DEMOKRATİK UYGARLIK TARİHİNDE BİR ÖZGÜRLÜK ARAYIŞI: İHVAN-ÜS SAFA

18 Kasım 2014 Salı

Her düşünce, toplumsal özgürlüğe hizmet ediyorsa kendi zamansal gerçekliği içinde bilimsel yanı vardır. Eğer böyle bakmazsak bugünün o çok dilden düşürülmeyen bilimselliğinden de fazla bahsetmemek gerekir

Düzgün KAYA

‘‘Özgür Yaşam Arayışçıları’’

Yaşamı özgürce yaşamak için arayışa girme ihtiyacı, yaşamın özgürce yaşanmasının önündeki engellerden kaynaklıdır. Bu engeller insanın kendini bilme, tanıma, anlamlandırma çabasıyla birlikte içine girdiği hakikat arayışıdır aynı zamanda. Ama hakikat sadece yaşamın özgürce yaşanmasının önündeki engellerin aşılmasının ortaya çıkardığı bir arayış değildir. Aynı zamanda herhangi bir varoluşun ilk halini, doğasını, özünü bilme durumudur. Bu ihtiyaç ilk klan topluluklarından günümüze kadar insanlığın arayışı olagelmiştir. Günümüzün astrofizikçileri evrenin varoluşunu, biyologları yaşamın varoluşunu, paleontologları ise insanın varoluşunu araştırmaktadırlar. Herhangi bir varlığın varoluşuna ilişkin ne kadar fazla bilgiye sahip olunursa o varlığın hakikati de o kadar fazla bilinmiş olunur. İnsanın ve yaşamın varoluşu konusunda günümüz bilimi önemli bir mesafe kat etmiştir. İnsanın tür olarak beynini kullanma ve işlevselliğini geliştirerek düşünce-dil diyalektiğinde toplumsal hafızayı oluşturması insanın kendini bilmesi, tanıması ve anlamlandırması açısından önemli bir sürecin yaşanmasını beraberinde getirmiştir. İnsan kendi varoluşu hakkında ne kadar fazla bilgiye sahip olursa o kadar kendini, içinde yaşadığı doğayı ve evreni de anlamlandırabilir. Ne de olsa insan kendi farkına varan doğa, evren değil midir? Ancak insanın kendi varoluşunun hakikatine ulaşması bir bütün evreni anlamlandırma ve evrenin hakikatine ulaşması açısından yeterli midir sorusuna, mevcut bilgi düzeyinden yeterli olmadığını söyleyebiliriz. Belki böyle bir şey mümkün de olmayabilir. Ama arayışlar da devam etmektedir. Tıpkı klan topluluklarında olduğu gibi.

Klan, insanlığın ilk toplumsal formu ve kök toplumu olması itibariyle içinde varolduğu doğaya ve evrene en uyumlu olduğu süreçtir diyebiliriz. Tıpkı bir bebeğin ana rahminden koptuktan sonra anasına olan bağımlılığı gibi. İnsan da içinde varolduğu doğaya o derece bağımlıydı. Çünkü doğadan doğmuştu. Bir bebeğin anasını tanımaya, anlamaya çalışması gibi o da içinde varolduğu doğayı tanımaya, anlamaya çalışmıştır. Malzemesi ise kendisidir ve kendisini vareden bir bütün ana-doğa ve evren gerçeğidir. Kendisine nasıl bakıyorsa doğaya ve evrene de öyle bakmaktadır. Oluşum gerçeği, düşünüş biçimini ve zihniyet dünyasını da oluşturmaktadır. Yani tüm varlıkları kendisi gibi görmektedir. Bütünlüklü ve canlı olarak bakmaktadır. İnanç-bilgi biçimi, ruhsal şekillenişi canlı ve sezgiseldir. Gökteki güneşten, aydan, yıldızlardan; dünyadaki bitkiler ve hayvanlar alemine kadar bütün varlıkları canlı olarak görmektedir. Cansız hiçbir varlık yoktur anlayışı klanın inanç-yaşam felsefesi ve hakikat gerçeği olmuştur. Bundan dolayı klan yaşamı günümüzden çok daha fazla varoluşun anlamına uygundur diyebiliriz.

Doğadaki bütün varlıkları canlı görmesi ve bu canlılığın açığa çıkardığı hissiyat ve anlam yoğunluğuyla yaklaşması,  doğadan beslenip yaşamını devam ettirmesi doğadaki varlıklara şükranını sunmasına yol açmıştır. İster toplayıcılık ister avcılıkla olsun. Avlanma gereksinimi beslenme ve türünün devamlılığını sağlama ihtiyacından kaynaklıdır. Avlanma dışında herhangi bir hayvanı öldürmesi kendini savunmak zorunda kalmış olmasından dolayıdır. Bunu yaparken bile öldürdüğü varlıkların türüne ve doğaya dua ederek onların varoluşunu kutsar. Çünkü kutsadığının kendi varoluşu olduğunun, kendisinin-klanın doğanın bir parçası olduğunu sezmektedir. Bu sezgi gücüyle toplumsallığın anlamına ve yaratıcı gücüne ulaşmıştır. Bundan dolayı toplumsallığa ait her şey kutsanmıştır. İnsanın toplumla anlamlaştığı ve toplumsallaşmanın yaşamın kaynağı olduğunun hissiyatına varılmıştır.

Bu değerler üzerinden kabile toplumsal formuna geçilmiştir. Klan ve sonrasında gelişen kabile yaşamının düşünüş ve yaşam tarzları toplumun kök hücresini oluşturarak, insanlık varoldukça toplumların hafızasından silinmeyecek değerler yaratmıştır. İnsanlığın ilkleri, toplumun eşit ve özgürce yaşadığı bu dönemde oluşmuştur. Toplumu var eden tüm maddi ve manevi değerlerin özü burada gizlidir. Eşit ve özgürce yaşanan yaşamla komünal yaşam oluşmuş, bu yaşam tarzıyla çalışmanın kutsallığı, paylaşım ve dayanışma gibi toplumsal değerler sevgiyle toplumsal dokuya yerleşerek toplumun ahlaki politik değerlerini mayalamıştır. Toplum en sade ve en anlamlı halini bu dönemde, doğal toplum sürecinde yaşayarak komünal-demokratik yaşam değerlerini, kültürünü oluşturarak demokratik modernitenin  zemini haline gelmiştir.

Doğal toplumun, Neolitik devrim sürecinde yaşadığı toplumsallaşma düzeyi toplumun maddi ve manevi kültür dünyasında önemli değerler açığa çıkardı. Tarım ve köy düzeniyle yerleşik yaşama geçen kabileler yarattıkları bu kültürle insanlık tarihine devrim olarak geçecek bir dönemi açığa çıkardılar.  Doğal toplumun ‘Bir-lik’ üzerinden yaşamın zenginleşmesi ve çeşitlenmesi olarak yaşanan bu toplumsallaşmayla büyük maddi değerlerde yaratılmıştır. Ancak yaratılan bu maddi değerlere belli güçler tarafından el konulmasıyla Neolitik topluma, toplumsallaşmaya karşı neolitik toplumun bağrında oluşan bir karşı devrim yaşanmıştır. Bu aşamadan sonra tarih çatallaşarak iki ana nehir biçiminde akıntısını sürdürecektir. Bir tarafta evrenin ve doğanın oluşum diyalektiğinin insan türünde açığa çıkardığı toplumsallaşmaya bağlı olarak yaşanan ahlaki-politik toplum gerçeğinin kültürel yaşamına dayanan demokratik uygarlık;  diğer tarafta ise toplumsallaşmanın yarattığı manevi ve maddi kültür değerlerine el koyarak kendi talan, sömürü ve tekel anlayışına dayanan iktidar sistemini inşa etmeye dayanan devletçi uygarlık. Yukarı Mezopotamya Demokratik uygarlık değerlerinin beşiği olurken, Aşağı Mezopotamya ise devletçi uygarlık değerlerinin beşiği olmuştur. Ortadoğu, uygarlık değerlerinin yaratım merkezi haline gelirken;  tarih bu iki uygarlığın mücadelesiyle şekillenerek rengini alacak bir aşamaya evrilmiştir.

Toplumsal gerçeklikler inşa edilmiş gerçekliklerdir. Doğal toplum sürecinin klan ve kabile formunda insanlık; doğayla iç içe doğal yaşamını, düşünüş biçimine bağlı olarak toplumsallığını esas alarak yaşamıştır. İnancı-bilgisi de buna göre oluşmuştur. Her şeyin ortaklaşa elde edildiği ve paylaşıldığı bu yaşam, kendi mekan ve zaman gerçekliği içindeki özgür yaşamı olmuştur. Kendini bilmesi, tanıması, duyuşları buna göre şekillenmiştir. Bu yaşam biçimi, inşa edilmemiş varoluşun özünde olan gerçekliğin insanda-toplumda dile gelmesi, yaşam bulmasıdır. Ancak toplumsal yaşamda yaşanan çatallaşmayla birlikte insanın-toplumun inşa edilme süreci başlamıştır. Artık devreye giren güç doğaya rağmen insandır, hem de doğanın yarattığı insan, ancak toplumsal gerçekliğinden giderek uzaklaşan iktidarcı insan.  Tarihin düz bir çizgi biçiminde ilerlemediği, iktidar-devletçi güçlerin tarih ve hakikat yorumlarının, toplumsal gerçekliğin özüne ters olduğunun anlaşılması açısından önemlidir. Tarihi yapan güçler demokratik uygarlık güçleri olmuştur ve bu yüzden iktidarcı-devletçi uygarlık güçlerinin hem düşünsel hem pratiksel olarak uyguladıkları baskı ve zora dayalı kendine yabancılaştırma politikalarına karşı her zaman direniş içinde olmasını bilerek, toplumun savunulmasındaki rollerini yerine getirmişlerdir.

Hiyerarşik-iktidarcı-devletçi uygarlık güçlerinin, ataerkil kültürle toplum üzerinde geliştirdikleri egemenlikçi, köleleştirmeye ve kullaştırmaya dayalı politikalarla toplumu nefessiz hale getirmesi karşısında Hz. İbrahim, toplumun vicdanı ve sesi olmasını bilmiştir. Mekansal olarak toplumsallaşmanın derinlikli yaşandığı Yukarı Mezopotamya’da zamanının özgürlük arayışçısı olarak komünal-demokratik değerlerin savunucusu olmuştur. Tanrıça kültürüyle mitolojilere yansıyan direniş mücadeleleri, İbrahim’le birlikte dinsel alanda kendisini sürdürmüştür. Daha sonrasında Musa’da, İsa’da ve Muhammed’de devam edecek olan da bu gelenektir. Mitoloji, din, felsefe, bilim aslında hepside doğal toplumda mayalanmış olan düşünce biçimleridir. Doğal toplum insanının zihniyeti hem mitolojik, hem dinsel, hem felsefik, hem bilimseldir. Bunlar kopmaz bağlarla birbirine bağlıdır. Çünkü toplumsal varoluşun kendisi de önemli oranda metafizikseldir. Belki de sanıldığından daha fazla metafiziktir. Yaşam gerçeği ve hakikati, toplumsal gerçeğinde bu zihniyet kalıplarıyla yaşamasını beraberinde getirmiştir. İnsan bu zihniyet kalıplarının bütünüyle insandır. Hiçbiri diğerinden geri veya ileri değildir. Önemli olan kendi zamansallığı içinde kullanılma biçimidir. Sonuçta düşünce nasıl olursa olsun bir inanma biçimidir. İster özgürlüğe hizmet etsin ister köleliğe. İster dinsel olsun ister bilimsel. Önemli olan insanın varoluş gerçeğinde olan özgürlükçü ve esnek yanının göz ardı edilmemesidir. Her düşünce, toplumsal özgürlüğe hizmet ediyorsa kendi zamansal gerçekliği içinde bilimsel yanı vardır. Eğer böyle bakmazsak bugünün o çok dilden düşürülmeyen bilimselliğinden de fazla bahsetmemek gerekir. Bunları dile getirirken bugün de olduğu gibi, egemenlerin kendilerine göre biçimlendirdiği ya da biçimlendirmek istedikleri düşünce ve yaşam biçimlerinden bahsetmiyoruz.

İbrahimi hareketlerde kendi döneminin bilimsel hareketleri olarak varlık bulmuşlardır. Düşünsel ve eylemsel yönleriyle sistemi sorgulamasını, eleştirmesini, gerektiğinde yıkmasını ve yapma çabası içinde olmasını bilmişlerdir. İçinde bulundukları toplumu mevcut durumundan çıkararak daha özgür, daha adil, daha eşit,  daha paylaşımcı ve sevgi-saygıya dayalı bir toplum haline getirmenin mücadelesini yürütmüşlerdir. Bu yönleriyle toplumun maneviyatını güçlendirmişlerdir. Yaşamları toplumun yaşamı olmuş, onlarla yiyip-içip yaşamış ancak onlar gibi düşünmeyerek, düşündükleri gibi yaşayarak toplumun özgürlük önderleri haline gelirken ahlaki-politik toplumun savunucusu olmuşlardır.

Devletçi uygarlık sisteminin toplumun üzerine bir kabus gibi çökmesi karşısında toplumun komünal-demokratik değerlerinin savunucusu olarak varolan önemli bir kişilikte Zerdüşt’tür. Doğal toplum değerlerinin en uzun süre ve en derinlikli yaşandığı topraklarda özgür yaşamın arayışçısı olmuştur. Felsefi yanı ağır basan zihniyet yapısıyla düşünce dünyasına önemli katkılar sunarken, toplumun özgürlük değerlerinin korunmasında ve bu değerlerle inşa edilmesinde tarihi bir rol oynayarak sadece kendi döneminin değil, kendisinden sonraki bir bütün tarihte etkisini devam ettirebilecek bir düşünce gücü yaratmıştır.   Tanrı’ya bile ‘sen kimsin’ diyebilecek kadar büyük bir sorgulama gücü geliştirirken, iktidarcı-devletçi uygarlık sisteminin toplumu manipüle ederek köleleştiren, kullaştıran politikalarına karşı bir eleştiri gücü olmasını bilmiştir. İnsanı iradeli kılan bir duruşun sahibi olmuştur. Ahlaki-vicdani yönüyle toplumsal vicdanı ayaklandırmış, maneviyatı güçlendirmiştir. İçinde var olduğu ana-doğa’yı nimetleriyle birlikte kutsamasını bilmiştir. Hümanist olduğu kadar ekolojik olmuştur. İyi düşün, güzel konuş ve doğru yap diyerek fikir-zikir-eylem birlikteliğini dile getirmiştir. Yaratmış olduğu zihniyet dünyasıyla ve inancıyla toplumun hakikati olurken, Demokratik uygarlık tarihinin önemli bir külliyatı olmuştur.

Bu dönemde devletçi uygarlığın toplum dışılığına karşı Uzakdoğu’da Buda, Konfüçyüs, Tao şahsında özgürlük arayışları gelişmiştir. Felsefi ve ahlaki boyutlu geliştirmiş oldukları öğretilerle, toplumun ahlaki-politik değerlerinin zayıflatılarak yaşatılan yozlaşma gerçeğine karşı, toplumun maneviyat dünyasını güçlendirerek cevap olmaya çalışmışlardır.

Devletçi uygarlığın iktidar güçleri yaşamlarını, saltanat güçlerine dayanarak zevk ve sefa içerisinde sürdürürken, toplumun geri kalanı en zor yaşam koşulları içerisinde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Toplumları ideolojik olarak yalan ve hileyle yanıltırken diğer taraftan da baskı ve zor yöntemlerini kullanarak iktidarlarını sürdürüyorlar. Toplum karşıtı bir duruma gelen bu iktidarlar karşısında özgürlük arayışları ve direnişleri gelişmeye devam ediyor. İran’da Mani’nin öncülüğünde böyle bir özgürlük arayışı gelişirken etkisini Türkmenistan’a, Uygur Türklerine kadar yayıyor. Yine Kürdistan ve Mezopotamya’da Mazdek-Hürrem-Babek öncülüğünde gelişen özgür yaşam arayışları ve direnişleri demokratik-komünal yaşamda ısrarın adı olmuşlardır. Toplumsal ortaklık ve örgütlülükle, kadın-erkek eşitliğine dayalı yaşam anlayışlarıyla toplumsal değerleri büyüterek Demokratik uygarlık tarihinde önemli bir yere sahip olmuşlardır.

Merkezi-devletçi uygarlık sistemine karşı özgür yaşam arayışçıları olarak çıkan ve toplumu savunmak isteyen İbrahimi hareketler ve Zerdüştlük gibi öğretiler iktidar güçleri tarafından sistem içi edilerek, iktidarlaştırılarak,  sistemlerine hizmet edecek duruma getirilmişlerdir. Bu biçimiyle komünal-demokratik bu değerler özüne yabancılaştırılarak bozulmuştur. Ancak bu durum bu hareketlerin ve öğretilerin özünü ifade etmez, yalnızca iktidar güçlerinin çıkarları için yapamayacakları hiçbir şeyin olmadığını gösterir. Buna karşı toplumun özgürlük arayışları ve direnişleri devam ederek süregelmiştir. İbrahimi hareketlerden İslâmiyet de, iktidar güçleri tarafından kendi çıkarları için toplum aleyhine kullanılmıştır. Bu hareketler iktidarlar tarafından ele geçirildikçe buna karşı özgürlük arayışçıları da hem düşünsel, hem pratiksel olarak kendilerini tarikat, mezhep, bir grup, bir hareket vb. olarak örgütleyerek toplumu savunma direnişlerini geliştirmekten geri durmamışlardır.

 

İhvan-üs Safa’yı Doğuran Etkenler

Hz. Muhammed daha yaşarken İslamiyet’i, Arap yarımadasında bir güç haline getirdi. Zamanın ruhu ve mekansal gerçekliği içinde Arap toplumunda önemli değişimler, gelişmeler yarattı. Bu açıdan Hz. Muhammed döneminin Müslümanlığıyla, Muhammed sonrasının aynı olmadığı açıktır. Muhammed, İslam devriminin hem düşünsel hem eylemsel gücü olarak inşa eden durumdaydı. Ancak Muhammed sonrası, hatta Muhammed’in cenazesi daha yerdeyken iktidar hesapları başladı. Halifeler dönemi bir geçiş sürecini oluştururken, son halife Hz. Ali’nin hem halifeliği sürecinde yaşananlar hem Ali’nin öldürülmesi İslamiyet’teki fikir ayrılıklarını da açığa vurarak mezheplerin, giderek tarikatların oluşmasını da beraberinde getirdi. Ali’nin öldürülmesi ve iktidarın Emeviler’in eline geçmesiyle artık karşı İslam diyebileceğimiz bir sürecin içine girilmiştir. Muhammed’in peygamber olarak kendisini ilan etmesinden beri Muhammed’le alay eden; Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında Muhammed’e karşı savaşan Ebu Süfyan ailesi ve  Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye gibileri İslam’a gönülden inandıklarından değil,  hem mecbur hem de çıkarlarından dolayı kabul etmek zorunda kalanlar, İslam’ı ele geçirerek kendi iktidarlarının aracı haline getiriyorlar.  Ehl-i Beyt soyundan olan Hz. Hasan’ın öldürülmesi yine Hz. Hüseyin’in yanındakilerle birlikte Kerbela’da çok acımasız bir şekilde katledilmeleri Şam merkezli Sünni Emevi iktidarına karşı yoğun tepkilerin oluşmasına yol açmıştır. İslam’ı devletleştiren Emevi iktidarına karşı hem İslamiyet’i kabul etmeyen bölge halkının, hem de İslamiyet’in demokratik-komünal özünü kabul eden Müslüman kesimlerin özgürlük arayışları ve hareketleri gelişiyor.

Kureyş kabilesinin Haşimi kolundan olan ve Hz. Muhammed’in amcası Hz. Abbas’ın soyundan gelen İbrahim ve kardeşi Ebul Abbas, oluşan muhalefeti ve ezilen kesimlerin hareketini sahiplenerek Emevi iktidarına son vermişlerdir. İktidarın merkezini Bağdat’a taşıyarak Abbasi devletini (750-1258) kurmuşlardır. Ancak halkların özgürlük ihtiyaçlarına cevap olmamışlardır. Tersine Abbasi’lerin iktidara taşırılmasında önemli rol oynayan Ebu Müslim Horasani’yi de katletmişlerdir. Halk; ağır vergiler altında büyük bir yoksulluk içinde yaşarken, halifeler Bağdat’ta sarayın ihtişamı içinde büyük bir sefahat içinde yaşıyorlar. Kendi kabile üyelerine devlet içinde ayrıcalık tanıyarak daha fazla olanak sunmuşlardır. Tüccar ve toprak ağalarını koruyan bir sistem haline gelmişlerdir. Bu tüccar ve toprak ağaları halkı iliklerine kadar soymaktaydı. Köle ve kadın ticareti yoğun bir şekilde yaşanıyordu. Toplumda yaratılan bu sınıflaşma Abbasi devleti etrafında büyük mülkiyetin gelişmesine ve halkın giderek daha fazla baskı altına alınmasına yol açıyordu. Büyük toprak ağalarının eliyle geniş topraklarda kurulan çiftliklerde, işgal edilen topraklardan getirilen esirler, köle pazarlarından alınan Afrikalı zenciler ve yoksul halkın çocukları bir lokma ekmeğe muhtaç edilerek çalıştırılıyorlardı.

Halkların desteğini alarak iktidara gelen Abbasilerin, iktidarda yaşadığı yozlaşma karşısında 800’lü yıllardan itibaren başta Irak olmak üzere İslam egemenliğinin olduğu birçok alanda özgürlük arayışları açığa çıktı. Yunan felsefesinin Arapçaya çevrilmesiyle felsefik-bilimsel tartışmalar yoğunlaşırken, ideolojik arayışlarda beraberinde gelişti. Bu arayışlar ve tartışmalar Mutezile akımını, Batınilik, Tasavvufçuluk ile Meşaiyye ve İşrakiyye okullarını açığa çıkardı. Bu dönemde El Kindi, Farabi, İbn-i Arabi, Hallac-ı Mansur, Sühreverdi gibi ilmi ve tasavvufi kişilikler yetişmiştir. Bu gelişmelerin merkezi Basra ve Bağdat olmaktaydı.  Abbasi iktidarına karşı toplumsal hareketler, ayaklanmalar gelişti. Zenciler, İsmaililer, Karmatiler direnişleri gelişti. Yine Babek, Hasan Sabah gibi kişilikler şahsında hareketler ortaya çıktı.

İhvan-üs Safa grubu da Abbasi iktidarı döneminde İslamiyet’in özünden boşaltıldığı, halifelerinin zevk û sefa içinde saray yaşamlarını sürdürdüğü; diğer yandan büyük toprak ağalarının, tüccarların ve tefecilerin güç kazanarak toplumun üzerine bir karabasan gibi çöktüğü ve sınıfsal çelişkilerin çok fazla derinleştiği bir dönemde açığa çıktılar. Bu süreç İslam’ın hem fikirsel hem de yaşamsal olarak iktidar güçlerinin elinde bozulup tamamen onların çıkarları için kullandığı bir süreçtir. İslam’ın iktidarlaşarak toplumun özgürlük alanlarını daraltması karşısında bu dönemde açığa çıkan birçok mezhep, tarikat, Batıni hareket, grup ve kişi de olduğu gibi İhvan-üs Safâ’cılar da bir özgürlük arayışı olarak komünal-demokratik değerlerin savunucuları olmuşlardır.

 

İHVAN-ÜS SAFÂ

‘Bu akımın Arapça tam adı ‘İhvan-üs Safâ ve Hıllan-ı Vef⒠idi. ‘İhvan’ sözünün anlamı candan ve samimi dostlar, kardeşler demektir. ‘Safa’ sözü ise saflık, berraklık, içtenlik, arınmışlık anlamına gelmektedir. ‘Hıllan’ dostlar anlamına gelirken; ‘Vef⒠sözü ise bağlılık demektir. Bu düşünce grubunun adının Türkçe olarak tam karşılığı ‘Arınmışlık Kardeşleri ve Bağlılık Dostları’ olmaktadır.’’ (İslam Ansiklopedisi)

Adından da anlaşıldığı gibi bu topluluk her şeyden önce bir düşünce topluluğudur. Kendilerini tanımlama gerçekliklerinden ahlaki-politik değerlerleri ileri düzeyde yaşayan kişilikler olduğu anlaşılmaktadır. Kendilerini arınmış, berrak, temiz olarak tanımlamaları devletçi uygarlığın yarattığı kirleri kustukları anlamına gelmektedir. Arınma, yürütülen nefs mücadelesiyle bağlantılıdır. Yoğun bir nefs mücadelesi, kişilik mücadelesi yürütmüşlerdir. Enel-Hak, Nirvana, Fenafillâh durumlarını yaşayan kişiliklerdir. Zaten kendini bilmeyi, Tanrıya benzemeyle eş tutmaları bu konudaki yoğunlaşmalarla bağlantılıdır. İlişki düzeylerindeki candanlık, samimilik ve bağlılıkta gönül temizliğiyle bağlantılıdır. Risaleleri, sadece aklın değil en az bir o kadar da gönlün eseridir. Kardeşlikleri, kendilerinin de ifade ettikleri gibi sadece aynı rahimden gelmeyle bağlantılı kan bağına dayalı bir kardeşlik değil, bir düşünce-ruh kardeşliğidir. Özgürlük arayışçıları olarak, eşitlik ve özgürlük değerlerini yoğun yaşadıkları açıktır. Kendi döneminin bilimleri, bilgileri hakkında önemli bir yoğunlaşmayı yaşadıkları anlaşılmaktadır. Yakalamış oldukları özgürlük düzeyiyle, yürütmüş oldukları tartışmalarla ve bunu kendi kişiliklerinde pratikleştirme düzeyleriyle İslam’a özgürlükçü yaklaşımı geliştirmişlerdir.

İhvan-üs Safâ, 52 bölüm ya da Resâ’il (Risale-mesaj) den oluşan bir tür Ansiklopedi ile öğretilerini kaleme almışlardır. Bu yüzden Dünya’nın ilk Ansiklopedist yapıtı olarak tanımlayanlar da var. Belli bir felsefik görüşe dayalı olarak, zamanının bütün bilimlerini inceleyen bir ansiklopedidir. Amaçları; iktidarlaşarak özünden uzaklaştırılmış olan İslamı yeniden düzenlemektir. İktidar eliyle büyütülen mezhep fanatizmini gidererek, toplumu inşa etmektir. Bunun için de kendilerinden önceki tüm düşüncelere eğilmek kadar, Yunan felsefesi ve filozoflarını incelemişlerdir. Felsefe’ye büyük bir önem vererek, İslama felsefik bakış açısını derinleştirmişlerdir. Ancak bunu yaparken zahiri (açık) boyuttan ziyade, Batıni (gizli) boyutu üzerinde durmuşlardır. Bunun için de görüneni değil, görünmeyeni görünür, anlaşılır kılmaya çalışmışlardır. Bunu yaparken de sorgulama ve eleştiri yöntemini geliştirmişlerdir. Abbasi iktidarı eliyle tutuculaştırılan ve dogmatikleştirilen İslam anlayışına karşı çıkarak felsefik-bilimsel yaklaşım geliştirmişlerdir. Risalelerde simgesel dili fazlasıyla kullanmışlardır. Abbasi iktidarının baskı ve zulmünden korunmak için, bu dil bilinçli olarak seçilmiştir.

İhvan-üs Safâ grubunun kimler olduğu, hangi yüzyılda ve nerede yaşadıklarına dair değişik görüşler mevcuttur. Risale’ler de bu konulara ilişkin net bilgiler yoktur. İhvan-üs Safâ’cılar büyük bir titizlikle kendilerini gizlemişlerdir. Abbasi iktidarının bölgenin her tarafında oluşturmuş oldukları ajan yapılanmaları İhvan-üs Safâ grubunu kendilerini korumak için, böyle bir tedbir almaya götürmüşlerdir. Bundan dolayı Risaleler’i yazanlara ilişkin bazı isimler dile getirilse bile bu isimlerin doğru olması şüphelidir. Risaleleri yazanların kod isim kullanma ihtimalleri yüksektir. 9., 10., 11. yüzyıllarda yaşadıklarına ilişkin değişik düşünceler bulunmaktadır. Ancak ağırlıklı olarak 10. yüzyıl üzerinde ortaklaşılmaktadır.  Abbasi döneminin 9. ve 12. yüzyılları, büyük çalkantıların yaşandığı yüzyıllardır. Bu süreçte felsefe, bilim ve dine ilişkin yoğun tartışmalar mevcuttur. Bu tartışmaların ağırlıklı merkezi Basra ve Bağdat’tır. Ancak Bağdat’ın Abbasi devletinin merkezi olmasından dolayı Basra’da bu yoğunlaşmaların daha fazla yaşanmış olması daha anlaşılırdır. İhvan-üs Safâ grubunun da Basra’da yaşamış olması akla daha yatkındır. Çünkü, o dönemin Basra’sı yeni düşüncelere sahne olması bakımından İslam dünyasının önemli merkezlerinden biridir. Birçok önemli düşünür Basra’da öğretilerini yaymıştır. Yani Basra hem yeni oluşumlara alışkın hem de açıktır.  Yine dönemin önemli halk hareketleri olan Zenciler isyanı ve Karmati ayaklanmasının merkezi de Basra çevresidir. Zenciler isyanı (869-883) yılları arasında gerçekleşmiştir. Karmatiler isyanı (870-1070) yılları arasında yaşanmıştır. Bu isyan sadece Irak’ta değil Abbasi iktidarının etkisinin bulunduğu tüm alanlarda etkili olmuştur. Basra ve  Bağdat’ta yaşadığı yoğunlaşmalarla tasavvuf düşüncesinde Enel Hak’a ulaşan Hallac-ı  Mansur (858-922), düşüncelerinden dolayı Bağdat’ta öldürülmüştür. Yine kurduğu fedai örgütüyle Abbasi iktidarının korkulu rüyası olan  İsmaili düşünceye sahip Hasan Sabbah, 1124 yılında Alamut’ta ölmüştür. İhvan-üs Safâ grubu felsefik-bilimsel bir düşünce grubu olmak kadar, kendi düşüncelerini topluma yansıtabilecek nitelikli insanları yetiştirerek birçok alanda örgütlendiği de Risale’lerden anlaşılmaktadır. Kendileri bir hareket oluşturmamış ancak düşünceleriyle ve yetiştirdiği insanlarla hareketleri etkilemişlerdir. İhvan-üs Safâ grubunun düşünceleri, birçok düşünceyi ve hareketi etkilemekle beraber İsmaili hareketinin düşünceleri olarak yaşamsallaştığı anlaşılmaktadır. İhvan-üs Safâ’nın düşüncelerini öğrenerek ,Risale’lere en fazla İsmaili’ler sahip çıkmışlar ve ‘’Kur’an dan sonraki Kur’an’’ olarak tanımlamışlardır. İsmaili hareketi de örgütlenme ve pratikleşme düzeyiyle Abbasi iktidarını temellerinden sarsan bir güce ulaşmıştır. İsmaili düşünce; Karmatiler hareketiyle komünal-demokratik bir sistemin kapılarını ardına kadar açmışlardır ve Hasan Sabbah ile de egemenlerin korkulu rüyası olan fedai örgütünü oluşturmuşlardır.

İhvan-üs Safâ’da Düşünce’ye Yaklaşım

 “Bilgimizi dört kaynaktan elde ettik. Bunlardan ilki; bilgeler ve filozoflar tarafından yazılmış olan matematik ve fizik bilimleriyle ilgili kitaplar; ikincisi Tevrat, İncil, Kur’an ve diğer semâvi kaynaklı sahifeler; üçüncüsü yıldızların hareketleri, burçların kısımları ve mevcut varlıkların şekilleriyle maden, bitki ve hayvanlardan bahseden astronomi, jeoloji ve botaniğe dair eserler (tabiatla ilgili kitaplar); dördüncüsü ise yalnızca günah kirinden arınmış meleksi nefislerin dokunabildiği ilahi kitaplardır.’’ (İhvan-üs Safâ, Resâil)

 ‘‘Kardeşlerimizin bilimlerden hiçbirine düşman olmamaları, hiçbir kitabı hor görmemeleri, mezheplerden hiçbirine önyargı ile bakıp bağnazlığa düşmemeleri gerekir. Zira bizim görüş ve inancımız bütün mezhepleri kapsar ve bütün ilimleri kuşatır. Bizim bilimimiz başlangıcı ve sonu, gizliliği ve açıklığı bakımından hepsinin tek bir ilke, tek bir neden, tek bir evren ve tek bir ruhtan oluşmaları dolayısıyla duyulan (mahsus) ve kavranan (makul) tüm varlıkların incelenmesidir.’’ (Resâilu İhvâni’s-Safâ Neşir:B. Bustani, Beyrut)

 

‘’Biliniz ki, gerçek her dinin içinde bulunur ve her dilde geçerlidir. Öyleyse yapılması gereken şey en iyisini yapmanız ve kendinizi ona devretmenizdir; yani gerçeğe yönelmenizdir. İnsanların dinlerine kusurlar, eksiklikler yüklemekle asla kendinizi meşgul etmeyiniz; daha çok sizin dininiz onlardan (kusurlardan) arınmış mıdır onu görmeye çalışınız.’’ (İhvan.Risale 3, 501)

“Ey kardeş, Allah’ın peygamberlerinin, kendi lisanları üzere indirilmiş kitaplarda işaret ettikleri şeyleri talep ve onları elde etmek için çalış. Cennet nimetleri ve cennet ehlinin saadeti, cehennemin vasfı ve cehennem ehlinin mutsuzluğu (şekaveti) hakkındaki manalar meleklerden alınmıştır. Aynı şekilde filozof ve bilginlerin ruhlar âleminin özellikleri, oranın ehlini övmeleri, cisimler âlemini yermeleri, oranın ehlini kötü anmaları hakkındaki sembollerini, işaret kabilinden özlü sözlerini anlamaya çalış. Umulur ki sen aklınla onların anladıklarını anlayabilirsin ve onlar nefislerinin saf cevherlerini gördükleri gibi, sen de kendi nefsinin saf cevherini görebilirsin. Onun için nefsini gaflet ve cehalet uykusundan uyandır, mutlu âlimler gibi yaşa, bilgilerini geliştir ve artır. Gayretini semanın içlerine ve inceliklerine doğru yükselt ve ahrette mutlu kişilerden ol. Ey kardeş! Allah seni, bizi ve çeşitli beldelerdeki bütün kardeşlerimizi doğruya muvaffak kılsın. O, kullara çok merhametlidir.’’ ( Bu risale, İhvan-üs Safâ Risalelerinin on yedinci risalesinden yapılan tercümedir.)

İhvan-üs Safâ’cılar düşünce kaynaklarını matematik ve fizik bilimleri, tabiat bilimleri, zihin bilimleri, din ve ilahiyat bilimlerine dayandırmaktadırlar. Bilimleri böyle bir sıralama içinde ele alırlarken matematiği ve fiziği ilk sıraya yerleştirmiş olmaları doğa ve evreni anlamada ona ihtiyaç duymalarıyla bağlantılıdır. Bu yüzden sayılara özel önem vermişler ve özellikle Pisagor düşüncesini bu yönüyle incelemişlerdir. Bunlarla bağlantılı zihni ve metafizik bilimleri ele almışlardır. Zerdüştlük, İran ve Hint düşüncesi ve felsefesi üzerinde de yoğunlaşmışlardır.  İnsanı anlamak için doğa ve evreni, doğa ve evreni anlamak içinde insan ve toplumu incelemişlerdir.

İnsan, düşündüğü gibi yaşamaya çalışır. Ama nasıl düşündüğü önemli olmaktadır. Hiyerarşi’nin açığa çıkması ve devletçi uygarlığın oluşmasıyla yaratılan çatallaşmayla insanın düşünce ve yaşam dünyası da bozulmuştur. İnsan-toplum, toplumsal değerlerden uzaklaştırılarak iktidara göre şekillendirilmeye çalışılmıştır. İktidar güçleri bu konuda yoğun düşünsel-ideolojik çabalar harcayarak insanların yanlış düşünerek, yanlış yaşamalarına yol açmışlardır. Yanlış düşünerek yanlış yaşayan insan, daha fazla yanlış düşünmekten ve yaşamaktan öteye gidemez. Düşünce ve yaşam arasında diyalektik bir bağ vardır. Bu yüzden düşüncenin hangi temellere dayalı olarak oluşturulduğu büyük önem taşımaktadır. Toplumsal değerlere dayanıyorsa toplumsallaştırarak, özgürleştirerek toplumsal ve özgür yaşanmasına yol açar. Ya da en azından böyle bir mücadele içinde olunmasını sağlar. Diğer biçimleri ise köleleştirmekten öteye sonuçlara yol açmaz. Düşünce statik bir olgu olmadığından düşünceye yaklaşım, düşünceyi ele alış biçimi önemli olmaktadır. Özellikle toplumsal sorunlara çözüm gücü olmak isteyen kişi, hareket, örgüt, öğreti vb. açısından hayatidir. Çünkü düşünceye yaklaşım özgürlük sorununa yaklaşımı belirler. Ne kadar özgürlükçü olunup olunmadığı konusunda temel bir kıstastır. Özgürlük düzeyi zayıf olanlar başka düşüncelerden korkarlar. Bu aynı zamanda değişim-dönüşümden de korktukları anlamına gelmektedir. İçinde yaşadığı zamanın dilini iyi okuyamayanlar, değişim-dönüşüme kapalı olanlar, bu konuda dogmatizmi aşamayan kişiler, hareketler, örgütler, öğretiler vb. toplumsal değerlerden, özgürlükten düşüşü yaşamaktan kurtulamazlar. Risale’lerden, İhvan-üs Safâ’cıların bu konuda ileri bir düzeyi yakaladıkları anlaşılmaktadır. Düşünceye yaklaşımları oldukça özgürlükçüdür. Hiçbir düşünceye karşı önyargılı olmadıkları ve kendilerini sınırlamadıkları anlaşılmaktadır. Bilim ve bilgi konusunda müthiş arayışçılar. Büyük bir öğrenme aşkları var. Sadece teolojiyle ilgili değiller, çağının bütün bilimleriyle ilgililer. Bütün bilim dallarını öğrenmeye çalışıyorlar. Bilimleri birbirinden kopuk ele almıyorlar, bazılarını önemseyip bazılarını bir kenara atmıyorlar.  Bütün bilimlerin insanın kendisini bilmesi, tanıması ve anlamlandırmasındaki öneminin farkındalar. Yetkin bir bilimsel yaklaşıma sahip olmak kadar düşüncelerine büyük bir güven duymaktadırlar. Bütün varoluşların ‘’bir’’in bir açılımı olduğu ve ‘’bir’’i anlamlandırdığı anlayışıyla bütün bilimlerin incelenmesi gerektiğini vurgulamaktadırlar.

Dinler arasında bir ayrım yapmamaktadırlar. Gerçeğin her dinin ve dilin içinde bulunduğunu belirterek evrene, doğaya, topluma bir ve bütünlüklü baktıklarını göstermektedirler. Nasıl bunları birbirinden koparıp ele alamazsak dinleri de birbirinden koparamayız. Sadece teolojik düşünce açısından da değil bir bütün düşünce dünyası açısından böyle ele alınması gerektiği belirtilmektedir. Bundan dolayı onlar için Kur’an ne ise İncil ve Tevrat’ta odur. Dar mezhepçi anlayışları yaşamamaktadırlar. Bu konuda bağnaz bir yaklaşıma sahip değildirler. İnançları birbirinin karşısına koyma yoktur. Başka inançları-insanları kusurlu görerek inançlı yaşanamayacağını belirtmektedirler. Önemli olanın insanın kendisindeki kusurları gidermesi olduğunu dile getirmektedirler. Sonuçta hepsi bir bütünün parçalarıdır. Hepsi toplumun özgür yaşam sorunlarına cevap aramaktadır. Hiçbir kitabın hor görülmemesi gerektiği belirtilerek hoşgörü kültürüne dikkat çekilmektedir. Düşünsel hoşgörüyle halkların bir arada yaşayabileceklerinin farkındadırlar. Her düşünceye doğru olduklarına inandıklarını alma temelli açıktırlar. Önyargılı değiller, tümden yanlış, tümden kötü anlayışları yoktur. Onlar için dinsel düşüncede Muhammed’in düşüncesi ne kadar önem taşıyorsa, felsefe’de Sokrates’in ya da Platon’un, matematik ve geometride de Pythagoras’ın düşüncesi o kadar önem taşıyordur.

İhvan-üs Safâ’cılar İslam toplumu içinde yetiştikleri için Risale’lerinde İslami değerlere vurgular ağırlık taşımaktadır. Kendi düşüncelerini İslami değerler içinde vermişlerdir. İçinde yaşadıkları topluma ancak bu biçimde ulaşabilirlerdi. Çağlarının felsefik ve bilimsel değerlerini bu biçimde topluma taşırabilirlerdi. İktidar güçlerinin yanlış düşüncelerle yanlış yaşatmaya çalıştıkları topluma bu biçimde ulaşmaya çalışarak, insanları-toplumu doğru düşüncelerle, toplumsal değerler etrafında örgütlemeye çekmişlerdir.

İhvan-üs Safâ’da Felsefe

“İnsanın kendini tanıması tüm bilimlerin başlangıcıdır; bu olmayınca varlıkların gerçeğini bilmek istemek ve bilgeliğe erişmeye çabalamak saçmadır… Tanrıyı bilmek için, kendini bilmekten başka yol yoktur.’’ (Risale)

“Tüm varlıkların yaratılışı birbirine bağlı ve sıralıdır. En aşağı evrende olan olaylar, bağlı oldukları en üst evrenin göksel düzen ve yönetimi gereği oluşurlar.’’ (Risale)

“Bedenimiz bu evrenin bir parçasıdır. Öyleyse, ruhumuz da evrenin ruhunun bir parçası olmaktadır… Evrenin ruhu, varlıkları nasıl yönetiyorsa, ruhumuz da bedenimizi öyle yönetmektedir… İnsan ruhunun eylem ve yetenekleri, evrensel ruhun eylem ve yetenekleri ile eştir.’’ (Risale)

 “Tanrı bilginlerin en bilgini, hâkimlerin en hakimi, sanatkarların en sanatkarı ve hayırlıların en hayırlısıdır. Kimin bu konularda (bilgi-hikmet, sanat ve hayır alanında) uğraşısı artar, üstünlük kazanırsa, O, Tanrıya o derece yaklaşmış olur.’’ (Risale Cilt 1-Sayfa 225-290)

 “Felsefe külli bir bilimdir. Neden (illet) ve etki (ma’lûl)leriyle eşyanın hakikatini, onun yaratılıştan sahip olduğu niteliklerin yaratılışının nedeni olan (kendine özgü) özelliklerin mahiyetini bilmek ve bütün bunları insanın gücü ölçüsünde külli(kuşatıcı) bir bilgi ile kuşatmaktır.’’(er Risâlet’ül Conca s.60)

“Felsefe; başlangıcı bilimleri sevmek, ortası insani güç ölçüsünde varlıkların hakikatlerini kavramak, sonu da bilime uygun söz söylemek ve davranışta bulunmaktır.’’(Risale Cilt 1 s.49)

“Felsefeyle, yasayla ilgili, matematiksel, bilimsel ya da tanrısal bilgilerden herhangi birini, yani kısacası bilim öğren, bilgi elde et.’’ (Risale 1. s-538)

“Peygamberler (A.S.) Allah’ın, kendisiyle yaratıkları arasındaki elçileri, bilginler peygamberlerin vârisleri, filozoflar ise bilginlerin en erdemlileridir.’’ (Risale 3, s.384)

Filozofun, kendisinde övgüye değer yedi özellik bulunan kimse olduğu ifade edilmiştir: ‘’Ki bunların ilki işinin sağlam olması, (diğerleri ise) mesleğinin iyi, sözlerinin doğru, ahlakının güzel, düşüncelerinin isabetli, davranışlarının düzgün ve bilgilerinin gerçekçi olmasıdır.’’ (Risale)

 “Başka evrenlerin varlıkları üzerinde bu evrenin varlıkları ile benzetme yaparak akıl ışığı ve kalp gözü ile düşünmek gerekir.’’ (Risale)

“Düşünen ve bilen bir varlık olarak insan önce kendini, mikro kozmosu tanıyacak, sonra evrene geçecek onu kavrayacak ve bütün bunlar onun Tanrı anlayışının temelini oluşturacak, O’nu daha doğru anlamasını sağlayacaktır. Dolayısıyla insanı alemin ve sonra da Tanrının bilgisine götürecek en önemli ipucu ‘’kendini bilmesi’’ olmaktadır. Bu bilginin diğer bilgilerden önceliği ise, İhvan’a göre inkar edilemez bir gerçektir. İhvan kendini tanımadan evreni tanıma girişimini daha yüz kg’lık bir yükü kaldıramazken bin kg’lık bir yükü taşıma teşebbüsüne ya da henüz yürümeye gücü yetmeyen birinin koşmaya çalışmasına benzetir.’’

Felsefe; insanın topluma-doğaya-evrene bakış açısı olmaktadır. Varlığın, olay ve olguların nasıl ele alındığı önemli olmaktadır. Her şeyin felsefi bir temeli vardır. Bütün bilimlerin temeli toplumsallaşmayla birlikte var olan insana dayanmaktadır. Tüm bilimler, toplumsal aklın ürünüdür. Felsefik bakış açısı toplumsallaşmadan kopmadığı müddetçe sapmalar yaşanmaz. Bu da gönül gözüyle bakmayı gerektirir. Ancak devletçi uygarlıkla ve onun yarattığı bakış açısıyla birlikte sapmalar yaşanmaya başlamıştır. İnsanın; topluma, doğaya, evrene bakış açısı varoluşun özüne uzak düşmeye ve kopmaya başlamıştır. Bu da günümüze kadar yaşanan ve giderek büyüyen toplumsal ve ekolojik sorunların kaynağı olmuştur. İhvan-üs Safâ’cıların yaşadığı dönemde toplumsal sorunların giderek derinleştiği bir dönemdir.  Bu sorunlara çözüm bulabilmek için her şeyden önce felsefik bakış açısında düzeltmeye gitmek gerekir. Burada bir düzeltmeye gidilmedikçe ve doğru toplumsal bakış açısı kazanılmadığı müddetçe var olan sorunların çözümü gerçekleşmez.

Risalelerden anlaşıldığı kadarıyla İhvan-üs Safa’cılar felsefeye ilişkin yaşadığı yoğunlaşmalarla insan-toplum-doğa ve evrene ilişkin önemli tespitlerde bulunmuşlardır. Öncelikle, insanın kendisini tanımasını tüm bilimlerin başlangıcı olarak görmeleri oldukça önemlidir. Kendini tanıma, bilme aslında bir bütün felsefenin temel sorunu olmuştur. Bütün bilgilerimiz insana dayanıyorsa her şeyden önce insanın kendini bilmesi gerekir. Kendini tanımayan, bilmeyen başkalarını veya içinde yaşadığı doğayı, evreni nasıl bilebilir, hakikate nasıl ulaşabilir? İnsan bilgiyle hakikate ulaşır. Tabii ki bilgi, sadece bilimsellik ölçülerine göre elde edilen bilgi değildir. İnsanın varoluşunun kendisi bir bilgi-bilme durumudur. Bu bilme biçimi sezgilere dayanan bir bilme biçimidir. Sezgilerle insanın kendisini, doğayı ve evreni anlama ve kavrama çabası gelişmektedir. İnsanın sezgileri hakikatin özüne uygundur,  hakikatinden kopmamıştır. İktidarcı-devletçi sistem tarafından kirletilmemiştir. Kendisine ve toplumuna yabancı hale getirilmemiştir. Devletçi uygarlık sürecinin başlarında yaşayan düşün insanlarında, bilgelerde ve filozoflarda da bu bilme biçimleri açığa çıkmıştır. Bilgiye, kendilerinden yola çıkarak ulaşmışlardır. Bu yüzden günümüzden beş bin yıl önce Mısır’da yaşayan Terzi Hermes “İnsanlar ölümlü tanrılar, Tanrılar ölümsüz insanlardır.’’ diyebilecek kadar derin düşünceler ileri sürmüştür. Yine bilgisiyle çağını aşan filozof Heraklitios’a, bu bilgiye nasıl ulaştığı sorulunca “Kendimi araştırdım’’ diyerek cevaplandırmaktadır. İnsan kendisinden yola çıkarak Tanrıya ulaşabilir. Hallac-ı Mansur’da olduğu gibi kendisinin Enel Hak olduğunu anlayabilir. İnsanın kendini tanıyabilmesi için kendi özünden kopmaması gerekir. Adorno “Yanlış hayat doğru yaşanmaz.’’ diyor. O zaman, doğru hayat nasıl kurulabilir? Kendini tanımayan, bilmeyen biri nasıl doğru yaşayabilir? Doğru bir hayat kurabilmek ve doğru yaşayabilmek için kendini tanımak önemlidir. Herhalde bundan dolayı kendini düzeltirsen, tüm dünyayı düzeltmiş olursun, denmektedir. Bu yüzden kendini tanıma, kendi hakikatini bilmedir. Kendini tanıma çabası içinde olan insan, varlıkların hakikatini bilebilir. Çünkü doğadaki her şey birbiriyle bağlantılıdır. İnsan, doğadaki varlıkların ürünüdür. Kendini bildiği oranda doğadaki varlıkları bilebilir. Tao’cu felsefe’de dile gelen “Tao; taşta uyur, çiçekte rüya görür, hayvanda uyanır, insanda uyandığının farkına varır.’’ belirlemesinde olduğu gibi varlıkların varoluşunun birbiriyle bağı vardır.

İhvan-üs Safa’cılar da varlıkların yaratılışının birbiriyle bağlı ve sıralı olduğunu dile getirmişlerdir. İnsanı, evrenin açılımının bir ürünü olarak görüyorlar. Bir anda olup biten herhangi bir şeyin olmadığını ve her şeyin evrensel düzenle bağının olduğunu kavrıyorlar. Bu, önemli bir kavrama düzeyi olmaktadır. Bütünlüklü bakış açısına ulaşmış oluyorlar. İnsanı doğadan, doğayı evrenden bağımsız ele almıyorlar. Bakış açılarında parçalılık, merkezileştirme yoktur.  Bu yüzden insanı mikro kozmos (küçük evren)  olarak görürken, makro kozmostan (büyük evren) bağımsız ele almıyorlar. İnsanı düalist bir yapı içinde ele alırken beden ve ruhun evrenle bağını kurarak ele alıyorlar. Beden ve ruhu birbirinden ayırmıyorlar, parçalamıyorlar.  İnsanı, evrenin-doğanın kendini çoğaltması olarak görüyorlar. Ve evrensel özle bağını kuruyorlar. Evrensel özün-ruhun evreni yönetmesi gibi, insan ruhunun da insanı yönettiğini belirtiyorlar. İnsan ruhunun eylem ve yeteneklerini evrensel ruhun eylem ve yetenekleriyle bağlantılandırıyorlar.

Tanrıya ulaşmak için insanın bilgi-hikmet, sanat ve hayır alanında uğraşlarını artırmaları gerektiğini söylemektedirler. İnsanın bilgiyi, bilimi sevmesi ve bilgelik yolunda yürümesi gerektiğini belirtmektedirler. Bu konuda ne kadar mesafe alınırsa o kadar Tanrıya yaklaşılabileceğini dile getiriyorlar. İnsan yaratıcılığının açığa çıktığı sanat alanında insanın kendisini geliştirmesini önemsiyorlar. Sanat alanı estetik alanıdır. İnsandaki estetik ve yaratıcı yönün gelişmesini Tanrı’ya yakınlaşma olarak ele alıyorlar. İnsanı teşvik ettikleri şeyler insanın irade haline gelmesini sağlamaktadır. İnsanı kul, köle olmaktan çıkarma amaçları vardır. İnsan ne kadar iradeli olursa o kadar Tanrı’ya yaklaşabilir. Yani Tanrı iradelidir, insanda Tanrı’ya ulaşmak için iradeli olmalıdır. Körü körüne bağlanmaya, kaderciliğe karşıdırlar. Tanrıya ulaşmanın diğer bir ölçüsünü iyilik yapmada görüyorlar. İyilik yapma toplumsal değerlere daha fazla katılma anlamına gelmektedir. İyilik yapan insan merhametli insandır. Merhamet önemli bir insani duygudur. Tanrı’da merhamet sahibidir, affedendir, bağışlayandır. İnsanın Tanrı’ya ulaşması için toplumsal değerlere daha fazla değer katması gerektiğini anlatmaktadırlar.

Felsefe’yi sadece düşünsel, teorik bir olgu olarak ele almıyorlar. Filozof, hakikati araştırırken kendisini de araştırmaktadır. Dolayısıyla öncelikli olarak kendisini inşa etmesi gerekmektedir. Bu yüzden de filozoflar için temel bazı özellikler belirlemişlerdir. Filozofların felsefeye uygun bir yaşam anlayışına sahip olmaları gerektiğini belirtmektedirler. Yani filozoflarda teori-pratik bütünselliğini önemsemişlerdir. Düşünceyi yaşamdan, pratikten kopuk ele almıyorlar. Ne kadar yaşamsallaşıyorsa o kadar değerli buluyorlar. Filozofları bilginlerin en erdemlileri olarak tanımlarken, Tanrıya en fazla benzeyen olarak görmektedirler. Tanrıya benzeme çabası İhvan-üs Safa felsefesinin temel anlayışı durumundadır. Tanrıya yükledikleri anlam da her şeyin en yetkin halidir. Böyle bir Tanrıya benzeme çabası içinde insanı-toplumu güçlendirme çabası yürütüyorlar. Bunu da felsefeyle yapmayı amaçlıyorlar.

İhvan-üs Safâ, bilgiye ulaşmanın beş ayrı yöntemi olduğunu açıklar:

1-Duyular yoluyla

2-Akıl yoluyla 

3-Kanıtlama yoluyla

4-Nakiller yoluyla (öğrenim, iletişim)

5-Vahy ve esin-sezgi yoluyla

 

Risalelerde bilimler, beş grupta toplanmıştır:

A-Matematik ve mantık: Soyut biçimlerin bilimi

B-Doğa bilimleri: Astronomi ve fizik

C-Zihin bilimleri: Deneysel ve akılsal psikoloji

D- Tevhid ve kelâm: Doğanın metafizik ilkeleri

E-Ahlak: Tüm bilimlerin hedefi olan, toplumları düzenleyen yasaları veren bilim olarak sosyoloji

 

İhvan’a göre matematiksel bilimler (riyâziyyât) öncelikle öğrenilmesi gereken bilimlerdir. Bundan dolayıdır ki;

a)Riyazi (matematiksel) bilimler (14 risale)

b)Tabiat bilimleri (17 risale)

c)Psikolojik ve akli bilimler (10 risale)

d)Din ve ilâhiyat (teoloji ve metafizik) bilimleri (11 risale) şeklinde dört ana bölümden oluşan Risaleler de matematiksel bilimler ile başlatılmıştır. Mantık da bu bölümde yer alır. Risalelerin yazımında takip edilen bu metoda göre; riyazi bilimleri araştırmanın amacı, bizi tabiat bilimlerine götürmesi, tabiat bilimlerini araştırmanın amacı da metafizik bilimlere kapı aralamasıdır. (Risale c.1 s.75-76)

İhvan-üs Safâ’cılar çağının bütün bilimlerini kavramak için sayılara, matematik’e, fizik’e büyük bir önem vererek incelemişlerdir. Özellikle de doğa ve evreni kavrama konusunda bu bilimi öncelikli olarak ele almışlardır. Bu bilimle Tanrının birliği ve tekliğine ulaşırken, evrenin aslında ‘’bir’’in açılımı olduğunu ve tüm varlıkların bu öze bağlı olarak, birbirine bağlı olduklarına ulaşmışlardır. Matematik ve geometri konusunda Pisagor’u özellikle incelemişlerdir.

İhvan-üs Safâ’da Toplum

Kâmil insan, İhvan-üs Safâ’da şöyle tanımlanır:

“Akıllı, içgörü ve anlayış sahibi olan kâmil insan, sanki kökende İranlı, inançta Arap, dinde doğru yola yönelmiş bir Hanif, davranış biçiminde bir Iraklı, gelenekte Yahudi, rehberlikte bir Hıristiyan, bağlılıkta Süryani, bilimde Grek, ileri görüşte bir Hintli, yaşam biçimiyle bir Sufi(gibi)dir; ahlaksal ölçülerinde bir Melek, fikirde tanrısal(rabbani), marifette ise tanrıdır, tanrıya benzer ve bu nitelikleriyle insan-ı kâmil ölümsüzdür.’’ (Risale 1-376)

“İlah dostlarının alâmetlerinden biri, uzuvları şeriatta ve sünnette yasaklanan haramlardan sakındırmaktır. Bunun yanında dili; yalan, gıybet, dedikodu, küfür ve boş sözlerden korumak; kin, haset, öfke, kibir, hırs, tamah, nifak ve riya gibi kötü hasletlerden uzak durmak da yine Allah dostlarına özgü alâmetlerdir.’’(Risale)

Faik Bulut “İslam Komüncüleri’’ adlı eserinde İhvan-üs Safâ’nın ‘’saf-arınmış kardeşlik ve fazilet şehri kavramıyla Fazilet Toplumu Projesini nasıl ortaya koymuş olduğunu şöyle aktarmaktadır:

“…Mehdimiz zuhur ve huruç eylediğinde, kıyam günümüz geldiğinde,  güneşimiz doğduğunda, esrarımız açıklandığında, insanlarımız-gizlendikleri-mağaralardan çıktığında, yepyeni bir şehir kurmalıyız ki, cemaatimiz orada toplanabilsin. Ayrı düşenlerimiz birbirine kavuşabilsin. Ortak evimiz kurulabilsin ve kararımızı kendimiz verebilelim…’’

“Yolunu kaybetmiş bir topluma, zalim bir zümreye, mekruh bir çeteye ve sapkın  din alimlerine karşı-alternatif fazilet toplumu-Ehl ül Hayr-iyi insanlar topluluğu-kurulacağı fazilet şehri.’’

“Tüm yaratıklar kopmaz bağlarla birbirlerine bağlıdırlar. Biri olmaksızın diğeri olamaz. Hayattan soyutlanmış bir insan hakirdir. İster şehirli isterse köylü olsun, insanlar işbölümü sayesinde ihtiyaçlarını karşılamak üzere imece yolunu seçerler. Herkes bu işbirliği ve işbölümü sayesinde kendi alanında uzmanlaşır. Zanaat, ticaret, bilim ve eğitim, yönetim, genel hizmetler gibi faaliyet alanları doğar. Yine bu iş bölümü ve işbirliği sayesinde ‘’herkese işine ve mesleğine göre’’ ücret ödenir.’’

“Bu şehirde bütün bedenler ve ruhlar birdir. Sanki yekvücut olmuştur insanlar. Daha doğrusu bedenler ayrı, fakat ruhlar birdir. Tüm düşmanları, şeytan yandaşları alt eden bu ruh birliğidir.’’

“Fazilet şehri insanları, faziletli kardeşlerden oluşur. Bunlar arasında dostlar, şerefliler, bahadırlar, iyiler ve bilginler de vardır. Birbirlerini sever,  öğütleşir, yardımlaşırlar. Her biri diğerin iyiliği için çalışır, dostluk karşılıklıdır. Yürekleri tek atar,  bir başkasının yaşaması için gayret ederler. Biri diğerinin doğal mirasçısıdır, onun bıraktığı yerden devam eder. İlişkileri gizli ve açık sadakat üzerine kuruludur, arınmış bir kardeşlik duygusu taşırlar. Bilinçli bir işbirliği ve yardımlaşma içindedirler. Sözleşip ahitleşirler ki, işler tamamlansın, yapılanda kusur olmasın. Tek kişi, tek beden ve tek ruh halinde her şart altında ve her işte, ara vermeksizin yardımlaşırlar.’’

Asghar Ali Engineer’in İhvan-üs  Safâ’ya ilişkin  ‘’İslama Akılcı  ve Özgürlükçü Yaklaşım’’ adlı eserini İsmail Kaygusuz İngilizce’den çevirmiştir. Bu eserde;

“İhvan al-Safa’nın yönetimi(biçimi) dawlah ahl al-khayr(Hayırlı Halk Devleti)dir. Bu rejimi, akıllı ve bilgi-hikmet sahibi (ulama wa hukama) insanlar ile bir din ve inanç üzerinde anlaşmayı, uzlaşmayı geliştiren hayır ve erdeme layık toplum oluşturacaktı.(1,p-131) Bu hayırlı-erdemli ve cömertlik rejimini kuracak olanlar, dinsel işler ve konularda bilgilidir, peygamberlerin sırlarına ilişkin bilgiye içten yakınlığı vardır ve felsefe konularında ise çok iyi eğitimlidir. (4,p-198)

Kendinden önceki düşünceleri öğrenmek kadar, zamanlarının bütün bilimleri üzerinde araştırma yapan ve çağın bilgisini edinmeye çalışan İhvan-üs Safâ’cıların amacı kâmil insanı açığa çıkarmaktır. Kâmil insanı tanrıya benzetmektedirler ve bu yönüyle de ölümsüz olarak tanımlamaktadırlar. Bu da bilgi ve erdemlik bakımından olgunluğa, yetkinliğe ulaşmış insan olmaktadır. Kâmil insan ermiş insandır. Ermiş insan sır perdesini kaldırmış, sırra ulaşmış olan iyi insandır.  İyi insanlarla faziletli bir toplumun kurulabileceğini düşünmektedirler. Faziletli toplumu alternatif bir toplum olarak tanımlamaktadırlar. İnsanı insan yapan toplumsal değerleri koruyan, bunlar üzerine inşa edilen bir toplum olmaktadır. Bundan dolayı yalan, hile, kin, öfke, kıskançlık, kibir, hırs, kötülük gibi toplumsallığı parçalayan ve dağıtan yaşam ve duygulara yer yoktur. Bu toplumun insanları ortak insani değerlerle biraraya gelmişlerdir. Amaçları bir olduğu için, ruhları ortaktır. Toplumu birarada tutan temel harçları sevgidir. Toplumsal değerler sevgiyle yaratılan değerlerdir ve bu değerlerle yaşayan toplumda sevgi büyür. İnsanlar sevgiyle biraradadırlar. Böyle bir toplumda yaşam anlam bulur, değer kazanır ve yaşanılır olur. Aslında İhvan-üs Safâ’cıların arayışları özgür yaşam, özgür toplum arayışı olmaktadır. Bu toplumun yönetimini de kendi zamansal gerçekliği içinde Hayırlı Halk Devleti olarak tanımlamaktadırlar.

İhvan-üs Safâ’cılar amaçladıkları toplumu inşa edebilmek için düşüncelerini temsil edebilecek insanları yetiştirmektedirler. Bu yönüyle yoğun bir eğitim faaliyeti yürütülmektedir. Öğretmenle öğrenci arasındaki ilişki de manevi boyutu gözetirler. Eğitimin amacı nefsi arındırmak, kişiyi olgunlaştırmak ve karakter kazandırmaktır. Eğitimlerde yaş gruplarını gözetmektedirler.

“12-30 yaşlar arasındaki gençlerin katıldığı ilk bölümde öğretmenlerin sözlerine uymak, onların gösterdikleri yolda yürümek,  düzenli bir nefs eğitimine alışmak gereği vardı.’’

30-40 yaşlar arasında olanların girdiği ikinci bölümde Dünya ile ilgili felsefi bilgiler öğretilirdi.

40-50 yaşlar arasında olanlar ilahi bilgiler üzerinde çalışırlardı. Bu basamağa erişenler bir takım ilahi sırlar öğrenir ve peygamberlere eşit sayılırdı.

Elli yaşından yukarı olanların kabul edildiği bölüme yükselenler ‘’Melaike-i Mukarribin’’  denen ve Tanrıya en yakın melekler sırasındadırlar. Bu son sıraya girenler, içinde bulunduğumuz alemin ve şeriat kanunlarına bağlı bütün olayların üzerinde bir değer taşırlar.’’

“Ey kardeş bil ki, tanrı, kutsal ruhu ile size ve bize yardım lütfedecektir. Bizim, farklı yerlere yayılmış soylu ve kibar insanlar arasında dostlarımız ve kardeşlerimiz vardır; onlar arasında şehzadeler, emirleri vezirler, yüksek yazıcılar ve valilerin oğullarından bir grup; aralarında tanınmış kent eşrafı, büyük toprak sahibi zengin köylülerin (dikhan), küçük mülk sahipleri ve ticaret erbabından kişiler ve çocuklarından bir grup ve yine aralarında ulema oğulları, edebiyat adamları(udaba, edipler) kadı ve din adamlarının çocuklarından bir grubu ve bir başka grup da zanaatkârların, yerel başkanların, zanaat ve meslek örgütleri önderlerinin oğulları ve yakınları oluşturur. Her gruba, bilgisi, anlayışı ve sezgisini uygun bulduğumuz kardeşlerimizden bir kardeşi(üyeyi) onların hizmetinde bizi temsil etmek üzere delege gönderdik. Bu kardeşler gruplara, arkadaşlık duygusu(rifk), nezaket ve sevgiyle danışmanlık yapıyor, öğütler veriyorlardı.’’(4-188)

İhvan-üs Safâ’cılar; sadece düşünsel olarak bir araya gelip entelektüel tartışma yürüten bir grup değildir. Aynı zamanda toplumu değiştirme çabası içinde olan devrimci bir grup olmaktadır. İnandıkları düşüncelere dayalı toplumu inşa etmeye çalışmaktadırlar. Bu yönüyle düşüncelerini pratikleştirmek için, yetiştirdikleri insanları toplumun çeşitli kesimleri içine göndererek örgütleme çalışması yürütmektedirler. Gönderdikleri bu kişiler kendilerini temsil edebilecek düzeyde iyi yetiştirilmiş kişiler olmaktadır. Bir anlamda amaçladıkları toplumu bu kişilerin şahsında topluma tanıtmaktadırlar. Böyle bir faaliyetle Abbasi devletine karşı mücadele içine girmektedirler. Toplumu aydınlatma çalışması yürüterek insanların düşüncelerini değiştirmeye, ortak bir örgütlülük içine çekmeye çalışmaktadırlar. Bu yönüyle topluma öncülük etmekte ve değiştirmeye çalışmaktadırlar.

“Arınmışlık Kardeşleri ve Bağlılık Dostları’’ hikmetle-bilgiyle biraraya gelmiş insanların topluluğudur. Zamanlarının bütün ilimlerini öğrenmeye çalışırken amaçları insanı-toplumu inşa etmektir. Bu amaçlarından hiç kopmamışlardır. Bu yüzden toplumun bütün alanlarına ilişkin görüşler sunmuşlardır, pratikleştirmek için mücadele yürütmüşlerdir. İnsanı-toplumu inşa etmenin ‘’kendini bilmekten’’ geçtiğinin farkındadırlar. Kendilerine ve insana olan büyük bir güvenle bu bilmeyi bütün herkese farkettirmek istemişlerdir. Ancak bu bilme, maddi dünyanın tüm nimetlerinden elini-ayağını çekmekle ulaşılabilecek bir bilmedir. Büyük bir arınmışlık ve bağlılık isteyen bir bilmedir. Ancak bu biçimiyle insan, kendi varoluşunun sırrına ulaşabilir. Ve binlerce yıllık direniş kültürünün soy damarlarından biri haline gelebilir.

Önder APO, Ortadoğu’da Uygarlık Krizi ve Demokratik Uygarlık Çözümü adlı savunmasında ’’Nasıl yaşamalı, ne yapmalı ve nereden başlamalı sorularına verilecek ilk ortak cevap sistemin içinden ve sisteme karşıtlık temelinde başlamalıdır. Fakat sistemin içinden sisteme karşıtlık, eski bilgeler düzeyinde her an ölüm pahasına hakikat savaşçılığını gerektirir. Nasıl yaşamalı sorusunun yanıtı nereden başlamalı sorusunun yanıtı ile iç içe olacak şekilde, modernitenin bir zırh gibi giydirdiği deli gömleğini çıkarır misali modernist  yaşamı terk edecek, nefret ederek bu yaşamdan vazgeçeceksin. Gerektiğinde her an kusarak mideni, beynini ve bedenini içindeki bu yaşamdan arındıracaksın. Modernist yaşam sana kendini dünya güzeli sunsa bile, içindekini kusarak yanıt vereceksin. Diğer iki sorunun yanıtı ile iç içe olarak, ne yapmalı sorusuna sisteme karşı hep eylemlilik biçiminde bir karşılıkla yanıt vereceksin. Ne yapmalı sorusunun yanıtı bilinçli ve örgütlü pratiktir.’’ demektedir.

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.