşam tarzı olan demokratik modernitenin yaşamsallaştırılması önemli olmaktadır.

Demokratik modernite ile insanların barış ve özgürlükler temelinde yaşamaları toplumsal sorun olan göç olgusunu en aza indirgeyecek, yaşanan göçler de kendi ülkesinden kaçma değil; yeni yerlere gidip görme ve anavatanına dönmek şeklinde olacaktır.

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.