TOPRAĞA SADAKAT KOMÜNLEŞMEKLE MÜMKÜND

26 Ekim 2014 Pazar

Toprak, bağrımızdan bir parçadır, bizlerde onun bağrından bir parça

Dicle TEKMAN

Ekolojik toplum, Ekolojik yaşam Demokratik Ulus inşasının vazgeçilmez seçeneği, temel ayağı olmaktadır. Bilim ve teknik çağının giderek kendisini azmanlaştırdığı ve evrendeki tüm canlıların yaşam koşullarının tükendiği, yok oluşa gittiği bir dönemde buna alternatif cevabı kuşkusuz ekolojik yaşam ve ekolojik toplum örgütlülüğü verecektir. Dolayısıyla ekolojik toplumun örgütlenmesi veya bunun bilincine ulaşma istemi sadece su, hava veya çevre kirliliğinde yaşanılan sorunlardan kaynaklı değil, doğa-evreni bütünüyle ele alan, yani ekoloji sorunlarından tutalım, toplumsal sorunlara kadar savaş ve katliamların son bulmasına, vahşi kapitalizmin kendisini daha fazla büyütmesine karşı bir ihtiyaçtır. Yalnız sömürgecilik tarihten bugüne en fazla toprak ve çeşitli zengin kaynaklarını denetimi atına alarak kendisini büyüttü ve genişletti. Köyleri boşaltıp topraklara el koyarak, ormanları kesip-yakarak ve sulara bent-baraj- oluşturarak yani doğayı sömürüp, talan ederek ömrünü uzattı uzatıyor.

Bu durumda üzerinde durulması gereken konu toprak ve toprak komünü olmalıdır. Fakat bundan önce toprağın tanımına, anlamına ve canlılar açısından önemine değinmek gerekir. Ekolojide ve hatta sosyolojide önemli bir alana sahip olan toprak, doğadaki tüm canlılara yaşam imkânı sağlayan ve uğruna savaşlar, katliamlar yapılan, bedel ödenen, onur, namus ve kutsallık atfedilen bir alan olmaktadır. Beş bin yıllık uygarlığın yolunu açan, genişleten en verimli ve zengin alandır. Toprak demek, toplumun, insanlığın kök hücresi, yaşam umudu, atardamarı demektir. Topraksız tek bir canlı dahi yoktur. Toprak olmayınca ormanlar, orman olmayınca da hayvan ve insanlar olmaz, dolayısıyla yaşam diye bir şey kalmaz. Tıpkı bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır. Toprak yaşamın öz yuvasıdır, içinde barınılan, beslenip korunulan canlılığın öz kaynağıdır. Topraksız olmak kimliksiz, kişiliksiz, ruhsuz ve köksüz olmak demektir.

Genelde uygarlığın özeldeyse Kapitalist Modernite dünyasında evrene, doğaya ve toprağa hep çıkar üzerinden bakılmış, sürekli hor görülmüşlerdir. İnsan merkezli bakış açısı ile örgütlenen eril düzen binlerce yıldır fethedici ve işgal edici yaklaşımlarını öncelikle ekoloji alanından başlayarak acımasızca sürdürmüş ve halen de bu konuda ilerlemeye devam etmektedir.

Tüm fetih ve savaşların, katliamların, göç ve insansızlaştırma politikaların temelinde iktidar ve onun kâr hırsı yatmaktadır. Örneğin, bölgemizden ele alırsak, Ortadoğu coğrafyası adeta savaşların, işgalin merkezi olmuş ve artık insanlığa beşiklik eden değil de, insanlığın kaçtığı, insanın insanı yok ettiği, bir kabristan alanına dönmüş durumdadır. Yine uygarlık tarihinden buyana Kürdistan toprağına karşı hep bir saldırı ve işgal söz konusudur. Bir toprağın veya ülkenin fethi demek onun tüm maddi-manevi kaynaklarına sahip olmak demektir. Çeşitli zengin kaynaklara sahip olan bu topraklar ne yazık ki tarihten günümüze maddi imkânların tekelleşip güçlenmesinde büyük bir kaynak olmuştur.

Yürütülen bu savaş ve katliamların temelinde ise, kapitalist endüstriyalizm ve onun tekelci sermayedar güçleri rol oynamakta ve her şey toprak üzerine hesaplanmaktadır. Bu anlamıyla endüstriyalizm sorunu da, kâr-sermaye sorunları da ekolojik sorunun temel parçasıdır. Bu sorunların bütünüyle bir çözüme kavuşması ise Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşam İnşasında ekolojik toplumu geliştirmektir. Ekolojik toplumun gelişmesi ise temel olandan başlamakla yani toprak komünlerinin oluşmasıyla bağlantılıdır. Komün, toplumsal yaşamın vazgeçilmez özgür, demokratik örgütlülüğüdür. Önder APO’nun “ Su, Enerji, Toprak Komünleri”ni önerdiği gibi, komünü sağlık, eğitim, ekonomi vb. yaşamın her alanında oluşturmak sorunların çözümünde en temel faktör olmaktadır. Elbette ki komünaliteyi öncelikle zihniyette inşa etmek gerekir. Kapitalist sistemin bireycilik anlayışı birey ve toplum zihniyetinde hâkimdir. Ve bu zihniyet kırılmadan komünal yaşamı örgütlemek yanlış ve sakat olur. Komünü olmayan bir toplum ise demokratik ve özgür toplumsallıktan bahsedemez. Öyleyse her alanda komünleşmeye giderek ekolojik yaşamı inşa edebiliriz.

Bilindiği gibi toplumlar tarihini irdelediğimizde, ilk insan toplumu toprak ve tarım üzerinden yaşamını inşa etmiştir. Toprakla iç içe olan ve tarım etrafında örgütlenen bu toplum ( Doğal toplum-Neolitik toplum ) varoluşunu komünal, ortak bir yaşam tarzıyla ortaya koymuştur. Toprak, toplumsallığın, toplumsal yaşamın temel etkenidir. En temel üretim aracı olan toprak, insan toplumunun üzerinde yerleşmesiyle hem maddi ve hem de manevi kültürün gelişmesini sağlamış, esasında ise komünal yaşam açığa çıkmıştır. Kadın da ise toprakla ilişkisi daha derinlikli ve anlamla yüklüdür. Toprakla ilişkilenerek toplumsallığını geliştirir. Kadının toprakla ilişkisi anne-çocuk ilişkisi gibidir. Çocuklarına bakıp, beslediği gibi toprağını da o temelde koruyup, bakmıştır. Tarım ve toplayıcılıkla uğraşan kadın, toprakla özdeşleştirilir. Kutsal kadın(Ana-Tanrıça) kutsal toprak ile bütünleştirilir. Doğa-ana, toprak-ana sözcükleri bununla bağlantılıdır. Bitki ve hayvanların bakımından tutalım, toprağı işlemede, onun üzerinden toplumun ekonomik üretimini geliştirmede yine kadının rolü ön plandadır. Dolayısıyla ekolojik yaşam inşasında toprağa ve doğaya yakınlığı bilinerek toprağa en çok o sahip çıkabilir, oluşturulacak toprak dayalı komünal birimlerde kadın başat rol oynayabilir ve her yerde kadın toprak komünlerini örgütleyebilir. Topraklarımızda böylesine güçlü bir kültürel miras varken neden bu kültürü değerlendirmeyelim. Kendi öz yaratımımız olan kültürel mirası öncelikle kendimiz koruyalım ve ona sahip çıkıp yaşatalım.

Neden Toprak Komünlerine İhtiyaç Vardır?

Tarihten beri kendisini toprakla var etmiş olan insanlar bugün bilinçli olarak üretimden ve topraktan koparılmakta, köksüz bir toplum gerçekliği yaratılmak istenmektedir. Toplumsallığın-emeğin ve dayanışmanın temeli olan toprak, sorunların kaynağı olarak gösterilmektedir. Günümüz dünyasında toprağımız her gün daha fazla zarar görmekte, tahribe uğramaktadır. Özellikle endüstriyalizm canavarı ülkemiz Kürdistan’ın her bir karışına el koymuş, işgal etmiş durumdadır. Kâr-sermaye amaçlı bu işgal, güzel coğrafyamıza ve kutsal topraklarımıza büyük tahribatlar yaratmış, insanlarımızı köyünden, toprağından ve ülkesinden koparmıştır. Tekniğin kontrolsüzce kullanılışı başta toprağın verimsizleşmesine, erozyona uğramasına, toplumda ise işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk vb. kriz ve çözümsüzlüklere yol açmaktadır. Örneğin, çokça gündemimizde olan baraj ve kalekol yapımları, HES ve maden-taş ocakları, sanayi ve yabancı şirketler gibi kapitalist, tekelci sermayedar güçlerin bu projeleri toprağa zarar verdiği kadar, topluma ve ekolojinin tümüne zarar vermekte, öldürmektedir. Maden ocakları, taş ocakları yine petrol rezervleri gibi toprağın her yerini delik deşik etmek doğaya karşı yürütülen en acımasız ve vicdansız bir yaklaşımdır. Önder APO’nun“Ha Toprağın Bağrını Delmişsin Ha Bizim” deyimi, zihniyet ve vicdan noktasında bizleri sorgulamakta, doğaya-toprağımıza daha fazla sahip çıkma ve duyarlı olmamızı öğretmektedir. Toprak, bağrımızdan bir parçadır, bizlerde onun bağrından bir parça. Toprağı öldürmek, insanlığı öldürmektir. Toprağı yaşatmak, insanları yaşatmak demektir. Bu felsefeyle ekolojik yaşam ve ekolojik toplum inşasına gidilebilir, toprak komünlerini oluşturabiliriz.

Yine topraklarımız üzerinde hormonlu gıdalar olarak ifadelendirilen GDO’lu ürünlerin üretimi toprağa zarar verdiği kadar, insan sağlığını da tehlikeye atmaktadır. Genetiği değiştirilmiş tohumlar topraklarımıza serpilerek kimyasal maddelerle toprak verimini öldürürken, insan eli ve emeği değmemiş yapay ürünlerin üretilmesine bunun da insan yaşamını tehlikeye atan bir konuma getirmektedir. Diğer bir doğa düşmanı ise, HES’ler. Bu santraller sadece sulara zarar vermiyor, toprağa, ormanlara da etkisini göstererek tüm doğayı zehirliyor. Termik santrallerden çıkan kimyasal küller toprağa düşerek yine topraktaki verim gücünü zayıflatıyor. Yine bazı sanayi ve fabrikaların bacalarından çıkan karbon, metan vb. kimyasal maddelerin yarattığı asit yağmurları da toprağı, bitkileri, ormanları ve suları kirletmektedir.

Endüstriyalizmin topraklarımız üzerinde yürütmek istediği ekonomik politikaların engellenmesi, coğrafyamıza ve topraklarımıza daha fazla sahip çıkabilmemiz için en başta ‘Demokratik-Ekolojik ve Komünal Yaşamın İnşası’ projesinin bir an önce hayata geçmesi gerekmektedir. Sistemin Kürdistan’ da geliştirdiği insansızlaştırma politikasına karşı en anlamlı eylem, Kürdistan’a, köylerimize ve toprağımıza dönmek olmalıdır. Böylece topraklarımızı endüstriyalizmin ölüm makinelerinden kurtararak daha verimli hale getirebilir, kendi el ve emeğimizle organik ürünler işletebiliriz.

Ailelerin zorunlu olarak göç ettiği, toprağını, köyünü terk ettiğini biliyoruz. Fakat halkımız artık bu işsizlik kıskacından, mevsimlik işçi statüsünden ve başkalarına ırgatçılık yapmaktan bir an önce kendisini kurtarmalıdır. Topraklarımızı neden başkalarının eline vererek öldürtüp, yok edelim. Toprak komünlerini oluşturarak, komünal, kolektif ruhla topraklarımızı kendimiz ekip biçerek sahiplenebilir, toplumun ihtiyacını toplumla birlikte kazanarak topluma verebiliriz. Toprağımızı sevip, korudukça, komünal ruhla sahiplendikçe oda bize sahip çıkacak, bizi koruyacaktır.

Halk ozanı Âşık Veysel’in de dediği gibi“Benim Sadık Yârim Kara Topraktır” Toprak; insana, insanlığa en sadık olan dosttur. Peki, bizler bu toprağımıza ne kadar sadık kalabiliyoruz. Tersine onu kendi elimizle endüstriyalizmin ölüm makinelerine teslim ediyoruz. Toprağımızı terk etmek onu bu zalim sermayedar güçlere bırakmak demektir. Topraklarımız, fabrika, büyük sanayi ve yabancı sermayedar şirketlerin yine ulus-devlet mülkiyetçiliğine dayanan üreticiler tarafından değil, özgür ve ekolojik toplulukların oluşturduğu Toprak Komün birimleri tarafından denetlenebilir. Her köy-kent ve kasabada toprak komün birimlerini örgütleyebiliriz. Yalnız, bir toprak komün üyesinin öncelikle kapitalizmin bireycilik ve mülkiyetçi anlayışını aşmalı, temel ahlaki ve ilke olarak ortak-kolektif yaşam tarzını esas almalıdır. Komünleri salt toplumun ekonomik ihtiyaçlarını karşılayan bir örgütlenme olarak ele almamak gerekir. Komün-komünalite en başta bir yaşam tarzıdır. Geçmişte olduğu gibi insanlar bugün de toprak ve tarım etrafında örgütlenerek bir komün yaşamını kurabilir. Bunun için öncelikle zihniyette ve anlayışta bunu kazanmak elbette önemlidir. Toprak ve insan arasına, insan insan arasına serpilen nifak tohumlarının kaldırılması, sevgiyi, saygıyı ve toplum içerisine huzuru getirebilecek örgütlü bir yaşam olarak bakılmalı, paylaşımı, dayanışmayı ve ortak ruhu sağlayabilmelidir. Ayrıca toprak komün sisteminin komünal olduğu kadar demokratik olması da önemlidir. Herkesin kendisini rahatlıkla ifade edebileceği, toplumun ihtiyaçlarını birlikte tespit ederek, ortak çözüm bulacağı bir mekanizmanın da örgütlenmesi bu toprak komün sisteminde şarttır. Toplum bütünlüğünden bahsettiğimiz gibi toprağında bütün olduğunu, yek parça olduğunu unutmamak gerekir. Böylesi tarihi bir dönemde demokratik-ekolojik yaşamın inşasında bir düzeyin yakalanması için komün örgütlülüğünün toplumun her alanında geliştirilmesi elzemdir. Ancak bu şekilde tarihi görevimizi layıkıyla yerine getirebilir, değerlerimize sahip çıkabilir ve toprağa sadakat göstermiş oluruz.   

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.