DEMOKRATİK KÖYLER İNŞA EDİLMEDEN DEMOKRATİK ULUS İNŞA EDİLEMEZ

04 Kasım 2014 Salı

Demokratik ulus inşasını gerçekleştirmenin yolu, köylere geri dönüş ve demokratik temelde yeniden inşa etmekten geçmektedir

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi
Tarihin en büyük göç hareketlerinden birini Kürt halkının yaşadığını söylemek abartı olmayacaktır. 19. yüzyılın başlarından itibaren Avrupa devletleri karşısında giderek zorlanan, asker devşiremez, vergi toplayamaz duruma gelen Osmanlı İmparatorluğu’nun bu “ihtiyaçlarını” gidermek amacıyla Kürdistan’a yönelmesi, o zamana kadar belli bir otonomiye sahip olan Kürt ağa, şeyh ve beylerinin çıkarlarının zedelenmesine ve dolayısıyla da uygulanmaya başlanan bu devlet politikalarına karşı kendi çıkarlarını koruyabilmek amacıyla halkın da katıldığı direnişler, isyanlar geliştirmeye başlamışlardır. İmparatorluğun uygulayabileceği kapsayıcı bir politikasının olmaması sonucu uygulayabildiği tek politika Kürt halkını göçertmeye tabi tutmak olmuştur. İmparatorluk çökene kadar da Kürdistan’da uygulanan tek politikanın bu olduğu söylenebilir.
Cumhuriyet Türkiyesi de farklı bir politika izlememiş, adeta imparatorluktan devraldığı isyan-bastırma ve sonrasında da göç politikalarını devreye sokmuş, uygulamıştır. Meclisten çıkarılan Mecburi İskan Kanunu’yla uygulanan bu baskıcı, katliamcı ve göçerten politikalara bir de hukuki zemin sağlanmıştır. Cumhuriyet Türkiyesi’nin uyguladığı göçertme politikaları, Kürt soykırımı çerçevesinde yürütülmüştür. Yaşanan her bir isyan, başkaldırı ve direniş sonrasında, direnişlerin, başkaldırıların geliştiği alanlardaki halk kitlesel olarak topraklarından, yaşadıkları yerlerden kopartılarak, kültürüne, diline yabancı olduğu Türkiye’nin illerine serpiştirilmişlerdir. Onlardan boşalan yerlere de Karadeniz’den, Ege’den, Trakya’dan, Kafkasya’dan vb. yerlerden getirilen topluluklar yerleştirilmişlerdir. Bununla sürgüne maruz kalan Kürt halkının bulundukları ortamda kendi kültürlerini, dillerini yaşayamayacakları, dolayısıyla asimilasyon politikasının amacı olan kültürel soykırımın gerçekleştirilebileceği, göçertilen insanların yerine dışardan getirilip yerleştirilen insanların da bulundukları alanlarda aynı politikanın uygulama aracı olarak başarılı olacakları hesaplanmıştır. İki boyutlu uygulanan bu göçertme-yerleştirme politikalarıyla Kürt kültürel soykırımının tamamlanacağı hesaplanmıştır.
Cumhuriyet Türkiye’sinin bu politikayı tamamlayan diğer bir politikası ise, boşaltılan ve dışarıdan kimsenin yerleştirilemediği bazı Kürt köylerive alanları ise, yine çıkarılan yasalarla “yasak bölge” ilan edilmiş, insanların buraya girmeleri-çıkmaları yasaklanmış, tam anlamıyla bir insansızlaştırma politikası uygulanmıştır. Dersim direnişinin geliştiği alanlar, direnişin bastırılmasından sonra çıkarılan bu yasayla uzun yıllar yasaklı bölge olmuş, çok sonraları ve o da ancak kısmi olarak yasak gevşetilmiştir. İnsanların ata topraklarına dönme, orada yaşama arzu, istek ve çabasıyla ancak bu kültürel soykırım politikası nispeten etkisizleştirilebilmiştir.
Bununla birlikte aynı göçertme politikası direnişin olmadığı ortam ve zamanlarda da farklı bir biçimde devam ettirilmiştir. İş ortamlarının gelişmesi engellenerek, yoksulluk ve açlık arttırılarak, ama diğer taraftan da metropollere, emperyalist ülkelere açılan tünelin ucundan bir umut ışığıgösterilerek ülkeyi gönüllü terk-göç geliştirilmiştir. 1960’lı yıllardan itibaren Kürdistan’da uygulanan bu politikanın sonuçları, Mecburi İskan Yasaları’nın sonuçlarından daha ağır bir sonucun ortaya çıkmasına neden olmuştur. 1970’li yılların ortalarına gelindiğinde, uygulanan bu politikaların ağır sonuçları gözle görülür hale gelmiştir. Milyonlarca Kürt insanı ister zorunlu göç politikalarının uygulanmasının sonucu olsun, isterse de ekmeğin peşinde koşmaları sonucu olsun, kendi ülkelerinden, ata topraklarından, köylerinden kopmuş, metropol varoşlarında gettolar oluşturmuşlardır. Kürtlerden müteşekkil birkaç gettosu olmayan Türkiye’nin metropol kenti kalmamıştır. Bunun sonucudur ki, Türk devleti rahatlıkla soykırımın amacına ulaştığını düşünebilmiş, bundan hareketle de Kürt diye bir varlığın olmadığını iddia edebilecek hale gelmişlerdir.
Kürdistan’da yaşanan bu durum ve Türk devletinin yaklaşımları yeni bir gelişmenin zeminini de yaratmış, Kürdistan özgürlük mücadelesinin, Özgürlük Hareketi’nin gelişmesinin de objektif koşullarını yaratmıştır. Bu durum devletin faşist karakterinin tüm çıplaklığıyla açığa çıkmasına, köylerin boşaltılmasına, göçertme hareketlerinin daha da derinlik bir politika olarak uygulanmasına neden olsa da, Özgürlük Hareketi’nin gelişimi Kürdistan tarihinde yeni bir gelişme olarak kayda geçmiştir.
Balığı Yakalamak için Denizi Kurutma Taktiği
Özgürlük Hareketi Kürdistan’ın sömürge yapısına ve Kürt kültürel soykırımına karşı bir karşı koyuş ve özgürleştirme hareketi olarak gelişti. Soykırımı durdurmak, sömürgeci yapı ve uygulamalara son vermek Özgürlük Hareketi’nin gelişme dinamiği olmak kadar, temel hedefiydi de. Bu aynı zamanda ve en nihayetinde Kürdistan halkına karşı uygulanan sürgün ve göçertme politikalarına karşı da bir karşı koyuştu.Bu ise, 100 yıllık sömürgeci, asimilasyonist ve soykırımcı politikalara Kürdistan’da son vermek ve demokratik özgür bir toplumun, ülkenin yeniden inşası anlamına geliyordu. Kürdistan coğrafyasına ve Kürt toplumuna yaşam alanı olarak bakan sömürgeci devletin, bu özgürleştirme hareketine karşı sessiz kalmayacağı açıktı.
Özgürlük Hareketi henüz partileştiği bir dönem ve ortamda Türk devleti ve ordusu tüm gücüyle saldırıya geçiyordu. Askeri saldırıların yanısıra devreye soktuğu diğer önemli bir şey de, Osmanlı’dan devralınangöçertme politikalarının bir kez daha aktifleştirilerek devreye sokulmasıydı. 12 Eylül faşist cuntası Kürt halkı nezdinde Kürdistan’ın yaşanamaz bir yer olduğu imajını yaratarak Kürdistan’ı boşaltmayı hedef olarak önüne koydu. Bunu gerçekleştirebilmek amacıyla bir yandan baskı, işkence ve katliamları geliştirdi, diğer yandan da aç bıraktırarak gönüllü göçertmeyi hızlandırmıştır. Bu göçertmeler Türkiye metropollerine olduğu kadar Avrupa merkezlerine de gerçekleştiriliyordu. Devlet eliyle oluşturulan çeteler aracılığıyla ve “yasadışı” yollarla bu göçertme gerçekleştiriliyordu. Adı yasadışıydı, ama gerçek olan ülkeyi boşaltma ve talandı. Hem Avrupa devletlerinin tortu işlerinde çalışacak işgücü ihtiyacı gideriliyor, hem ülkenin muhalif olan nüfusu dışarıya taşırılarak etkisizleştiriliyor ve hem debu çeteler aracılığıyla eldeki birikime el konuyordu. Bu politikanın uygulanması için pilot bölge olarak seçilen yerler de çoğunlukla Türkiye illerine komşu olan Kürdistan şehirleri olmuştur.Bu göçertme politika ve uygulamalarının Türk ve Avrupa devletlerinin ortak karar ve uygulamaları olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Hareketimizin geliştirdiği özgürlük mücadelesinin kitleselleşmeye başlamasıyla birlikte Türk devleti Kürdistan’ı boşaltmayı daha aleni bir politika olarak uygulamaya başlamıştır. Köyler ve mezralarınyakılıp-yıkılması, zorunlu ihtiyaçların bile karneye bağlanması gibi uygulamalar temelinde zorla boşaltılarak geniş bir alan tamamen insansızlaştırılmıştır. Bununla gerillanın halkla ilişkisinin kesilmesi, desteksiz, korunaksız ve halksız kalması ve bu temelde de tasfiye edilmesi hesaplanmıştır. Bu da;“Balığı yakalamak için denizi kurutmak” olarak tanımlanmıştır. Bu yaklaşım sonucu devletin bilgilerine göre 4500, gayr-ı resmi rakamlara göre de 6000 civarında Kürt köy ve mezrası yakılıp-yıkılmış, buralarda yaşayan milyonlarca insan da Türkiye ve Avrupa metropollerine ve Kürdistan şehirlerine yığılma temelinde göç etmek zorunda bırakılmıştır. Topraklarından göçertilen insanların maddi birikimlerine ve varlıklarına devlet el koyarken, mülkleri olan topraklara da köy korucuları tarafından el konulmuştur. Bu da bir yığın toplumsal sorunu beraberinde getirmiştir. Yaşanan bu göçler neticesindekentler taşıyabileceği nüfusun birkaç katının yığıldığı büyük köylere dönmüşlerdir. İşsizlik had safhaya ulaşmış, taşıyabileceğinden fazla bir işsiz kitle şehirlerde yığılı hale gelmiştir. Topraklarından, kültürlerinden kopartılan insanlar, gettolarda bir arada da yaşasalar, şehir yaşamıyla bütünleşememeleri neticesinde toplumsal bir travma da oluşmuştur.
Köye Dönüşler Demokratik Temelde Yeniden Buluşmanın Olmazsa Olmazıdır
Yaşanan bu durumlar kendisiyle birlikte ağır ve ciddi sorunları da beraberinde getirmiştir. Ülkesinden, köyünden, ata topraklarından sürülen, göçertilen Kürt halkı sadece bir mağduriyeti yaşamamış, insanlık suçu olarak değerlendirilebilecek uygulamalara da maruz kalmıştır. Hem topraklarından, köylerinden kopartılmışlar, bu yetmezmiş gibi, bir de ellerindeki birikimlere el konulmuş, toprakları köy korucularına peşkeş çekilmiştir. Uygulanan bu soykırımcı politikalar Kürt halkının haklı olarak devletle olan tüm bağlarını koparmasına, kaygı ve tereddütle yaklaşmasına neden olmuştur. Yaşanan toplumsal travmanın bununla bağı vardır.
Devletle kerhen de olsa birlikte yaşayabilmek ancak ortaya çıkan bu durumun giderilmesiyle gerçekleşebilir. Devlet uyguladığı bu göçertme politikalarına son vermek kadar, bu politikaların uygulanmasına maruz kalan insanların zararlarını tazmin ederek bunu sağlayabilir. Köyü yakılıp-yıkılan, tarlasına-toprağına, malına-mülküne el konulan insanlara bu varlıkları geri verilmek, zararları giderilmek durumundadır. Bunlar devlet cephesinden yapılması gerekenlerdir. Daha da önemlisi binbir sebeple köye geri dönüşlerin önündeki engellerin kaldırılması kesinkes gereklidir, dahası zorunludur. Bu olmadan gerçek anlamda bir demokratikleşmeden, toplumun devletle barışmasından bahsedilemez.
Kuşkusuz köye dönüşleri sadece devlet bağlantılı bir olay olarak ele alamayız. Devletin yaklaşımlarının halkın geliştirdiği mücadele ile doğru orantılı olduğu kesindir. Herşeyin devletten beklenmesi bir yana, devletten bir şey bile beklenmemesi gerektiğinin bilincinde olarak hareket edilmelidir. Önderliğimiz demokratik özerklik mücadelesini yürüten bizlerin devletten beklenti içinde olmamaları, felsefemiz ve özgürlükçü paradigmamız temelinde mücadeleyi geliştirmemiz gerektiğini avukatlarıyla, heyetle yaptığı görüşmelerinde defalarca dile getirmiştir. Önderliğimiz devletin demokratik gelişmeye duyarlı olmasını beklemekten başka, kendisinden bir beklentinin olmaması gerektiğini belirtmiştir. Doğru olan da budur.Sömürgeci zihniyete sahip, toplumu eritmeyi, hatta başaramamış olsa da, halkımızı yok etmeyi amaçlayan, köyleri yakıp-yıkarak boşaltan bir devletten daha farklı bir beklenti içinde olmak, mevcudun sürgit devam etmesinden başka bir anlama gelmeyecektir. Yukarıda dile getirdiğimiz mallarına-mülklerine el konularak zarara uğratılan insanların zararlarının devlet tarafından tazmin edilmesi yaklaşımımız, devletle mücadele etmek anlamına gelmek kadar, hukuksal bir durum olup bir beklenti çerçevesinde değildir.
Devletle yeniden buluşmadan kast ettiğimiz ise, kapitalist modernist sistemle, ulus-devletçi anlayış ve yapılanmasıyla uzlaşma ve buluşma değildir. Demokratik ulus inşası, toplumun demokratikleştirilmesi amacına sahip olup, ulus-devletçi paradigmayla sonuna kadar mücadele içinde olan bir felsefe ve ideolojik anlayışa, paradigmaya sahiptir. Demokratik ulusun ulus-devletçi anlayışla mücedelesinin demokratik esaslar çerçevesinde ve kendi kulvarında yürümesi gerektiğini bir kez daha vurgulayabiliriz. Devlet demokrasiye, ulus-devlet demokratik uluslaşmaya duyarlı yaklaştığı müddetçe, demokrasi de devlete, demokratik ulus inşası da ulus-devletin varlığına karşı duyarlı davranacaktır.
Hiçbir gerekçe bir toplumun yerinden yurdundan kopartılarak göçertilmesinin, mecburi iskana tabi tutulmasının izahı olamaz. Eğer ki bir toplum isyana kalkışmışsa, bu o toplumun ağırlaşan sorunlarından ve iktidarın sorunları çözmeye yaklaşmayan tutumlarından kaynaklanmış demektir. Demokratik ortam ve koşulların olduğu, toplumun tüm haklarını kullanabildiği bir ortamda ne bir isyanne bir bastırma ve buna bağlı olarak ne de bir göçertmenin yaşanması gerçekleşir. Eğer ki Kürt halkı büyük bir isyana kalkmış, büyük bir direniş sergilemiş ise, bunun temel nedeninin devletin uyguladığı soykırımcı politikalar olduğu kesindir. Gelinen aşamada demokratik ulus inşasının ve ortak vatanda, eşitçe birlikte yaşamanın imkanları oluşmuş durumdadır. Henüz müzakereye evrilmemiş olsa da, devletin Önderliğimizle yürüttüğü görüşmeler bu değerlendirmeleri yapmamıza imkan sunmak kadar, köylere yeniden dönüşün gerçekleştirilmesi gerektiğini de gündemleştirmektedir.
Devletin köylere geri dönüşe çok sıcak yaklaşmadığı, hatta dönüş yönlü girişimleri engellemek için belli bir yaklaşım ve çaba içerisinde olduğu da, MİT’in kamuoyuya yansıyan belgesiyle açığa çıkmış durumdadır. Devlet böyle yaklaşsa da, demokratik ulus temelli mücadelenin, devletten bir beklenti içerisinde olmadan, demokratik ulus inşasının perspektifleri temeline hareket etmesi ve bu temelde köylere dönüş ve yeniden inşayı gerçekleştirmesi gerekmektedir. Bu mücadeleyi hukuksal bir temelde yürütmek kadar, bununla yetinmeyen, kendisini bununla sınırlamayan bir yaklaşımla hareket etmek, köylerinden zorla göçertilen insanların kendi köylerine dönmeleri, köylerini yeniden inşa etmeleri, sadece ellerinden alınan topraklarını yeniden kendi ellerine almaları değildir, bu aynı zamanda en temel yurtseverlik görevlerinden birinin gerçekleştirilmesidir de.
Devletin köylere geri dönüşler karşısındaki yaklaşımının fazla olumlu olmadığı, olmayacağı açık. Mevcut durumu korumak isteyeceği de kesindir. MİT belgesi de bunu göstermektedir. Bu konunun devletle yürütülecek olan müzakerelerin önemli konu başlıklarından biri olacağı da kesindir. Konunun öneminden dolayı bu böyledir. Demokratik ulus inşasını gerçekleştirmenin yolu, köylere geri dönüş ve demokratik temelde yeniden inşa etmekten geçmektedir. Demokratik yaklaşımlar çerçevesinde bu dönüşler gerçekleşmeden, aşağıdan yukarıya doğru komün, meclis, kısacası demokratik kurum ve yapıları gerçekleşmeden, ortaklaşma temelinde yaşanacak olan demokratik uluslaşmanın gerçekleşip pratikleşmesi mümkün olmayacaktır. Bu köye dönüşlerin önemini de gösteriyor, devletin neden buna pek sıcak yaklaşmadığını, karşı durduğunu da!
Köye dönüşlerin anlamını, köyü boşaltmanın amaç ve anlamıyla birlikte değerlendirmek gerekir. Yukarıda bu amacın neler olduğuna kısaca değindik. Özgürlük Hareketi’nin gelişimini durdurmak, hareketi tasfiye etmek her ne kadar tarihimizin yakın dönemiyle bağlantılı olsa ve bununla birlikte ele alınsa da, geçmiş uygulamalar da dikkate alındığında, bu politikanın daha kapsamlı ve derinlikli bir yaklaşım temelinde ele alındığı görülür. Soykırımı gerçekleştirme temel amaç olarak değerlendirilebilir ki, bu doğrudur. Bu amaca ulaşabilmenin yolu olarak datoprağı, vatanı, ülkeyi değersizleştirme anlayışı yatmaktadır. Toprağı, vatanı, ülkeyi değersiz gören birinin, onun uğrunda mücadele etmeyeceği, yurtseverlik duygularını tamamen yitireceği, dolayısıyla da devletin gösterdiğinin dışında bir yaşam ve yaklaşıma sahip olamayacağı bilinerek bu politika geliştirilmiştir.Gerillaya karşı bir taktik olarak uygulanması bu yaklaşımdan sonradır.  
Toprağa bağlılık, toprağa kök salmak, ondan beslenmek, varlığını sürdürmenin olmazsa olmazlarındandır. Toprakla bağı kopartılan bir bitki olsun, insan olsun, yaşamla bağı kopartılmış demektir. Mitolojideki Herkül ile Anteüs arasındaki mücadele ve sonuçları toprakla bağın önemini gösterir. Hikaye, Anteüs’ün gücü ve yenilmezliği üzerinedir. Anteüs hiçbir yarışmada ve mücadelede kimse tarafından yenilmemiştir. Onun gücünü aldığı yer topraktır ve aynı zamanda en zayıf yanını da bu oluşturmaktadır. Toprakla bağı kopartılmadığı müddetçe Anteüs’ü alt etmek mümkün değildir, toprakla bağı kopartıldığı anda da, en güçsüz biri tarafından da alt edilebilir. Bunu fark eden Herkül Anteüs’ü yakalayıp havaya kaldırarak toprakla bağını keserek havada öldürür.
Toprak sadece ekip-biçtiğimiz toprak değildir; toprak ülkedir, vatandır, insanı vareden tüm bir tarihsel ve toplumsal geçmiştir. Dolayısıyla topraktan kopartılmak, tüm bir tarihsel ve toplumsal geçmişten kopartılmak, öz suyu kesilmek, yaşamla bağı kopartılmış olmak anlamındadır. Toprakla bağı kopartılan bir ağaç nasıl ki, kurumaya bırakılmış oluyor ve yaşam emareleri ortadan kalkıyor ise, köyünden, ata topraklarından, vatanından, kültürel ortamından, yaşayış tarzından kopartılan insan da aynı biçimde korumaya terk edilmiş ağaç gibidir.
Köylerin yakılıp-yıkılma temelinde zorla boşaltılması, ağacın topraktan zorla çıkarılmasından farksızdır ve amaç tam da bu olmuştur. Köye dönüşün esasını da yine bu oluşturmaktadır; vatanından, ülkesinden, kökünden, geçmişinden vb. kopartılan insanın yeniden kendi kökleriyle buluşmasını amaçlamaktadır. Başka türlü sağlıklı bir toplumdan, sağlıklı bir insandan bahsetmek mümkün değildir ve olamaz da.
Kısaca; köylere dönüş, sadece köylere dönüş değildir, bundan çok daha fazla şeydir. Daha açıkçası, demokratik ulus inşasının örülmeye başlandığı yerdir. Önemi de buradan ileri gelmektedir. Bundan dolayıdır ki, Önderlik köye dönüşü tüm büyük zulüm merkezlerinden kaçışlar gibi, adeta kapitalist moderniteden kaçış olarak değerlendirmektedir. Önderliğin aşağıya aldığımız bu konudaki değerlendirmesi, yaklaşımın ne olması gerektiğinin çerçevesini vermektedir.
“Mesela ben olsaydım, kendi köyüme, Cudi Dağına, Cilo Dağı eteklerine, Van Gölü çevresine, Ağrı, Munzur ve Bingöl dağlarına, Fırat, Dicle ve Zap kıyılarına, Urfa, Muş ve Iğdır ovalarına kadar yolum nereye düşerse düşsün, her yerde sanki korkunç tufandan çıkan Nuh’un gemisinden inmiş gibi davranır, İbrahim’in Nemrutlardan, Musa’nın Firavunlardan, İsa’nın Roma İmparatorlarından, Muhammed’in cehaletten kaçması misali kapitalist moderniteden kaçar, Zerdüşt’ün ziraat tutkusuna ve hayvan dostluğuna (ilk vejetaryen) dayanır, bu tarihsel kişiliklerden ve toplum gerçeklerinden ilham alarak İŞLERİME koyulurdum. İşlerimin sayısı düşünülemeyecek kadar çok olurdu. Hemen köy komüncülüğünden işe başlayabilirdim. İdeale yakın bir köy veya köyler komünü oluşturmak ne kadar coşkulu, özgürleştirici ve sağlıklı bir iş olurdu! Bir mahalle veya kent komünü, konseyi oluşturmak ve çalıştırmak ne kadar yaratıcı ve özgürleştirici olurdu! Kentte bir akademi, bir kooperatif, bir fabrika komünü oluşturmak nelere yol açmazdı ki! Halkın genel demokrasi kongrelerini, meclislerini oluşturmak, bu kurumlarda söz söylemek, iş yürütmek ne kadar kıvanç ve onur verici olurdu! Görülüyor ki, özlemlerin ve umutların sınırı olmadığı gibi, gerçekleştirilmesi için bireyin kendisinden başka önünde ciddi bir engel de yoktur. Yeter ki biraz toplumsal namus, biraz da aşk ve akıl olsun!”
Kuşkusuz ki Kürtler sadece köylerde yaşamamakta ve yaşamayacaktır. Kürtler şehirlerde de yaşamış ve yaşamaktadır. Köy’e bu kadar vurgu yapmamızın nedeni, Kürtlerin gerçek anlamda bir köylü halk oluşudur. Tüm soykırımcı politikalara, bu doğrultuda gerçekleştirilen göçertme politikalarına karşın Kürtler hâlâ önemli ölçüde köyü yaşam mekânı olarak ele almaktadır. Yanı sıra Kürtlerin ana ve atalarının insanlığa en büyük katkıları olan neolitiğin mekânı köylerdir. Kürt toplumunun mayasını oluşturan yaşam tarzının, bu kapsamda gelişen her türden buluşun mekânı köylerdir. Şehirde gelişen uygarlığın, neolitiğin dolayısıyla da doğal toplumun en örgütlü biçimde yaşandığı köye saldırısı,bu anlamda boşuna değildir. Merkezi uygarlığın gelişim süreçlerinden günümüze kadar şehir ile köy iki ayrı dünyayı temsil etmiş ve aralarındaki mücadele ideolojik bir mücadele olmuştur. Her ikisinin yaşamı, değer yargıları çok farklı olmuştur. O nedenle ilk köylerin coğrafyası Kürdistan’ın hâlâ köy ağırlıklı bir ülke olması ve Kürtlerin de hâlâ köylü bir halk olması doğaldır.
Şimdi Kürtler kendi olarak, kendi kalarak yaşamak istiyor. Bunun için çok büyük bir mücadele vermek zorunda kaldı Kürtler. Henüz tümden boşa çıkarılmış olmasa da haklarında verilen soykırım kararına karşı tutunabilmek, var kalabilmek çok büyük bedellerle gerçekleşebildi. Verilen görkemli mücadelenin sonucu Kürt kimliğinin sömürgeciliğe kabul ettirilmesi ve özgür yaşam talepli bir halkın yeniden ortaya çıkışı oldu. Şimdilerde Kürtlerin temel gündemi olan ‘demokratik kurtuluş ve özgür yaşamı inşa süreci’ söylemi tam da bu anlama geliyor. Buna en genel anlamda ‘demokratik ulusun inşası’ deniyor. Bu inşanın zorunlu ve ondan doğan ‘gönüllü’ göçlerle gidilen ellerde olmayacağı, olsa da bunun ruhunun eksik kalacağı açık. Dolayısıyla bahsedilen özgür yaşamın inşası ancak özgür anavatan topraklarında gerçekleşebilir. Bu nedenle en öncelikli iş Kürdistan’dan uzak düşmüş insanların tekrardan anavatanla buluşmalarını sağlamaktır.
Henüz varlığını garantiye alamamış bir Kürdistan’a dönüşün yarattığı psikolojik bariyerler ve kapitalist modernitenin zirveye taşırdığı şehir kültürünün hegemonyası aşılması gereken öncelikli engellerdir. Bunun da genel doğruların ifade edilmesiyle aşılamayacağı, bunun için daha kapsamlı ve stratejik bir çalışmanın yürütülmesi gerektiği açıktır.
Dönüş talebinin oluşturulmasına paralel olarak yapılacak olan en temel çalışma bu yaşam alanlarını yeniden oluşturmaktır. Kuşkusuz bu yeniden inşa eskinin bir tekrarı olmayacaktır. Eskiden doğal olarak yaşananı günümüzde daha bilinçli bir şekilde ve daha da yetkinleştirerek inşa etmek temel yaklaşım olacaktır. Yürüttüğü mücadeleyi demokrasi, özgürlük, eşitlik ve kendi olarak kalmak için veren Kürtler, gelinen aşamada bunun devletçi, iktidarcı, cinsiyetçi bir zihniyet ve yapılanmayla olmayacağını çok iyi bilmektedirler. Zihinsel ve bedensel inşalarını hiyerarşik-devletçi sistemin anlam ve yapılarından uzak, toplumsal doğaya uygun bir şekilde yapmak, yürüttükleri mücadelenin en büyük kazanımı olmuştur. Demokratik ulus olmanın bir gereği olarak yaşamın tüm alanlarında toplumsal doğaya uygun ahlaki ve politik duruş, öz yönetim gerçekliği Kürtleri hiyerarşik devletçi sistemin dışına çıkaracak yegane yoldur ve bu yol da evrensele açılmaktadır. Yapacakları inşa ile tıpkı neolitik dönemde yaptıkları gibi bir kez daha insanlık için de yapacak ve ‘Kürdistani olan evrenseldir’ tespitini yeniden ete kemiğe büründüreceklerdir. 

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.