TOPLUMSALLIĞI HAPSETMENİN İCADI: GETTOLAR VE KENAR MAHALLELER

18 Kasım 2014 Salı

İster mülteci kampları ile sonuçlanan zorla göçertme olsun, ister devletlerin özellikle ekonomi politikalarının yol açtığı dolaylı ve yumuşak göçertme olsun ikisi de insanlık suçudur

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi

Her varlık gibi insan da olması gereken toplumsal yaşamı için uygun mekan ve şartlara muhtaç bir varlıktır. Çünkü toplumsal yaşam her şart altında ve her istenen mekanda gerçekleşmemiş ve sürdürülememiştir. Toplumun maddi ve manevi üretimi için imkanların olmadığı veya bu imkanların insanın elinden alındığı koşullarda sağlıklı bir toplumsal yaşam gerçekleşemez.

İnsan denilen varlığın yaşamı için lazım olan sağlıklı bir ortamı ve şartları ortadan kaldıran hesapta olmayan birçokolay vardır. Bunlardan bazıları doğanın kendi işleyiş kanunları neticesinde gelişen doğa olaylarıdır. Ve aynı zamanda varoluş kanununa göre doğal gelişmelerdir. Ancak bizzat insanın kendi eliyle yol açtığı ve insan yaşamının istediği şartları ve olanakları ortadan kaldıran anormal durumlarda azımsanmayacak kadar gerçekleşmiş ve gerçekleşmektedir. Her insanın yaşama istemi bir doğa kanunu iken toplumsal yaşamın sürdürülmezliğine yol açan insan eylemleri de anormal gelişmelerdir. Doğa kanunları gereği gelişen şeyler toplumsal yaşamı geçici bir şekilde zorlayabilirler. Ancak insan duygu ve düşüncesinde nesilden nesile aktarılacak kadar etkili olabilecek olumsuz tahribatlar yapmazlar. Fakat insanca bir yaşamı ortadan kaldıran insanın insana yaptığı gayriinsani dayatmalar farklıdır. İnsan tarafından gelişen bu tür eylem ve davranışlara biz genel adlandırma ve kavramsallaştırmayla iktidar ve devlet kültürü uygulamaları diyoruz.

Toplumsal yaşamı ortadan kaldıran ve doğrudan iktidar sahiplerince halklara, azınlık topluluklara dayatılan gayriahlaki ve gayriinsani eylemlerden biri de toplulukları yerinden yurdundan ederek göçertmektir. Toplulukların kültürlerini yaratıkları topraklardan başka alanlara göçerterek normal yaşam olanaklarını elinden alma uygulamaların hikayesi eskilere dayanmaktadır. Babil, Asur ve Hitit yazıtlarında dahi bu tür olayların geçtiği belirtilmektedir.

Öncelikle toplumda göçmenliğin pek kolay gerçekleşmeyen bir eylem ve hareket olduğunu belirtmek gerekir. Yer değiştirmenin doğrudan veya dolaylı yollarla göçertmekle gerçekleştiğini söylemek gerekir. İster mültecilik gibi bir siyasi durumla neticelenmiş olsun, ister kendi yaşam alanlarını bırakıp başka yerlere bir yabancı gibi yerleşmek kabilinde olsun, hiç kimsenin gönüllü olarak başka topraklara yaşamaya gittiği iddia edilemez. Bunun için göçertilmiş olmak, mültecileşmek, göçebe olmak, doğa kanunlarından kaynaklı yer değiştirmek gibi kavramları bir birinden ayırmakta fayda vardır. Bu kavramlar içinde asıl yaşamı zorlayan, yaşamı yaşanmaz kılan anormal durum insanları göçertmek ve akabinde mültecileştirmektir.

Tamamıyla iklimsel sebeplerden kaynaklı ilk insan atalarının Afrika’dan Ortadoğu'ya ve diğer coğrafik alanlara göçünü, yine orta Asya’dan göçüp gelmişTürki topluluklarınyaşadıkları gibi toplumsal hareketleri sorun teşkil eden olaylar olarak okumak doğru olmaz. İktidar mikrobu taşımayan hiçbir toplumsal sirkülasyon sorun teşkil etmez. Fakat bu iklimsel zorlukların yol açtığı göçü de Avrupalı kent burjuvalarının ve feodallerinin Amerika’ya-Avustralya’ya göçmeleriyle dekarıştırmamak gerekir. Birincisi normal ve zorunlu bir yer değiştirme iken ikincisi işgal ve talan harekatıdır. Kısacası toplumun kitlesel olarak tarih içinde mekan değiştirme olayları çokça olmuştur ancak göçertilmek ve mültecileştirmek başka bir şeydir. Zalimlik ve vahşiliktir. Göçertmek ve mültecilik eski köle pazarlarına götürülen savaş ganimetleri insanların modern hali gibidir.

Toplulukların göçertilmesi ile maruz kaldıkları sorunları doğru ve yeterli kavrayabilmek için bu alanla ilgili üretilmiş ve tanımlanmış kavramların tuzağına düşmemek içinbu genel girişi belirtme gereği duyduk.

2. Dünya Savaşı ve Mültecilik;

Bilindiği gibi iktidar ve özelde de onun kapitalist versiyonunun en temel yönetim özelliği ürettiği sorunlara kendi çıkarı için ad koyma ustalığıdır. Hata iktidarı bizzat bu tür işlerin ustası olarak tanımlamakta mümkündür. Örneğin tarihsel veriler toplulukların kitleler halinde yer değiştirilmeye mecbur bırakılmasının özellikle ikinci dünya savaşından sonra gerçekleştiğini gösteriyor. Bu durum giderek altından çıkılamaz bir sorun olmaya başladığı andan itibaren BM’ce (1951 de) mültecilik tanımı geliştiriliyor. Mültecilik kavramını kapitalist dönemin icadı olan gettolaşmayı yeni koşullara uyarlama olarak okumak mümkündür. BM başka hükümetlere ve ülkelere siyasi, dini etnik, vb… sebeplerden sığınmış olmayı mültecilik sayar. Fakat Kürtlerin ve Arapların kendi topraklarında da mültecileştirildiğini biliyoruz. Bununla birlikte BM tanımı zorla göçertilmiş olmayı değil, korku ve baskıyı neden göstererek göçmüş olma algısını geliştiriyor. Yani gettolarda, kamplarda yaşamaya ‘mecbur bırakılmış’ değil ‘mecbur olmuş’ fikrini egemen kılarak durumu normalleştiriyor. Bugün yeryüzünde kaç yüz milyon insanın göçmen adı altında başka ülkelere göçertildiğini bilmiyoruz. Ancak bu kitlenin altmış milyon kadarının mülteci adı altında kayıtlara geçtiğini belirtmek mümkündür.

Kapitalist modernite, insanlık tarihinde sistematik biçimde kültürel ve fiziki soykırımyapan düzen olarak anılacaktır. Kültürel soykırımın bir yolu da halkları zorla direkt ve çok ince yöntemlerle dolaylı göçerterek yapılmaktadır. Bugün anlık olarak bir kez daha Suriye ve Irak’ta gördüğümüz şey sistemin kendi siyasi emelleri için milyonları göçertmeyi savaş taktiği olarak kullandığıdır. Göçertmeyi savaş taktiği olarak kullanan bu sistemin daha değişik ve ince yöntemlerle neler yapabileceğini görmek içinde toplama kamplarına bakılabilir. Bir tarafta çoğunluğu kadın ve çocuk milyonlarca aç, perişan insan bir tarafta yediği ekmeğin fiyatını bilmeyecek kadar gerçek hayattan uzak aktris kadınAngelina Jolie seremonileri. İşte kapitalist sistem döneminde insanlığın yaşadığı trajedi budur. Bu acayip ve tuhaf şey kapitalizmin yaşam felsefesinin en sade halinin dışa vurumudur. Bu durum metropollerin varoşlarına yerleşmekten ayrı ancak kitlesel olduğu ve siyasi sorunlar çözümsüz kaldığı için daha tehlikeli bir gelişmedir.

Genelde kabul gören bir düşünce, insanın yerleşik yaşama geçerek kültür yaratmaya başladığı ve böylece yerleştiği, çoğalıp büyüdüğü, üzerinde yaşadığı toprakların özelliklerine göre kendisinin olan bir yaşamı yarattığıdır. Dolayısıyla yerinden ve yurdundan göçertilen insanların yaşamı kendi yaşamları olmaktan çıkmıştır. Çünkü çadırını, konteynırını kurduğu yer onun değildir. Göçertilenlerin kök saldığı topraklardan kopması onların yaşamını kullanılmaya açık yaşam haline getirmektedir. Her şeyden önce ona bu mezalimi yapanların kendilerini aklamak için kullandığı bir metaya dönüştürülüyor. Türkiye devletinin Suriye'yi Esat rejimi yıkılsın diye geliştirdiği yoğun göçü ve daha sonra kamplara doldurduğu insanları “ne kadar iyi bir devlet ve hükümet sahibiyiz” algısı için kullandığına günlük olarak tanıklık ediyoruz. İstenen gerçekleşmeyince ve planlanan oyun tutmayınca bu kez de “esnaf ve sokak sakinlerinin tepkisi” adı altında saldırıp kovmak, değişmez yöntem olarak kullanılmaya başlanıyor. Nedenleri ne olursa olsun özellikle de günümüzde yurtlarından göçertilenlerin günlük siyasi amaçlar için kullanıldıkları çok aşikardır. Bu durumun özellikle 1990’lardan sonra geliştiğini görüyoruz. Sistemin bizzat kendisinin yol açtığı mağduriyetleri gideriyormuş gibi yapması, bizzat ölüm çetelerine yaptırdıkları katliamlara karşı insan hayatını koruyormuş gibi bir politik dil kullanması artık göçertilmişlerin varlıklarıyla siyasi bir meta olmaya başladığının kanıtıdır. Görüldüğü kadarıyla genelde 1990’lardan sonra ama özellikle son üç beş yıldır yapılan göçertilmeler eskiden yaşanmış olan göçertilmelerden daha farklı ve derin yeni politikalara yol açmıştır. Göç ve mülteciliğe köklü çözüm adı altında mağdur edilmiş bu tür toplulukların politik amaçlar için kullanılması eskiye göre daha sistemli ve yoğunluklu bir hal almıştır. Buda kendisi ile özellikle şiddeti körükleme gibi yeni sorunlar getirmiştir.

Göçertilenlerin siyasi amaç için bir taktik unsur olarak kullanılmaları önemli oranda yeni olsa da, göçertilenlerin asıl sorunları uzun süre bir bölgede kalmaları halinde kendi günlük yaşamları içinde ortaya çıkmaktadır. Sorunun da ötesinde insanlık suçu olan kültürel soykırım bu tür toplulukların karşılaştıkları günlük uygulamalardır. Günümüzde ABD veAvrupa ülkeleri gibi kalifiye elaman, ucuz işgücü ve az sayıda da olsa mülteci alma gibi saldırılar, kültürel soykırımın en çok yaşandığı durumlardır. Yine Kürdistan’ı işgal etmiş her dört devletin metropollerine göçertilen Kürdistanlıların durumu kültürel soykırım uygulamasına en açık örnektir. Toplulukların bu tür yer değiştirtilmesinden sonra entegrasyon adı altında bin bir ince yöntemle içine alındığı topluma uydurulmaya çalışıldığını biliyoruz. Bu uygulamayı kabul etmemek kamplarda hapis kalmayı kabul etmek demektir. Entegrasyona gerektiği kadar yanıt vermemek ise işsiz ve aç kalmak demektir. Özellikle AB ülkelerine göçertilenlerin hepsini bekleyen kültürel olarak Avrupalılaşmaktır. Sistem bunu başarmak için işe dil öğretmeyle başlamaktadır. Daha sonra meslek öğretme yanında, yaşam kültürü enjekte eden eğitim süreçleri başlamaktadır. Bu süreç kişinin geçmiş kişiliği ile yani kültürü ile çatışmaya girmesine yol açmaktadır. Bu sürece tabi tutulanlarda eski toplumsal bağların hızla çözüldüğü, ahlaki değerlerinin aşındığı bununda suça yatkınlığı arttırdığı tespitlidir. Bu çatışma sonucunda yaşadığı değişimin yani kültürel soykırımın derinliğine göre gittiği yerle bütünleşme durumu ortaya çıkar. Bölgeler ve kıtalar arası yaşam standartları farkı bu soykırım uygulamalarına rağmen insanların özellikle Afrika ve Asya’dan bu kıtaya denizlerde ölümü göze alarak göçmesine yol açmıştır. Kuşkusuz ki bu biçimdeki gidiş dolaylı yöntemlerle göçertmenin ne kadar hakim olmaya başladığının da göstergesidir.

Göçertilmişler arasında en yoğun ve derin sorunlar yaşayanlar hiç kuşkusuz ki metropollerin kenar mahallelerine yerleşmek zorunda bırakılmış olan kırsal kesim insanlarında yaşanmaktadır. Günümüzde en sorunlu toplum kesimi olarakbunlar lanse edilmektedir. Sistem bu tür yerleri suç üretme alanları olarak kullanmaktadır. Bilindiği gibi iktidar ve devlet mantığında insan kötü ve suça yatkın bir varlık biçiminde de tanımlanmıştır. Bunun için özellikle kapitalizmin ulus devletinde kişi suç işlemeden devletin özel ekipleri ona göre bir suç getirip vermekteler. Hata işsizlik ve adaletsizlik gibi bizzat kapitalizmin mülkü olan sonuçları bile sistem bu kesimlere bağlayabilmektedir. Örneğin başta AB ülkelerinin birçoğunda olmak üzere dünyanın değişik yerlerindecan yeleği olarak kullandığı ırkçılık-milliyetçilik içinbu kesimleri hep sebep göstermektedir.

Ehlileştirme Amacıyla Geliştirilen Gettolar;

Dünya işsizler ordusunun en fazla elemanı bu insanlar arasından çıkmaktadır. Yine yoksulluk kenar mahalle, kenar semt, varoşların diğer ismi düzeyinde insan algısına yerleşmiştir. Mülkü kendi sisteminin baş tacı yapan kapitalist modernite bu tür alanlarda yaşayan kesimlerin mülküz kalması için elinden gelen her şeyi yapmaktadır. Büyük mülk sahipleri karşısında içinde oturacak bir barınağı dahi olmayan insanın yaşayacağı ruhsal depresyonun tüm belirtileri metropollerde yaşayan yoksularda görülebilir. Bu dengesiz maddi yaşam çelişkisi gettolaştırılmış yerlerde yaşayanlarda zengin olma heveslerini kamçılar.  Tam bu noktada sistem bu hevesi özel politikalarla kişiyi yarış atı gibi sistemin hipodromunda efor sarf ettirerek enerjisini tüketip teslim almaktadır. Bu çabanın sonuçsuz kalmasının yol açtığı hayal kırıklığı ve kendinden bıkma tam bir arabesk yaşam yaratmaktadır. İntihar ve içe dönük kişilik giderek hakim olmaya başlar. Her mahallenin değil hemen her sokakta bu gelişmenin yol açtığı gurupları görmek mümkündür. Bu durum da kendini koyuverme,  içki- eroin müptelalığı, holiganlık düzeyinde spor takımları taraftarlığı olup çıkmaktadır.

Merkezin lüks yaşam standartları karşısında kötü yaşam koşulları sebebiyle yaşanan tam bir öfke hali de bu tür yerleşim yerlerinin değişmeyen özelliğidir. Bu kimilerinde şiddete açık olmaya yol açarken önemli bir kesimde de zengin sınıfına özenme, taklit ve kendisi olmaktan çıkma şeklinde dışarıya yansımaktadır. Başta sağlık ve eğitim olmak üzere altyapı hizmetlerinden de yoksun bırakılan varoşlar burada yaşayanlarda sürekli bir kaçışa yol açmaktadır. Özcesi her zaman ölümü gösterip sıtmaya razı etme mekanları olmuş olan kenar mahallelerde tüm sosyal hizmetler sadece biyolojik olarak ölmemek için verilecek şekilde ayarlanmıştır. Bu tür yerlerde bir de yaşamın günü birlik yaşanmasını sağlayacak ekonomik ayarlanmalar vardır. Bu insanda adeta diken üstünde olmaya yol açar. Tam olmasa da buralar her ülke için gerçek manasında birer gettodur. Buralarda çok doğal olarak ortaya çıkan öfke ve kalkan isyanın devlet ve iktidar sahiplerine zarar vermemesi için sistem tarafından eroin, fuhuş, hırsızlık, çeteler, vb… yol ve yöntemlerle barajlanmaktadır. Devletler tarafından bu politikanın yol açtığı ortam ise toplumun diğer kesimlerine suç potansiyeli yüksek yerler olarak yansıtılmakta ve ayrı bir güvenlik uygulamasına zemin olarak kullanmaktadır. Kısacası tüm iktidar sahipleri hemen her zaman ve her yerde kenar mahallere merkezlerdeki kaliteli yaşamın arta kalanını sunacak şekilde ince bir ayarlama içinde olmuştur.

Göçertilmişler arasında en trajik yaşam kamplarda bekletilenlerin yaşamlardır. Birçok yerde on senelerdir bekletilen topluluklar vardır. Bunların yaşamları getto yaşamından da kötüdür. Afganlar, Filistinliler ve Kürtler, Asyalı topluluklar olarak en fazla bu tür uygulamalara maruz kalmış halk kesimleri olmaktadır. Yine Afrika kıtasında da buna benzer durumlara rastlanmaktadır. Bu kategori içinde değerlendireceğimiz halklardan toplulukların ortak paydası zorla göçertilmiş olmalarıdır. Ekonomik sebeplerden çok siyasi sebeplerden kaynaklı göçmüş bu insanların maruz kaldıkları uygulamalarda ekonomik olmaktan çok siyasidir. Bu tür politikalar bu tür alanlara hapsolmuş topluluklarda bir de siyasi sorunlar yaşatmaktadır. Bu duruma en iyi örnek kuşkusuz ki Kürtlerin metropollerde maruz kaldıkları durumdur.

Mülteci kamplarını da bir getto olarak ele almak gerekir. Nihayetin de mültecileştirme de sistemin siyasi ve ekonomik çıkar çatışması sonucunda doğmuş bir durumdur. Mültecilerin kenar mahallelerde oturanlardan farkı hareket serbestisinin daha katı kurallara bağlı olması, kendilerine geçici bakılmasıdır. Sistem mekanizmaları içinde bakıldığında çalışmak için yer değiştirenlerle BM’ce tanımlanmış siyasi mültecilik arasında özünde fark yoktur. Birisi ekmek bulmama korkusu yaşadığı için biri de can güvenliği korkusu sebebiyle göçmüştür. Can güvenliği sorunu olanların ekseriyetinin sömürgeci uygulamalardan kaynaklı ekmek sorunlarının da olduğunu biliyoruz. Mültecileştirilmiş olanlar ile varoşlara yönlendirilenler arasında özünde fark olmadığını mültecileşmiş olanların siyasi sorunlarını çözecek uluslararası kanunların olmamasında da görüyoruz. Yaşayarak gördüğümüz gibi yazılıp çizilenlerin tam aksine BM mülteciler yüksek komiserliğinin işi kampları dağıtmak üçüncü ülklerin varoşlarına kitleler göndermektir. Tıpkı göçertilmeyi normal göçmüş gibigöstermekte olduğu gibi bu tür kampları da sanki sakinleri kendiler gidiyormuş havası verilerek dağıtılır. Amaç dağıtmak olduğu için çok özel uygulamalar devreye konularak bu yapılır.

Kampların metropollerin kenar mahallerinden temelde ayrılan farkları yanında aynılaşan sorunlarda da travmaları daha derin olmaktadır. Bu tür yerleşim yerlerinin yaşamında yarının belli olmaması ve yerleşilen yerin geçiciliğinden kaynaklı en belirgin özellik yaşamda görülen istikrarsız ruh halidir. Sürekli değişen ruhsal durum giderek kişilerde bağlanacak tek bir değer bırakmamaya yol açmaktadır. Özellikle manevi değerlerden kopmanın kendisiyle getirdiği savrulmalar toplumsal ahlaki bağların ciddi oranda aşınmasına sebep olmaktadır. Bu durum her türlü tehlike kadar dışarıdan gelebilecek her türlü olumsuz talebe evet demeye de yol açabilmektedir.

Göçertilenlerde ama özellikle de doğrudan askeri zorla göçertilenlerin yerlerinden sökülüp atılmaları sadece bir fiziki sökülme ile sınırlı değildir. Bu ruhsal ve manevi olarak da bir sökülmedir. Bu durum bir insanın yarasına tuz basmak kadar acı verici bir durumu duygularında da yaşatmaktadır. Tam bir şok olma hali olan bu durum insanın alıştığı yerden başka bir yere giderken yaşadığı yabancılık şeklinde yansısa da, gerçek olan yaşanan çarpılmanın dışa vurumudur. Göçertilip kampa alınmak bir çok açıdan insan maneviyatında karşılığı olmayan yeni bir mekan ve ilişkiler ortamı demektir. Bunun insanda yaratacağı tahribatları başka bir şey tarafından insanda yaratılamaz. Sosyolojik olarak tam bir yabancılaşmadır bu. Bu şoka maruz kalanlar genelde içe kapanmaktadır. Göç ettirilmişlerin kaldığı kamp ve kenar mahallelerde yaşamaya mecbur edilmişlerin en fazla ortak olan sorunları bu içe kapanma hali ve etrafında yaşanan durumlardır. Diyalogsuzluk, stres, daralma, ani parlama, kırıcı olma, kaba ve dağıtıcı olma gibi hem psikolojik hem de toplumsal ilişkilere zarar veren davranışların bu tür yerlerde hızlı ve erken gelişmesi temelde bu içe kapanmaktan kaynaklanmaktadır. Ortam bulduğunda tüm yaşam öyküsünü anlatmak, dertleşmek adı altında deşarj olma gibi bir uçtan diğer uca savrulma toplumsal olarak yaşanan bir diğer özellik olmaktadır. Bu tür yerleşim yerlerinde en ufak bir sıkıntının şiddete evrilmesi gibi davranışlarda toplumsal ilişkileri zorlayan sonuçlara yol açmaktadır. Bir diğer anlam üstü açık kitlesel bir cezaevi olan böylesi yerler toplumsallığın tüketildiği yerler olmaktadır.

Bu tür yerlerde de üçüncü bir yere gitmenin her zaman daha iyi olacağı işlenerek kişilerde bir an önce bulunduğu ortamdan ayrılma düşüncesi diri tutulur. Sürekli baskı yaratılarak ve dayatma da bulunularak kişinin bulunduğu ortam kaçması teşvik edilmektedir. Psikolojik olarak kendi yurtlarından başka yerlere her ne sebeple olursa olsun göçertilenlerin geçmişleriyle her zaman sorunlu olması da bilinçli işlenen bir politika olmaktadır. Kişinin geçmişiyle sorun yaratılarak yeni ile bütünleşmesinin kolay gereçekleşmesi hedeflenmektedir. Bu baskı insanda önce kendi yakın çevresini ve giderek tüm çevresini hakir görmesine yol açmaya başlar. Ardından ait olduğu sosyal çevresinden utanma gelişmeye başlar.

İster mülteci kampları ile sonuçlanan zorla göçertme olsun, ister devletlerin özellikle ekonomi politikalarının yol açtığı dolaylı ve yumuşak göçertme olsun ikisi de insanlık suçudur. Bu temelde yer değiştirtilmiş toplulukların yaşadığı her sorunun sorumlusu bu insanlık suçunu işleyenlerdir. Ancak göçertilenlerin de asla unutmaması gereken bir şey vardır: Üzerinden kimlik ve kişilik buldukları topraklara dönülmedikçe hiçbir sorun köklü çözülmez. Başka yurtlarda sorun yaşanmak istenmiyorsa da asimile olup kendisi olmaktan çıkmaktan başka çare yoktur. Kültürel soykırımı yapmak insanlık suçuysa bu soykırıma kendini yatırmak da onursuzluktur.

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.