BİR SOYKIRIM POLİTİKASI: GÖÇERTME

04 Kasım 2014 Salı

Kürdistan toplumu için göç, göçertilme soykırımla eş anlamlıdır.

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi
Toplumsallık esas olarak toprağa yerleşme ile gelişip serpilmiş, olgunluk dönemini yaşamıştır. Yerleşik yaşamdan önce de toplumsallık vardır. Konar-göçerlik tarzındaki yaşamın yıllarca süren kültürel birikimleri üzerinde insan grupları yerleşik yaşama geçmeyle, varlığını sürdürecek düzeyde maddi ve manevi üretimi başarmış bulunmaktaydılar. Yiyecek, güvenli yer ve barınak aramanın kültür ve yaşam biçimi ile konar-göçerlik ve daha sonrasında gelişen yerleşik köy yaşamının kültür ve yaşam biçimi, doğadan geçinmeyi, doğa ile uyumlu ve doğayı kendi koşulları içinde yeniden üreten bir düzeye gelmesine sağlamıştır. Toplumun doğa ile kurduğu bu simbiyotik ilişki, öncelikle doğayı gözlemleme ve doğadan öğrenme biçiminde olmuştur.
İnsanın, dolayısıyla toplumun ilk yerleşim mekanları da yaşamaya elverişli iklim, su, tarım için verimli ve bereketli toprak ve evcilleştirilen hayvanları için meraların olduğu yerlerdir. Göçebe, konar-göçerlikten yerleşik köy yaşamı toplumun maddi ve manevi kültüründe büyük değişimlere, devrimlere yol açmıştır. Zihniyet, din, manevi alan kadar üretim araçları, yerleşik yaşamın hayvan beslemeye daha uygun imkanlar sunması, nüfus artışı, tarım bitkilerinin evcilleştirilmesi ve bu konuda artan tecrübeler toplumun yerleştiği toprak ile birlikte var olması demektir. Tarım ve hayvan besleme belli düzeylerde daha önce de olsa yerleşik köy yaşamına başlayan insan için yaşamın ayrılmaz esası, hatta yaşamın kendisiydi. Çünkü onlarsız yaşam imkansızdı.
Yaşamın sürdürülmesininimkansızlığını, doğada meydana gelen ve ancak insan ya da toplumdan kaynaklanmayan değişikliklerin yaşandığı durumlardan anlamak mümkündür. Nehir ya da göllerin kuruması, ormanların değişen iklim koşullarından dolayı toprakların çoraklaşması ya da genel olarak değişen iklim özelliklerinden dolayı toprakların yerleşen topluluklar için yaşanamaz hale gelmesi, çölleşmeyle göçlerin yaşandığını belirtmek mümkündür. İnsanlar daha verimli, yaşamlarını idame ettirebilecekleri yeni yaşam ve yerleşme alanlarına doğru göç etmişlerdir. Bu durumun da sık yaşanmadığını belirtmek gerekiyor.Orta-Asya’nın böyle bir durumu yaşadığı, burada yaşayan toplulukların başka bölgelere göçettiği bilinmektedir. Yine Afrika’nın çölleşen bölümünün eskiden yaşama daha elverişli olduğu, Sahra çölünün sonradan oluştuğu bilinmektedir.
Yerleşik yaşama uygun olan coğrafyalar, özellikle nehir yataklarına ve su kaynaklarına yakın yerler öncelikli yerleşim yerleri olarak gelişti. Bu yönüyle buralara çeşitli yerlerden, yerleşime uygun olmayan yerlerden de göçler yaşanmıştır. Neolitik kültür esasta bu yerleşimler, köy ve tarım kültürü şeklinde toplumsallığı olgun düzeyine çıkarırken, neolitik kültürün yayılması da nüfus hareketi şeklinde değil de kültürel yayılma biçiminde olması mevcut kültürel düzeyin gelişkinliğini göstermektedir.Önderliğimiz, “MÖ. 6000-4000 yılları arasında tarım-köy toplumu en yaratıcı dönemini yaşamaktadır. MÖ. 5000’lerden itibaren her tarafa kendini ihraç etmektedir. Çok az göç vardır, çoklukla kültürel ihraç söz konusudur.’’(1) belirlemesinde bulunmaktadır.
Dolayısıyla kabilelerin neolitik kültür alanlarından göç etmeleri nadir yaşanan bir durum iken özellikle Semitik grupların bu alanlara yoğunca göç etmeleri de daha verimli yaşam alanları aramaları sebebiyle anlaşılır bir durumdur. Göçebe kabilelerin yerleşik yaşam alanlarına göç etmesi ya da doğal olaylardan kaynaklanan göçler ile iktidar ve merkezi uygarlıkların kendilerini büyütmek, sistemleştirmek için bilinçli bir strateji olarak uyguladıkları göç arasında nitelik farkları vardır. İlki toplumsal sorunlara yol açsa da esas olarak yaşamsal alanlara kayan nüfusu ifade etmekte ve yine toplumun varlığını sürdürmesi ve toplumsallığını geliştirmesidir. İkincisinde ise iktidarın ilk ve nüve halinden başlayarak en gelişmiş, sistemleşmiş biçimine varana kadar her düzeyde uyguladığı ve toplum üzerinde tahakküm kurma yönteminin kendisi olmaktadır. Bu konuda bilinen en eski örneklerden biri Tevrat’ta geçen Babil sürgünüdür. Asur kralı Nabukadnezar Kenan ülkesini işgal ettikten sonra Yahudi kabilelerini Babil’e sürgün eder.

Toplumu Homojenleştirme ve Göç
Merkezi uygarlık toplum üzerinde iktidarını derinleştirmek ve kalıcılaştırmak için göçü daimi bir yöntem olarak uygulamıştır. Yerine ve zamanına göre iktidar güçleri, kendi iktidarları için tehlikeli gördükleri toplumu, yine en çok da denetimi altına alamadıkları toplumsal kesimlere karşı katliamların yanında en sık uyguladıkları yöntem göç olmaktadır. Göç, her ne kadar fiziki katliam değilse de, bir toplumsal kırımdır.
Merkezi uygarlık tecrübelerinden de yararlanarak, uygarlığın son ve en krizli biçimi olan kapitalist modernitenin; ideolojik olarak geliştirdiği milliyetçilik ve ulus devlet biçimiyle homojen ve tek tip toplum yaratmaya çalışırken, endüstriyalizm ile de toplumun ucuz emek ve işgücü zihniyetiyle ele alma, (dağıtma), bu amaçla iç ve dış göç ile toplumu parçalayarak dağıtma yoluna giderek, toplum üzerinde mutlak iktidarını geliştirmeye çalışmaktadır.Kapitalist modernite endüstriyalizmin bir gereği olarak toplumsal bağlarını çözdüğü ve yaşadıkları mekânlardan, toplumu binyılların eko-sisteminden kopararak büyük kentlerin çeperlerinde ucuz işgücü, ahlaki bozulma ve yoksulluk içinde tutarak kendine mecbur etmektedir.
20. yy’ın ilk çeyreğinde kurulan Türk devleti de ulus devlet yapılanmasına uygun olarak resmi sınırları içerisindeki tüm toplumsal kesimlere karşı bu politikaları uygulamıştır. İktidarını geliştirdikçe bu politikaları daha güçlü uygulamış ve esas olarak yine iktidarlarının güçlenmesini ve kalıcılaşmasını da devletin zor araçlarından da yararlanarak da kullanarak bu politikalarda görmüştür. Ulus devletin toplumu homojenleştirmesinin, tek tip ve tek renge dönüştürmesinin ideolojik esasının oluşturan milliyetçilik oluşturmuştur. Toplumsal değerlerin ve doğanın gaspı ve sömürüsü üzerinde şekillenen iktidarı, dinsel açıdan,iktidarcı ve resmi din yorumu ile değişik ve farklı dinsel ve inanç kesimlerine, etnik ve kültürel yönüyle de dayandığı hakim etnik öğenin dışındaki yapılara karşı asimilasyon, siyasal ve sosyal baskı, ekonomiden koparmayla cendereye almıştır. Tutumuna yönelmiş, böylece toplumsal değerlerin ve doğanın gaspı ve sömürüsü üzerinde şekillenen iktidarını daha güçlü kılmıştır.
Kürdistan’da Türk devletinin kuruluşundan itibaren Kürt toplumuna karşı uyguladığı politikalar ise daima bundan daha fazlası olmuştur. Çünkü Kürdistan katmerli bir sömürgeydi. Bunun için de fazladan ve daha özel, daha derin politikaların uygulanması gerekiyordu.
1.Dünya savaşından sonra dağılan Osmanlı İmparatorluğundan geriye kalan topraklar üzerinde, imparatorluğun daha önce hakimiyetinde olan bölgelerinden de yoğunca göçlerle oluşmuş ve zengin bir kültürel çeşitlilik ve farklılıklar üzerine kurulan Türk devleti, tarihsel olarak oluşmuş bu zengin kültürel yapılarla sürekli bir savaş halinde olmuş, ırkçılık düzeyine varan milliyetçi politikalarıyla bu farklılığı ve çeşitliliği bir potada eriterek homojenleştirmeye çalışmıştır. Daha 1. Dünya savaşı yıllarında Ermeni halkına karşı fiziki soykırımı uygulamış, geriye kalan kesime karşı da tehcir politikası uygulayarak çöllere sürmüştür. Yine Türk devletinin kuruluşunun hemen arifesinde Yunanistan ile ‘nüfus mübadelesi’ adı altında insanlar binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan, tanımadıkları, bilmedikleri yabancı diyarlara sürülmüşlerdir.
Bütün bu politikalar ulus devlet zihniyeti ve onun milliyetçi-ırkçı karakterinin bir sonucudur. Ulus devlet ve zihniyeti; milliyetçilik, dincilik, endüstriyalizm esasta bölge kültürünün binlerce yılda oluşmuş çeşitliliğine, farklılığına ve içiçeliğine zıt bir durum olmasına karşın, batının bölgeye enjekte etmeye çalıştığı zihniyetinin bir sonucu olarak oluşturduğu ulus devletlerin eliyle bu politikaların uygulanmasından tüm toplumlar ve toplumsal kesimler paylarına düşeni aldı. Önder Apobu durumu “Kaldı ki, kendilerini ulus-devlet olarak inşa eden hâkim Arap, Fars ve Türk kökenli iktidarların kendi öz toplumsal kültürleri üzerinde de birer soykırım makinesi gibi işlev gördükleri daha da karanlıkta bırakılmış gerçeklikler konumundadır.’’(2) Ulus devletin kendini sisteme kavuşturmasının yarattığı sonuçlar tüm toplumsal kesimleri, bu arada iktidarın dayandığını iddia ettiği toplumsal kesimi de derinden etkilemektedir.

Kürdistan’da Göçertme
Kürdistan’da ise durum daha farklıdır. Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesi ve her parça üzerinde ayrı ayrı ulus devletlerin sürdürdüğü inkar, asimilasyon, göçertme, yerine ve zamana göre fiziki soykırım ile toplum kırım süreci sürdürülmüştür. Türk devletini kuran elitin, mücadele ve kuruluş dönemindeki söylemlerinden inkar ve soykırım politikalarına yönelmesi uzun bir zamanı almadı. Esasında İttihatçı zihniyeti taşıyan kesim ve kadrolar baştan beri böyle bir niyet taşımalarına rağmen, bunun uygulanma koşulları ancak devletin kuruluşundan sonraya bırakılmasının nedenini dönemin zorlu koşulları ve bu kesimlerin bu politikaları sürdürecek devlet gibi bir zor aygıtından yoksun olmaları ve bunun yanısıra kurtuluş savaşı sürecinde Kürtlere ihtiyaç duymalarıydı. Nitekim Cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra Kürtlere yönelik politika değişikliği kısa zamanda ve yasal düzeyde kendini göstermiştir. 1925 tarihli Şeyh Said direnişini gerekçe gösterilerek Kürtlere ve Kürdistan’a yönelik inkar ve imha siyaseti resmi olarak başlamış, bu konuda daha önce niyet ve düşünce düzeyinde olan zihniyet uygulanmaya başlanmıştır. Önder APO 1925 tarihi üzerinde özellikle durmakta ve yoğun değerlendirmeler yapmaktadır. 1925 Şeyh Said isyanı için;‘’1925’teki Şeyh Sait önderlikli isyan aslında bu tarihsel ihaneti örtbas etmek için hem provoke edilmiş, hem de anlamsız yere çok acımasız ve kanlı biçimde bastırılmıştır. 1925 yılı bu anlamda sadece isyanın değil, asıl olarak komplonun, ihanetin ve soykırımın başlangıç tarihidir.’’(3) Yine; ‘’Dolayısıyla 1925 sonrasında Kürt ulus gerçekliğini soykırım sürecine alınmış bir gerçeklik olarak değerlendirmek gerçekçi bir yaklaşımdır. Kürdistan’ın sömürge bir ülke olduğu tezi bu noktada yetersizdir. Elbette sömürgeciliğin tüm boyutları uygulanmaktadır, ama sömürgeciliği aşan ve Kürt varlığını silmeyi amaçlayan bir uygulama da söz konusudur. Kaldı ki, bunun adı da soykırımdır.’’(4) demektedir. Bunun için Kürdistan’da Türk devletinin uyguladığı politikaları ulus devlet zihniyeti ile açıklamak yetersiz kaldığı gibi, Önderliğin belirttiği üzere sömürge ülke tezi bile bu konuda yetersiz kalmaktadır. Çünkü uygulanan politikalar bir sömürgeyi yönetmek ve ondan maddi zenginlik devşirmek değil, fakat bunu da içine alan ama esasta bir halkın varlığını ortadan kaldırmaya yönelmiş sistemli, planlı ve kararlı politikaların uygulandığı bir soykırımdır. Dolayısıyla Kürdistan’ı insansızlaştırma ve göçertme politikalarını bir soykırım politikası olarak görmek ve ele almak gerekiyor.
Kürdistan’ın insansızlaştırılmasını ele alırken her bir politikanın bilinçlice seçildiğini ve her uygulamanın da özenle uygulandığını bilmekte fayda vardır. Bu yönüyle 1925 yılı bir dönemin başlangıcıdır. Bu amaçla Türk Devletinin ilk uygulaması yine 1925 yılında çıkardığı Şark Islahat Planıdır. Yine aynı yıl çıkarılan Takrir-i Sükun kanunudur. ‘Susturma Sistemi’ ya da ‘Susturma Rejimi’ adından da anlaşılacağı gibi toplum üzerinde tam ve eksiksiz bir baskı sistemi kurularak, Kürdistan toplumunun tüm direngen noktalarını kırma ve denetime alma, inkâr ve kültürel soykırım rejimine göre ‘Islah’ etmeyi amaçlamaktadır. Bunun tamamlayanı olarak da Şark İstiklal Mahkemeleri kurularak, toplum üzerinde benzeri görülmemiş bir terör uygulanmıştır. Bu şiddet ve terör rejiminin amacı toplumu asimile etmek, kendisi olmaktan çıkarmak, hâkim olan yapı içerisinde eritmektir. Ermeni halkına uyguladığı fiziki katliamı Kürtlere karşı temel bir yöntem olarak uygulamamasının nedeni, Kürtlerin ekonomik, siyasal ve örgütsel olarak zayıf durumda olmasıdır. Bu durum sömürgeci sistemin Kürtleri inkâr, baskı, göçertme, asimilasyon gibi yöntemlerle eritebileceğini, kendisi olmaktan çıkarabileceğine ve denetimine alabileceğine dair inanç beslemesine yol açıyordu.Önder Apo, bu konuda; “Özgürlük ancak varlıkla mümkün olabilir. Çağdaş Kürt ulus gerçekliğindeki özgünlük buradadır. Yine yakın tarihlerde yaşanan Ermeni ve Yahudi soykırımlarından farklı olarak (Bu soykırımlarda fiziki imha ön plandadır), Kürt soykırımında kültürel (kendilik olmaktan zihnen vazgeçiş) boyut ön plandadır. Kendilik olmaktan çıkmış bir kültür grubu, ister fiziki ister zihni olarak gerçekleşmiş olsun, soykırımdan geçmiş veya soykırımı gerçekleştirilmiş demektir. Kürtlerin dört parçaya bölünüşü ve her parça üzerinde varlığına yönelik değişik tasfiye uygulamaları nedeniyle süreç (soykırım) farklı işlemiş, her parça değişik düzeyde soykırımdan nasibini almıştır. Kürtlerin tabi tutulduğu soykırımın karakterinden ötürü bu süreç halen devam etmektedir. Bu yönüyle işgal, sömürgecilik, asimilasyon ve soy tükenişiyle karşı karşıya olan Kürt gerçekliği böylesi bir süreç kapsamında değerlendirilmelidir: Ulusal kimlik olmaktan çıkarılmaya çalışılan bir gerçeklik!”(5)demektedir.
Kürdistan’da uygulanan göçertme politikaları fiziki göçertme ve zihinsel ve ruhsal göçertme ve bunun neticesinde asimilasyon, köklerinden koparma, kendisi olmaktan çıkma ya da vazgeçme şeklinde gelişim göstermiştir. Çünkü fiziki olarak Kürdistan’da olup da kendisi olmaktan çıkmış, sömürgeciliğin gönüllü siyasal, sosyal, ekonomik ve askeri ajanı haline gelmiş bir işbirlikçi kesimin mevcudiyeti vardır ve sömürgecilik esas olarak da bu kesim üzerinden politikalarını hayata geçirmektedir. Kültürel, zihinsel ve ruhsal olarak Kürdistan’dan ayrıldıktan sonra fiziki varlığın olmasının bir anlamı olmamakta, hatta yabancı gücün, sömürgecinin soykırımcı politikalarının aleti olmaktan başka bir işlevi olmamaktadır.
Bu amaçla Türk Devletinin uyguladığı politika ve yöntemler; asimilasyon, göçertme, ekonomiden düşürme, başta askeri olmak üzere her çeşit zora başvurma, toplumsal farklılığı ve çeşitliliği birbirine karşı kullanma, yine tüm bu amaçlarla etkin psikolojik harekâtlar ile devletin tüm organlarının etkin katılımı ile gerçekleştirilen saldırılar bir siyasal program özelliğindedir. Amaç Kürdistan toplumunu kendisi olmaktan çıkarmak ise bunu tek dar bir politika, dar bir planlama ile gerçekleştiremeyeceğinin bilincindedir. Birbirini tamamlayan politikaların daha etkin sonuçlar ortaya çıkaracağı ortadadır. Bu politikalar içinde göç ve göçertmenin ise ayrı bir önemi ve anlamı vardır.

Kültürel Soykırımın Uygulanması
Ülkeden ve topraktan, kendi toplumsal yapısından ayrılan bireylerin ve ailelerin sistemin bu soykırımcı siyasal programı tarafından bir örümcek ağı ile sarılacağı ve bu kesimlerin toplumsallıklarından ayrı kopmuş olmalarından kaynaklı olarak güçsüz, örgütsüz olacağını bilerek, sistemin bu soykırımcı siyasal programı tarafından bir örümcek ağı ile sarılacağı aşikardır. Bu yönüyle devletin kuruluşundan günümüze kadar ve günümüzde de halen etkin olarak ve bilinçli bir şekilde Kürdistan insansızlaştırılmaya, Kürtler göçertilmeye çalışılmıştır. Kürdistan’ı Kürtsüzleştirme Türk devletinin sistemli uyguladığı bir politikadır. Resmi yanı bazı yasalarla ifadelendirilmişse de, gizli ve görünmeyen, sinsi ve bir o kadar da kirli politikaları günümüzde daha çok öne çıkmaktadır. Bunları da ancak sonuçları ortaya çıkığında fark etmek mümkün olmaktadır.
Yeni kurulan Türk ulus devletinin Kürdistan’ı ve Kürt toplumsallığını inkar, asimilasyon, soykırımcı yönelimlerinin bir sonucu olarak açığa çıkan göçertme siyaseti, devletin kurulduğu ve kurumsallaşmaya çalıştığı dönem boyunca fiziki katliamlarla birlikte ve iç içe yürütüldü. Ulus devletin Kürt toplumsallığını görmek istemeyen, tektipleştirici, homojenleştirici ve merkezileştirici yapısı Kürt toplumunda direnişle karşılaşmıştır. 1925 Şeyh Said isyanı ile başlayan ve Kuzey Kürdistan’da 1938 Dersim direnişinin yenilgisi ve katliamıyla sonuçlanan bu dönemde, isyan ve direnişler sonrası yaşanan yenilgiler katliamlarla tamamlanmak istenmiştir. Katliamlardan kurtulanların önemli bir bölümü ise Kürdistan dışına parçalı olarak sürgün edilerek kendi iktidarını ve otoritesini bu şekilde sağlama almak Türk devletinin temel politikalarından biri olmuştur.
Burada üzerinde durulması gereken bir nokta ise, Direniş sonrası tüm sürgünlerin istisnasız Kürdistan dışına yapılmasıdır. Üzerinde durulması gereken bir nokta olmaktadır. Bu yolla direnişin olduğu Kürdistan bölgeleri insansızlaştırılmakta, bir daha direnişin gerçekleşme ihtimalini göz önünde bulundurarak, toplumsal hafıza silinmektedir. Göçertilenlerin iler gelenlerinden bazılar, kimi zorluklar yaşatıldıktan sonra, devlet olanaklarından yararlandırılarak hatta önemli memuriyetler verilerek emniyet supabı olarak kullanılırken; göçertilenlerin önemli bir kısmı gittikleri yerlerde açlık, yoksulluk, evsizlik, hastalık vb nedenlerle ciddi sorunlarla yüzyüze bırakılarak ölüme terk edilmektedir. Ya da daha kolay ve rahat asimile etmek için birer-ikişer aile olarak Anadolu’nun en ücra yerlerine sürülmektedir. Birbirleriyle her türlü bağ kurma yolları kapatılmaktadır. Aynı aşiretten ya da köy veya aileden bireyler birbirlerinin yerini bile öğrenememektedir. Sürüldükleri yerlerde toplum örgütlendirilerek göçertilenler üzerinde ekonomik, sosyal, psikolojik, siyasal baskı kurularak iradelerini kırma ve teslim alma yoluna gitmişlerdir. Özellikle Dersim direnişi sonrası yaşanılanlara ilişkin ortaya çıkan çok sınırlı belgeler incelendiğinde bile bu konuda insanı dehşet içinde bırakan yöntemlerin uygulandığı görülecektir. Direniş sonrasında bir yandan aileleri katledilen çocuklar, özellikle de küçük kız çocuklarını kimsesizler yurduna ya da belirledikleri ailelerin yanına verirken, diğer yandan da açılan yatılı okullarda Kürt çocukları asimile edilerek kendi toplumsal gerçeğinden koparılmaya çalışılmıştır. Sömürgeciliğin tüm okullarının biricik amacı devşirmedir, asimilasyondur. Fakat özellikle yatılı okullar özel olarak devletin Kürdistan’a yönelik asimilasyon, ülkeden ve toplumdan bireyleri koparma amacıyla hazırlanmış bir program olma özelliğini taşımaktadır. Dersim ile başlayan bu durum zaman içinde tüm Kürdistan’a yaydırılarak genelleştirilmiştir.
Kültürel, ekonomik ve siyasal olarak kontrol sağlama gücünü kendinde bulamayan, toplumun yapısını olduğu gibi kabul etmeyi de ulus devlet yapısına ve zihniyetine uygun bulmayan sömürgeciliğin bu dönem politikalarının esasını askeri zor ile otoritesini kabul ettirmek biçiminde olmuştur. Sistemin Kürdistan’daki askeri zoru bu anlamda her dönemde olmuştur. Fakat bu dönemin ayırıcı farkı, asimilasyon, ekonomik yöntemler vb politikaları uygulayacak güç ve imkanlara sahip değildi. Sonraki dönemlerde, özellikle kurumlaşmasını sağladıktan sonra askeri yöntemin yanında topluma karşı görünen veya görünmeyen daha farklı yöntemler uygulamıştır.
Kürdistan’da sömürgecilik otoritesini, toplumun direniş odaklarını katlederek, geriye kalanları sürgün ederek, göçerterek, eritme, etkisizleştirme yoluna gitmiştir. Her sömürgeci güç gibi Türk sömürgeciliği de sömürgeleştirdiği Kürdistan toplumunu, medenileştirilmesi gereken vahşiler olarak görmektedir. Bununla yaptığı katliamlarına ve uyguladığı politikalarına meşruiyet kazandırmaktır. İdeolojik temelini oluşturmuştur. Bu amaçla Kürdistan’a yönelik çıkardığı yasalarında bu zihniyetini açığa vurmakta bir sakınca görmez. Öncesinde de kimi uygulamaları olan,Şark Islahat Planı ile katmerleşen bu süreç günümüze kadar bu zihniyetle sürdürülmüştür. Yedi T olarak da bilinen Te’dip(hizaya getirme), Tenkil (cezalandırma), Taqtil(katletme), Tehcir (göçertme), Temsil (asimile etme), Temdin (medenileştirme), Tasfiye (etkisizleştirme, ortadan kaldırma) uygulamaları Kürdistan’da bir program dahilinde iç içe ve birlikte uygulanmıştır. Türk ulus devletinin sömürgeci politikalarına karşı direnişin olduğu her yerde, Şeyh Said’den, Ağrı direnişinden Dersim direnişine kadar, daha küçük çaplı direnişlere varana kadar, her direniş sonrası ya da direnme ihtimali olan bölgeler, aşiretler üzerinde sürgün, göçertme yoluna gitmiştir.
Kürtlerde Göç’ün Karşılığı Kürdistan toplumu için göç, göçertilme soykırımla eş anlamlıdır. Kökenini tarım-köy devriminden alan, hem bu devrimin yaratıcısı hem de bu devrimle toplumsallığını geliştiren bir toplum olması itibariyle toplumsal kültürünün toprak ile ilişkisini, dolayısıyla köy ile var olan esaslı ilişkisini göstermektedir. Kürt toplumsal kültürü tarım ve hayvan yetiştiriciliği ekseninde oluşmuştur. Dışarıdan gelişecek saldırılara karşı savunma mekanı olarak dağları da yerleşim mekanı olarak görmüştür. Önderlik; ‘’Kürtler dağ’ı esas alan bir savunma anlayışı, tarım ve hayvancılıkla beslenme kültürü sayesinde otantik bir halk olarak günümüze kadar varlıklarını korumuşlardır ’’(6)değerlendirmesinde bulunarak Kürt toplumunun varlığını günümüze taşıyan temel öğeleri belirtmektedir. Türk devleti esas olarak Kürt toplumunu bu gerçekliğinden ayırmaya dönük politikalar uygulamıştır. Bu amaçla çıkardığı yasalar yoluyla ya da ilan edilmemiş yöntemlerle bunu gerçekleştirme yoluna gitmektedir. Özellikle Şark Islahat Planı (1925), Takriri Sükun Kanunu(1925), Bazı eşhasın şark mıntıkasından garp vilayetlerine nakline dair kanun (1927), mecburi iskan kanunu (1934) gibi yasal düzenlemelerle açık bir şekilde, yine devletin çeşitli kurumlarının günlük uygulamaları ile süreklilik ve kurumsallık kazanmış bir biçimde Kürdistan’ı boşaltma siyaseti izlenmiştir. Bu yasaların içeriği genel olarak nüfus nakli ve göçü ele almaktadır. Özel olarak da Kürt toplumuna karşı geliştirildiği kanunun içeriğinden anlaşıldığı gibi uygulama alanının Kürdistan olduğu ise uygulama sonuçlarından çıkmaktadır. Örneğin mecburi iskan kanununun 3. Maddesi ile Türkiye’ye yerleşmek maksadıyla ferdi ya da grup olarak gelmek isteyen ve Türk kültürüne bağlı meskûn kimseleri bu kanun hükümlerine göre Dâhiliye Vekilliği’nin emri ile kabul olunurlar. Bunlara ‘muhacir denir’ tespitinden sonra 7. Maddenin a bendinde Türk ırkından olup hükümetten iskân yardımı istememeyi yazı ile bildiren muhacir ve mülteciler Türkiye içinde istedikleri yerde yerleşmeye serbest bırakılırlar. 7. Maddenin b bendinde ise ‘Türk ırkından olmayanlar hükümetten yardım istemeseler bile hükümetin göstereceği yerde yurt tutmaya ve buralarda kalmaya mecburdurlar. İzinsiz başka yerlere gidenler ilk defasında yerlerine çevrilirler. Tekrarı halinde Bakanlar Kurulu kararı ile vatandaşlıkları düşürülür’ denilmektedir. İçeriğe çok daha geniş bir kapsamda olan bu yasadan alınan kısa bir bölüm bile zihniyeti yansıtması bakımından ibret vericidir. Kürtleri topraklarından etmek, vatansızlaştırmak ve dört bir tarafa göçertip asimilasyon yöntemleriyle eritmek sistemin kanunlarında da ifadesini bulduğu gibi temel amaçtı. Önderlik bu durumu ‘’Vatan toplumsal yaşamın sadece maddi üretimi ve kültürünün gerçekleştiği coğrafya değil, onun tarihi ve ruhunun oluştuğu beşiktir, evdir. Ondan yoksun kalmak (kavram ve ruh olarak), evsiz ve ruhsuz kalmaktan beterdir. Toplumu evsiz ve ruhsuz bırakan, maddi ve manevi kültürden de yoksun bırakabilir. Nitekim bu yönlü gelişmeler Şark Islahat Planı adı altında çok barbarca bir biçimde uygulamaya sokulmuştur’’(7) şeklinde değerlendirmektedir. Bu aynı zamanda Türk devletinin Kürdistan’a ve Kürt toplumuna yaklaşımının da özünü yansıtmaktadır.
Kürdistan’da direnişlerin bastırılması ve toplum üzerinde kurulan baskı ile göçertme politikaları daha sinsi, gizli ve örtülü yöntemlerle sürdürülmüştür. Direnişlerin bir daha yaşanmaması ve toplumun tümden dağıtılması için asimilasyon ve bunun için de göçertme temel bir yöntem olarak uygulanmıştır. Türk devleti özellikle Ezidi ve Alevi Kürtler üzerinde dinsel ve inançsal nedenlerle daha özel politikalar geliştirmiştir. Fırat nehri boyunca ve batısını oluşturan bölgelerden başlayarak Dersim ve Erzincan hattına kadar olan alanları ekonomik baskı ile göçertme yoluna gitmiştir. Türkiye metropol kentleri başta olmak üzere Avrupa’ya kadar göçertme politikaları izlenmiştir. Avrupa’ya işçi göndermede kendisi için tehlikeli bulduğu bu alanları öncelikle boşaltmayı amaçlamıştır. Toplum ekonomiden koparıldığı gibi, aynı zamanda ekonomi topluma yöneltilmiş bir silah olarak kullanılmıştır.
Ulus devlet ekonomik politikalarının endüstriyalizm temelinde örgütlendirilmesi hem tarımı hem de hayvancılığı zaman içinde bitirme noktasına getirmiştir. Tarımda makineleşme ve büyük, endüstriyel hayvan çiftlikleri hem tarım hem de hayvancılık alanlarında büyük şirketlerin tekel sağlamalarına neden olmuştur. Bu da pazarda da tekelciliğe neden olmuş ve küçük işletmelerin ya da basit aile tarzında ekonomik faaliyet yapan geleneksel üretimin etkisizleşmesine, dağılmasına neden olmuştur. Zaten endüstriyalizmin amacı da toplum ekonomisini dağıtmak, bununla birlikte toplumu dağıtmak ve insanları ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma getirerek köyden şehirlere göçertmektir. Böylece sanayinin geliştirildiği şehir merkezlerine yığılan insanlarla hem sanayiye ucuz işgücü ve emek temin edilmiş oluyor hem de şehirlerin cenderesinde bu toplumsal kesim asimilasyonla tarihsel kültürlerinden; ulusal yapısından, dil, dini inanç ve geleneklerinden arınması sağlanmaktadır böylece kendi modernitelerine eklemlemektedirler. Ulus devletler için köyden şehir alanlarına göçertilme bir ‘ekonomik-sosyal ve siyasal’ gelişmişlik parametresi olarak kabul edilmektedir,
Modernite ve Göçertme
TC devleti, 24 Ocak 1980 de T. Özal ile geliştirdiği neo-liberal ekonomik politikalar ile köy ve kırsal alan ekonomisini tasfiyeye yönelmiştir. Türkiye’de en son 2002 deki ekonomik krizle neo-liberalizm amacına ulaşmış, tarım ve hayvancılık aleyhine yapılan yasal düzenleme ve uygulanan ekonomik program ile köyden göçertilmeler hızlanarak amacına ulaşmıştır denilebilir. Böylece kendine, köydeki ailenin ekonomisine rahatlıkla yeten köy ekonomisi mevcut düzenleme ile tüm aileye yetmemekte, ya ailenin tamamı ya da bir bölümü şehirlere göçmek zorunda bırakılmaktadır. Kuşkusuz bu bilinçli uygulanan bir politikadır. Türkiye nüfusunun %80’den fazlasının bu yeni ekonomik politikalardan sonra şehirlerde yaşadığı yönündeki istatistikler devlet tarafından yayımlanmıştı.
Türkiye genelinde yaşanan bu durumun Kürdistan’a yansıması ise daha çok toplumsal sorunların yaşanmasına yol açmıştır. Kürdistan’da bir avuç işbirlikçi dışında kimseye ekonomik alanda kimseye yaşam hakkı tanımayan sömürgecilik, yoksul köylülüğü zaten toprak ağasının zulmü ile ‘terbiye’ etmeye çalışmaktaydı. Tarımda makineleşme ve neo-liberal ekonomik politikalar ile yoksul Kürt köylüsü şehirlere göç etmek zorunda bırakılmıştır. Kürdistan şehirlerinde sömürgecilik baştan beri bir ekonominin gelişmesine engel olduğu için Kürtler, Türkiye şehirlerine göçertilerek burada üzerinde her türlü ekonomik, sosyal, siyasal, dini ve inançsal baskı kurularak Türkleştirmeyle yüzyüze bırakmıştır. Hem köyünden hem de ülkesinden göçertilen Kürtlere karşı göçertildikleri yerlerde farklı toplumsal kesimler örgütlendirilerek, göçertilen bu kesimi Kürt toplumsal değerlerinden uzaklaştırmak için toplum mühendisliği binbir maharetle uygulanmıştır.
Köylerinden göçertilip de Kürdistan’daki şehirlerin çeperlerinde, ekonomi dışında tutulan ve her bakımdan son derece sağlıksız koşullarda yaşamaya mecbur bırakılan kesimler ise ancak mevsimlik işçi olarak ailece ya da bireyler olarak Türkiye’nin çeşitli tarımsal alanlarında ve özellikle inşaatlarda ucuz emek kaynağı olarak sömürülmekte, göçertilenler üzerinde her türlü istismar yapılmaktadır. Türkiye’nin tüm ağır ve niteliksiz işleri bu kesimlere yaptırılmaktadır. Tarım devriminin yaratıcısı olan bir toplumun fertleri olarak kendi köylerinden ve topraklarından koparılan Kürt insanı yabancısı olduğu diyarların amelisi, ırgatı ve işçisi konumuna getirilmektedir. Bunu, her mevsimlik göç dönemlerinde tarımsal alanlar için Akdeniz ve Karadeniz’e, inşaat ve diğer işler için ise büyük şehirlere göç şeklinde görmek mümkündür.
Sömürgeciliğin Kürdistan’daki göçertme politikalarının en son biçimlerinden biri de barajlar yapmadır. Bu barajların amacı enerji ve sulamadan çok, gerillanın hareket zeminini, halk zeminini zayıflatmak yani güvenlik amacını taşırken, su altında kalan köylerden dolayı göçertme politikalarının yanında çok önemli bir amacı da, tarihi sular altında bırakmak, toplumu belleksizleştirip köksüzleştirmek ve Kürdistan eko-sistemini bozmaktır. Kalan tarih ile bozulan eko-sistemdir. GAP kapsamındaki barajlar ve politikalar bunun en açık biçimde gösteren projelerdir. Onlarca köyü boşaltmanın yanında, binlerce yıllık tarihi eserler,tarih sular altında bırakılarak toplumsal hafıza dumura uğratılmıştır. Barajların yanı başındaki köyler yıllarca elektriksiz ve susuz bırakıldığı halde burada elde ettiği elektriği Türkiye’nin en batı ucuna, sanayi bölgesi Çatalca ve Çorlu’ya aktarılması sömürgeci zihniyetin işleyişini göstermektedir. Sadece Kürdistan toplumu üzerinde iktidar, talan ve imha yürütülmemekte, doğası ve doğal zenginlikleri üzerinde de aynı yöntemler uygulanmaktadır. Bunların da tümünü batıya taşırarak orada işlemeyi kendi sistemi ve iktidarının geleceği için daha güvenli, ekonomi politikaları için daha uygun görmektedir. Böylece Kürdistan’da eko-sistem parçalanmakta ve doğal yaşam alanlarının florası ve faunası büyük bir katliama uğratılmaktadır.
Türk devletinin Kürdistan’daki sömürgeciliği en son Dersim direnişinin katliamla bastırılması ve göçertmelerle Kürt toplumu üzerinde her türlü tasarrufta bulunacağı bir ortam elde etmişti. Gerçekten de Kürt toplumu ölüm sessizliğine gömülmüştü. Bu durum Önder APO’nun PKK’yi daha bir grup olarak örgütleme ve mücadeleye başlamasına kadar sürdü. PKK’nin bu politikaları sekteye uğratması 12 Eylül 1980 askeri cuntasıyla karşılık bulacaktı. Mücadelemizin ilk örgütlendiği ve etkili olduğu yerler, özellikle Kürdistan’ın Güney Batısı, Hilvan ve Siverek bölgeleri 12 Eylül cuntasıyla birlikte yoğun baskı altına alınarak, halkın göçertilmesi amaçlanmıştır. Yapılan yoğun tutuklama, işkence ve baskılardan dolayı Hilvan neredeyse boşaltılmıştır. Yine Maraş’taki Alevi-Kürt katliamı gibi provokatif saldırı ve eylemlerle mücadelenin etkili olduğu bölgelerde aynı yöntemlerle halk Avrupa’ya göçertildi. Sömürgeciliğin klasik politikası olan göçertme her direnişte olduğu gibi mücadelemize karşı da etkili bir şekilde kullanılacağının işaretlerini mücadelenin hemen başında uygulanmaya konulmuş oldu.
Mücadelemize karşı esas kapsamlı göçertme, Kürdistan’ı insansızlaştırma politikalarının uygulandığı dönem ise gerillanın mücadelesinin toplumda etkili olduğu dönemde olmuştur. Özellikle 1980’lerin sonlarından başlayarak 90’lar boyunca süren yoğun köy yakmaları ve boşaltmaları sömürgeciliğin Kürt toplumuna karşı yürüttüğü düşmanlığın hezeyan düzeyinde olduğunun da göstergesi olmuştur. Resmi söylemde Türk olmayanları ancak hizmetçiliğe layık gören bu zihniyet, karşılarında ‘hizmetçi’lerini mücadele ve savaş içinde görmeleri, bitirdik dedikleri Kürdistan toplumunun Önder APO önderliğinde, gerilla savaşıyla yeniden dirildiğinin görülmesi sömürgecilerin topyekun savaş ile tüm topluma karşı savaşı yaymasına götürdü. Tarihsel işbirlikçilik, Hamidiye alaylarında olduğu gibi tarihsel ihanet rolünü oynayıp koruculaşırken, Kürdistan’da beşbine yakın köy yakıldı, kesin bilinmemekle birlikte dört milyona yakın insan köylerinden, şehirlerinden ve ana topraklarından göçertildi. Önder APO bu dönemi ‘’1993’ün dramatik bir yıl olduğundan çokça bahsettik. Bana göre Gladionun devleti ele geçirdiği tarihtir. Sadece bir siyasi darbe ve suikast yılı değil, birçok gizli darbenin, komplonun suikast ve katliamın yılıdır. Dahası Kürdistan tarihinin en kapsamlı Kürtsüzleştirme yılıdır. Arkasına NATO ve İsrail’i alan Beyaz Türk faşizminin 1996 yılına kadar soykırım terörünü sonuna kadar kullanmaya başladığı yıldır. Soykırımın zirve yılıdır. Korkunç halk katliamlarıyla birçok ilçede (Şırnak, Cizre, Nusaybin, Lice başta olmak üzere) ve sayıları 4000’leri bulan boşaltılan köyler ve köylerdeki ölümlerle birlikte göçen hem de ellerine hiçbir şey verilmeden yollanan milyonlarca Kürdün ölüm-kalım yılıdır. Bu yılın diğer önemli bir özelliği yasal devletin tasfiye edilmesidir. Ortaya “Çete devleti” denen yeni bir tür çıkmıştı. Bunu yapanlar kendilerini, tıpkı Yunanlılara karşı Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşının benzerini hatta daha büyüğünü gerçekleştirdiklerine inandırmışlardı. Çiller’in “Anatürk”lüğü dillerde dolaşıyordu. Halbuki Kürtlük aynı topraklarda 4000 yıllık iktidar-devlet oluşumlarının asli ortağı konumundaydı. Şimdi ise tümüyle tasfiye edilmek isteniyordu.‘’(8)
Türkiye şehirlerine göçertilenlerin bir bölümü iş ve refah umuduyla tüm değerlerden kopartılarak uluslar arası insan kaçakçılarının eliyle Avrupa’ya göçertilirken bir kısmı da göç yolunda götürülme adına Akdeniz’in sularında boğdurulmuştur. Avrupa’ya ulaşanlar ise ülke ve ana topraklardan koparmayı amaçlayan devletin bu konuda amacına ulaştığının da göstergesi olmaktadır. Türkiye şehirlerinde kalanlar ise her zaman olduğu gibi ucuz işgücü, amele, en zor, kirli ve tortu işlere koşturuldu. Başka yaşam sahaları bunlara kapatıldı. Gençleri uyuşturucu, hırsızlık çeteleri için malzeme olarak sunuldu. Basın ve yayın araçlarıyla bu şekilde bir Kürt imajı oluşturarak aleyhlerine ve genel olarak Kürt toplumu aleyhine ırkçı önyargılar oluşturdu. Bu şekilde şehirlerde Kürtleri baskı altında tutma ve asimile etme için uygun ortam oluşturdu.
Sömürgeciliğin Kürt toplumsallığını dağıtmanın temel bir yöntemi olarak uyguladığı göçertme politikası ile Kürdistan’daki demografik yapısını ile oynayarak kendine göre düzenleme ve iktidarını isyanların zeminini kurutarak egemenliğini sürdürme amaçlıdır. Buna karşı etkili mücadele ise anavatan ve ana topraklara, bu topraklarda tarihsel olarak oluşmuş ve toplumsallığın ürünü olan değerlere, Kürdistani kültüre sarılma ve onu her alanda yaşamayla mümkündür. Kürdistan’dan göçertilmiş Kürt toplumsal kesimleri için varlıklarını kaybetmemek, bulundukları yerlerde erimemek ve bu amaçla sömürgeciliğin acımasız ve kirli politikalarının başarı şansı kazanmaması yenilgiye uğratmak için sürekli bir mücadele ve örgütlenme içinde olması, anavatana ve ana topraklara dönmenin büyük mücadelesinin içinde olması gerekir.Hiç kuşku yok ki temel ve öncelikli yaklaşım ülkeye dönüş olmalıdır. Ülkeye dönüş öze dönüştür; kendi topraklarında, kendi kökleri üzerinde yeni ve özgür yaşama duruştur. Yok edilmeye çalışılan binlerce yıllık öz değerlerle bütünleşme, yücelmedir. Diasporadaki tüm Kürtlerin de ülkeye dönüşü, kökleriyle buluşmayı esas alarak inşa sürecine göçlü bir şekilde katılmayı hedeflemelidir. Ülkeye dönme imkanı bulunmayan insanlarımızın da bulundukları alanlarda güçlü bir katılımı esas almaları önemlidir. Önder APO, özellikle Kürdistan’dan göçertilmiş Kürt toplumu için şunları belirtmektedir. ‘’Dünya genelinde çeşitli nedenlerle dağılmış tüm Kürtlerin aynı temelde görev ve sorumlulukları bulunmaktadır. Başta birlikte yaşadıkları ülkelerin metropollerindeki ve göçertilmiş alanlardaki Kürtler olmak üzere, her ülkede bulunan Kürtlerin kendi kültürel varlıklarını koruma, vatandaşlık hakkını kazanma, anadilde eğitim, basın-yayın, insan hakları ve demokrasi ölçüleri temelinde siyasal yaşama aktif olarak katılma ve bu yönlü hak ve görevlerini başarıyla gerçekleştirmedir. Bunun için başta sanat olmak üzere, her tür sosyal, sportif, eğitim, teknik vb konularda kendilerini yetiştirip kültürel varlıklarını aktif bir yaşamla koruyup geliştirmedir. Bu temelde diğer halklarla onurlu, eşitlik ve özgürlük temelinde mücadele ve yaşamı paylaşmadır. Anavatandaki özgürlük mücadelesine gücü oranında destek, dayanışma ve katılımda bulunmadır.’’(9)
Kaynaklar :
1-Özgürlük Sosyolojisi-Abdullah Öcalan,
2-Abdullah Öcalan, Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü
3-Abdullah Öcalan, A.g.e.
4-Abdullah Öcalan,A.g.e.
5-Abdullah Öcalan,A.g.e.
6-Abdullah Öcalan, Ortadoğu’da Uygarlık Krizi ve Demokratik Uygarlık Çözümü
7-Abdullah Öcalan, Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü
8-Abdullah Öcalan,A.g.e.
9-Abdullah Öcalan,A.g.e.

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.