TARİHTE VE KÜRDİSTAN’DA SOYKIRIM POLİTİKALARI ÜZERİNE

15 Aralık 2014 Pazartesi

Kürtleri daha derin, bu kez daha sistematik ve bilinçli bir şekilde soykırıma tabii tutmanın planı, 24 Eylül 1925 yılında karar altına alınan Şark Islahat Planı’dır









Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi

“Soykırım; ırk, canlı türü, siyasal görüş, din, sosyal durum ya da başka herhangi bir ayırıcı özellikleri ile diğerlerinden ayırt edilebilen bir topluluk veya toplulukların bireylerinin, yok edicilerin çıkarları doğrultusunda önemli sayıda ve düzenli biçimde yok edilmeleridir.”

1948’de Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde (SSECS) Soykırımın hukuksal bir tanımı bulunmaktadır. Sözleşmenin 2. maddesi soykırımı: “Ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması [ve] çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi.”

Soykırım ya da Jenosit (İng. Genocide) kavramı 1944’de Polonya Yahudi’si bir hukukçu olan Raphael Lemkin tarafından Yunanca “ırk”, “soy” anlamına gelen génos ile Fransızca’ya Latince “katletmek” anlamına gelen “cidium” kökünden geçmiş “cide” sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur.

Lemkin’e göre Soykırım: “Genel anlamda konuşursak, soykırım milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle grubun elzem yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi ulusal gruplara ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, milli hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dahil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir.”

Soykırımın tarihte her zaman sömürgecilikle at başı gittiği bilinmektedir. Bunun için sömürgecilik kavramına bakmakta fayda vardır. Sözlükler “Sömürgecilik, müstemlekecilik veya kolonyalizm genellikle bir devletin başka ulusları, devletleri, toplulukları, siyasal ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması veya yayılma istemidir” diye tanımlamaktadır.

“Sömürgeciler genellikle sömürdükleri bölgelerin kaynaklarına el, iş gücüne, pazarlarına el koyar ve aynı zamanda sömürgeleri altındaki halkın sosyo-kültürel, dini değerlerine baskı uygularlar. Sömürgeciler kendilerinin sömürdükleri insanlardan daha üstün olduklarına inanırlar. Sömürdükleri insanları gelişmemiş toplumlardan seçerler.”

Bu bugün olduğu gibi dün de böyle yürütülmüştür. Tarihin ilk büyük sömürgecisi ya da kolonyalisti olarak Akadlı Sargon bilinmektedir.

Başkan Apo: “İlk emperyalizm ve kolonicilik uygulamalarını sistemleştiren de Sümer uygarlığıdır. Akad Hanedanlığını kurup tüm Sümer şehir devletlerini fethedip birleştiren Sargon, ilk imparator olma unvanına sahiptir. Sargon sömürgeci devlet aşamasını başlatır. Ondan önceki Sümer şehir devletleri, kendilerini savunma ve ticaret amaçlı bazı karakollar dışında, fetih ve kolonileştirmeye yönelmezler. Sargon ise, karakollar yerine geniş koloniler ve şehirler içinde bir başşehir kurup, sistemi ileri ve yayılmacı bir aşamaya şiddet temelinde ulaştırmanın yaratıcısıdır. Ondan sonra tüm emperyalist ve kolonyalistlerin yaptıkları, bunu yetkinleştirip uygulamaktan ibarettir. Planlı şiddetle insan öldürmek, ellerindeki her şeyi almak, onları köleleştirmek, yararlarına buldukları yerleri kolonileştirmek ve kendilerine bağlı yönetim gücü halinde tutmak, tarihsel gelişmenin en önemli aşamalarındandır. Bir nevi dönemin evrensel imparatorluğunu mükemmel bir biçimde kurmuş sayılmalıdırlar. Bu anlamda Sümerler sadece sınıflı devlet toplumu olmanın da ötesinde, çok etnik yapılı emperyalist bir uygarlıktır” belirlemesini yapmaktadır.

Sargonla birlikte sistematik olarak başlayan kolonyalizm ya da sömürgecilik esas itibariyle halkların soykırıma uğratılmaya başlamasının da tarihi olmuştur. Sargon sonrası Hammurabi’nin yaptıkları da benzer içerikte olmuştur. Sargon kadar etkili ve belki de ondan daha da vahşi soykırım politikalarını ise Asurların gerileme sürecinde halklara karşı uyguladıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Başkan Apo: “Sümer emperyalizmi, özellikle Asur döneminde halkları öyle alt üst etmiş ve yerlerinden atmıştır ki, Ortadoğu ve tüm dünyada etkisi halen yaşanmaktadır. Bir yandan yere çakma, kazığa çakılma, diğer yandan dağıtma bir terör ve soykırım yöntemi haline getirilip, insanlığın belleğinde silinmez izler bırakmıştır. Sınıflı toplumda sömürü ve hakimiyetin insan türü üstünde bu ilk planlı ve sistemli yürütülmesi, günümüze kadar yetkinleşerek sürüp gelmiştir. Eğer çağımızda da planlı ve sistemli insan kırımı teknik gelişmeyle orantılı olarak daha da büyüyerek yürütülüyorsa, bu durum toplumun hafızasında bir gen olarak yerleşik bu ilk uygarlık pratiğine derinliğine bağlı olmasından ileri gelmektedir. Canlı türün insanın, genleri nasıl oluşup benzer örneklere yol açıyorsa, toplumsal hafızanın da oluşan genleri vardır ve daha sonraki toplumlara yerleşerek benzer etkilere yol açarlar. Toplumun hakim ve sömürücü kesimi sürekli şişip bir fazlalığa yol açarken, sömürülen ve yönetilen kesimler zayıflayarak hep bir eksikliği yaşarlar. İnsan türündeki zalimliğin ve sömürünün diyalektiği bir kurulmaya görsün, bu çarkın durdurulması henüz mümkün olamamaktadır” diyerek Asur zulmünün ve de soykırım politikalarının bugüne etkilerini genişçe dile getirmektedir.

Asurlardan sonra da benzer politikalar sürecektir. Farslar, Yunanlılar, Romalılar derken, Sasaniler, Araplar, Moğollar ve de Modern Çağda emperyalistlerin uyguladıkları soykırımlar…

Modern Çağda Batı dünyası 1500’lerden başlayarak 19.yy.a geldiğimizde ise daha geniş bir sömürgecilik politikasıyla halkların toplu kırımlarına kadar bu işgal ve sömürgeci politikalarını vardırmışlardır. Örneğin Afrika’yı 1870-1890 arasında neredeyse 20 yıl içerisinde topyekûn sömürge haline getirdiklerini biliyoruz. “Afrika’ya Hücum” sloganı bu gerçekliğe işaret eder. Benzer bir şekilde tüm halkları hızla geliştirdikleri hastalıklı ‘Ulus Devlet’ modelinin hizmetine koşturmak için tüm dünyayı boydan boya sömürge altına almışlardır.

Unutmayalım ki sömürgeciliğin sorunsuz yürüyebilmesi için öncelikli olarak sömürge altına aldıkları toplumları ürkütmeleri, kendilerine güvensiz kılmaları gerekmektedir. Aksi takdirde sömürgecilik başarılı olamaz. Başarılı yürüyemez. Bunun yolu kesinlikle: "Yaşamaya hakkı olmayan alt-sınıf ve ırklar" oluşturmaktan geçer. Başka bir şekilde milyonlarca insanın katledilmesi, milyonlarcasının köle haline getirilmesinin izahatı zor olacaktır. Elbette; baskın olan toplum yani egemen olan topluluk eritmek ve yok etmek istediklerine birçok şeyi yakıştırmadan da yapamaz: “Paganlar, ilkeller, yontulmamış barbarlar, kafirler, yozlaşmışlar, dinsel sapkınlar, aşağı ırk” derken biz Kürtler için: “Ermeniler, şakiler, teröristler, caniler, dinsizler, çeteler, sünnetsizler, imansızlar, Zerdüştiler” gibi ne kadar çok sıfatı sömürgecilerin yakıştırdığını bizler biliyoruz.

Yukarıda değindiğimiz ulus devlet politikaları sonucu suni bir şekilde oluşturulan milliyetçilikle halkların sistematik olarak soykırıma tabi tutulmaları süreci başlatılmıştır. Soykırım politikalarına tarihten beri hep rastlanılmıştır. Lakin ulus devletle oluşturulan milliyetçilik politikalarıyla at başı geliştirilen pozitivist sosyolojiyle birlikte, halkları sadece fiziki olarak soykırımdan geçirmek değil, aynı zamanda halkları kendilerine benzeterek eritme süreçleri de hızlandırılmıştır. Pozitivist sosyoloji aynı zamanda başka halkların toplumsal yapılarını bozarak, başkalaştırmanın da mümkün olduğuna kanat getirdikten sonra, esas alınan ağırlıklı yön halkları başkalaştırmak yani asimile etmek olmuştur. Asimilasyon; “Assimilatio” kelimesinden gelmektedir ve anlamı “Benzer hale getirmek” tir.

Bu çerçevede Kürdistan'daki soykırım ve asimilasyon politikalarına baktığımızda gerçekten de çok çarpıcı tespitlere varmak mümkündür.

Öncelikli olarak tüm sömürgeci güçler ilk günden başlayarak Kürtlerin dilleriyle uğraşmışlardır. Kürtlerin dillerini bozamadıklarında ise aşiret yapılarına yönelmişlerdir. Aşiret yapılarını dağıtamadıklarında ise sürgün, göçertme ve çoğu zaman da soykırıma başvurmuşlardır. Soykırıma başvurduklarında ise fiziki olan soykırımın yanında her zaman kültürel soykırımı eksik etmemişlerdir.

“Varlığın evi dilidir” der filozoflar. Varlığın evini yıkmak için cümle yıkıcılar önce bir halkın dilini yıkmaya çalışırlar. Dilini yok etmeye çalışırlar. Bir halkın dili yıkılır ve yok edilebilir ise o halkın eritilme yani asimilasyon altına alınarak süreçle kültürel olarak başkalaşıma uğratılabilmesi mümkün hale gelir. Aksi takdirde bir halkı kendi bünyesine alarak eritmeye çalışmak, beyhude bir çabadır.

Öyle görülüyor ki yaklaşık yüz yıl önce zamanın Osmanlı Devleti’ni ele geçiren İttihatçılar, bu gerçekliğin iyi farkına varmışlardır. Öyle ki çok erken bir zamanda Kürtleri yok saymanın türlü türlü yollarını araştırmaya kalkışmışlardır. Yok, sayabilmek için önce bilimsel olarak bunu kanıtlamaya kalkışmışlar, bunun için gerçekten de bolca “bilimsel” çalışma yürütmüşlerdir.

“Bilimsel” çalışmalar doğalında Batıda öğrenilir. Öncelikli olarak Batı sosyolojisini incelemeye kalkışmışlardır. Batı sosyolojisi ağırlıklı olarak pozitivist olduğu için, bilim yoluyla her şeyi yapılabileceğine inanmaktadır. Ne de olsa Batılılar; fiziğin, kimyanın, biyolojinin kanunlarını “çözmüş” ve bu kanunları topluma uyarlayarak toplumları da kontrol altına alabileceklerine inanmışlardır. Bu bilime en çok da kısa bir süre içerisinde İttihatçılar, özelde de Kürtleri eritmeye yemin etmiş olanlar –örneğin Ziya Gökalp gibileri- inanmışlardır.

Evet, halkları eritmenin yani kültürel olarak “yok etmeye” götürüşün yolu: Bir, pozitivizmin kurallarını harfiyen uygulamaktan geçer. Bir de, başkalarının yaptıklarını inceleyerek, ders çıkartmaktan geçer. Yani “Başkaları halkları nasıl eritmiştir” onu öğrenmekten geçer.

İttihatçılar her iki yöntemi de derinden uygulamaya koyulmuşlardır. Hem “bilimsel” olan yöntemi kullanarak bu topraklarda yaşayan halkları Türklerin içerisinde eritmeye çalışmışlardır, hem de başka sömürgeci ve emperyalistlerin yaptıklarını inceleyerek, nasıl yaptıklarından dersler çıkararak, uygulamaya koyulmuşlardır.

Örneğin Ziya Gökalp ismindeki kişilik Durkheim ve August Comte sosyolojisinden edindiği bilgiler ışığında Kürtleri eritmenin en iyi yolunun Kürdistan'da aşiret yapılarını dağıtmaktan geçtiğine inanmıştır. Öyle ki Kürtlerin koçer tarzı yaşayışlarının her zaman Türk varlığı için tehlike teşkil edeceğini, Kürtler koçer olarak kaldıkça kesinlikle Türk varlığı içerisinde eritilemeyeceklerini savunmuştur. Kürtlere karşı uygulanan fiziki ve Kültürel soykırımın, resmi belgesi olan ve 24 Eylül 1925 yılında geliştirilen Şark Islahat Planı’nın 10. Maddesi aşiret yapılarının dağıtılmasına dönük alınan karardır.

İkinci önemli bir çalışma ise belirttiğimiz gibi başka sömürgeci ve emperyalist güçlerin uyguladıkları yol ve yöntemleri etüt ederek, hem Türkiye’de hem de Kürdistan'da Türkiye Halklarını ve Kürt Halkı’nı eritmenin yol yöntemlerini geliştirme olmuştur.

Encümen-i İlmiyye Heyeti adında kurdukları, sözde “Bilimsel Çalışmalar” yürütecek olan kurum aracılığıyla, bu çalışmaları yürütmüşlerdir. Dikkat edecek olursak, bugün de Türkiye’de böyle sözde bilimsel çalışmalar yürüten, ön ya da arka eki “bilimsel” olan birçok kurum ve kuruluş vardır. Encümen-i İlmiyye Heyeti isimli kurum, o zamanın Osmanlı’sında tüm toplumsal yapıları bir bir inceleme altına alıyor, nerede kaç kişi yaşıyor, nerede hangi halk yaşıyor ve hangi dili konuşuyor, nerede hangi din ve mezhepler bulunuyor, hepsini bir bir nüfus oranlarına göre araştırıp, haritalarını çıkarmıştır.

Amerikalıların, İngilizlerin, Rusların, İspanyolların, Portekizlerin, Japonların, Fransızların, Almanların derken Hollandalıların uyguladıkları yol ve yöntemleri incelemiş ve şu sonuçlara ulaşmışlardır:

“1-Kolon gurubu yerleştirmek

2-Yerli halkı asimile etmek

3-Yerli halkı iskân etmek

4-Bir bölgeden diğer bir bölgeye nüfus nakletmek

5-Aynı soydan olan nüfusu dış ülkelerden celp etmek

6-Göçmen işçileri asimile etmek”

Dikkat edersek bir halkı eritmek için ne kadar çok oyuna başvuruyorlar. Tamamen bir toplumsal mühendislik projesiyle hem Türkiye hem de Kürdistan'da bir kültürel soykırım planını hayata geçiriyorlar.

Konumuzla bağlantılı olduğu için ekleyelim: Bu planın uygulanması için belli bir inceleme ve araştırma sonrası 1,5 milyon Ermeni katledilmiştir. Bunlar yetmemiş olmalıdır ki 1916 yılında çeşitli nedenlerden dolayı kışın ortasında göçertilen 700 bin Kürt bile bile soğuklara terk edilerek katledilmiştir. Biz Yahudilere, Keldanilere, Asurilere ve Araplara ilişkin yapılan katliam girişimlerini hiç dile bile getirmeyelim.

Tuhaf gelebilir ama yazmakta yarar vardır. Tek parti haline gelmenin fikir babası Alman general olan Colman Von Der Goltz’tur. Colman Von Der Goltz 15 yıl boyunca Osmanlılara hizmet etmiştir. Araplara ve bölgede etkili politika yürütmesi için Abdülhamid’e önerilerde bulunmuştur. Almanya’ya döndükten sonra İttihatçıları etkileyecek olan makalesini “Deutsch Rundschau” dergisinde, Ekim 1897 yılında yayınlamıştır. Yazı Türkçe olarak 1905 yılında: “Devlet-i Aliyenin Zaaf Ve Kuvveti” olarak yayınlanır. Anadolu’da; ırkçı ve faşist ve bir halkı, asker millet olarak şekillendirmeye çalışan İttihatçıların tüm görüşlerinin bu yazıdan esinlendiğini söylemek yanlış olmaz.

Goltz şöyle der: “Türkiye’de… geniş ve hantal bir devlet yerine daha küçük fakat daha kuvvetli bir medeni devlet zuhura gelmelidir. Doğuda (Osmanlı) gerçekleşen ya da gerçekleşmesi gereken işte böyle bir süreçtir…

Yüz binlerce muhacir acemice tedbirler yüzünden mahvolmuş durumdadır. Yerleştirilenler, o yörenin yerli halkı ile kaynaşmayıp, örneğin Çerkezler gibi, devlet içinde bir nevi devlet teşkil ediyorlar ve hatta askerlikten çekiniyorlar. …Bu konuda alınması gereken esas tedbirlere ihtiyaç vardır… Müslüman Giritlilerin büyük kısmının daha milyonlarca ahaliyi alabilecek olan Türkiye toprağına göç etmeleri de hesaplanmalıdır…

Daralan memlekette yani Anadolu ve Rumeli’nde daha birçok kıymetli fütuhatlar yapılabilir. Yukarı Arnavutluk, … Zeytun Ermeni Bölgesi… Havran Dürzi Dağları, … Kürdistan’ın bilhassa Dersim taraflarında Hakkari’de, Musul, Bağdat ve Basra muhtelif cihetlerinde…

Balkan yarımadasında hudut tashihinden ne çıkar? Devletin zayıf bir Bizans devletinden kuvvetli bir Türk ve Arap devleti haline dönüşmesi, duruma göre çok daha müsaittir...

Milli yapıyı iç meselelere yöneltmek, terk edilmek istenmeyen Avrupa devlet muazzaması rolünü akıldan çıkarmak, Anadolu vilayetlerinin maddi ve manevi gelişmesine zihin yorarak, …ilmi çalışmalara merkez haline getirmek, Arabistan eyaletini mahalli kuvvetler vasıtasıyla yönetip müdafaa eylemek, …göçebe halinde yaşayanları yerleştirip…

Başkenti… Türk ve Arap hududuna mesela Konya veyahut Kayseri’ye veya daha ileriye güneye nakletmelidir…

Osmanlı devletinin zaafı, memleketin çok küçük olmasından değil, bilakis muhafazası için bu anda mevcut olan kuvvet nispetle bugün bile çok geniş bulunmasından dolayıdır…”

Goltz’in, “Das Volk in Waffen” (Tam Türkçesi, Silahlar İçinde Olan Halk) adlı yapıtını Millet-i Müselleha yani Asker Millet olarak yayınlanmış ve belirttiğimiz gibi tek tip bir devletin nasıl yaratılacağının da işaretlerini vermiştir.

Bunun böyle olduğunu İttihatçıların çıkarttıkları dergilerinin isimlerinden de görmek mümkündür. Silah, Süngü, Top, Tüfenk, Hançer vs. dergi isimleriyken, gençleri askerleştirmek için 1914 yılında açtıkları “Osmanlı Güç Cemiyeti” 1916 yılında “Osmanlı Genç Ve Dinç Cemiyeti” ve 1914 yılında Kazım Karabekir tarafından Osmanlı Güç Cemiyeti tüzüğüne dayanarak “Çocuk ordusu” bile kurarlar.

Goltz’u izleyen bu faşist zihniyetli İttihatçıların önde gelenlerinden olan Ahmed Rıza: “Vazife, Mesuliyet’ler: Asker” adlı eserinde: “Bizde daha yerleşmemiş aşiretler, daire-i sulh ve uhuvvete girememiş cemaatler, Osmanlılaşamamış Hristiyanlar, tahdid ve tahkim edilmemiş hudutlar var. Osmanlıların hukukuna her günü taarruz ediliyor. Devletimizin istiklali bin tehlike içinde bulunuyor. Binaenaleyh, emniyet ve asayişi temine kâfi olacak derecede muntazam ordulara, seyyar ve kavi bir donanmaya ihtiyacımız her devletten ziyadedir” diye yazmaktadır.

“Osmanlı tebaası sayılan Hristiyanlar içinde düşman ordularına yol gösteren, zahire tedarik eden ve köprülerimizi yıkmak, depolarımızı yakmak gibi muavenetlerde görülmüştü. Bu gizli düşmanlara karşı dahil-i memlekette bir çare düşünülmüş müdür?” diyerek gelecekte yaşanacak kıyımlara işaret etmektedir. Unutmayalım ki bu yazı 1907 yılında yazılmıştır.

Dikkat edersek İttihatçılar öyle sanıldığı gibi yapılanları bilinçsizce yapmamışlardır. Çok bilinçli bir şekilde adım adım geliştirmişlerdir. Kürtlere dönük çok özel muameleler içine girdiklerini söylemek yanlış olmaz. Öyle ki Kürtleri yukarıda ifade ettiğimiz gibi kış ortasında Batıya sürerek yollarda kırmışlardır, aşiret yapılarını dağıtmaya çalışmışlardır, bu yetmezmiş gibi bir de dillerinin “bir dil olmadığını” ispatlamaya kalkışmışlardır.

Bunun için Rusça Kürtçe bir sözlüğü kendilerince mercek altına alarak bu gayelerini ispatlamaya kalkışırlar. Toplam 8307 kelimesi bulunan bu Rusça-Kürtçe sözlükte: 3080 tanesinin Türkmence olduğunu, 200 tanesinin Arapça olduğunu, 1030 tanesinin Farsça olduğunu derken tüm veriler sıralandıktan sonra sadece 300 kelimenin Kürtçe olduğunu, bu 300 kelimenin ise 107 tanesinin dağlarla ilgili olduğu için özünde bu kadar kelime hazinesi az olan, cümle yapısı olmayan bir dilin, dil olamayacağını ispatlamaya kalkışırlar.

Yine 1916 yılında yukarıda ismini verdiğimiz kurumun bir üyesi olan Habil Kabil kodlu, Pelisterli Naci İsmail adındaki kişi Kürtlere ilişkin -daha doğrusu Kürtlerin ne kadar Kürt olmadıklarını, böyle bir halkın ve dilin olmadığını ispatlamak için- tam 12 farklı çalışmayı bilimsellik kıymetinin güçlendirilmesi için, Alman ve İngiliz isimleri kullanarak yayınlar. Tüm bu yapılan araştırmaların güya vardığı sonuçlar. “Bütün Kürt Aşiretleri arasında ne dilde, ne geleneklerde, ne yaşama biçiminde ve ne de ahlaksal yapıda bir birliktelik vardır. Ve hatta fiziki yapılarında bile büyük farklılıklar vardır.”

Kürtleri daha derin, bu kez daha sistematik ve bilinçli bir şekilde soykırıma tabii tutmanın planı, 24 Eylül 1925 yılında karar altına alınan Şark Islahat Planı’dır. Şark Islahat Planı Şeyh Sait İsyanı ardından sistematik olarak Kürdistan’a ve Kürt halkına karşı geliştirilen bir soykırım planıydı. Ve bu planın birçok maddesi halen yürürlükte olduğu gibi, birçok kararı da ısrarla uygulanmak istenmektedir. Neredeyse üstünden 89 yıl geçmesine rağmen Kürtleri kültürel olarak eritme politikalarından vazgeçilmemiştir. Şark Islahat Planı esasta Kürt halkını inkâr ve imha etmenin planıdır. Kürtleri eritmenin planıdır. Kültürel olarak bu coğrafyadan silmenin ve de dejenere etmenin, yani yozlaştırmanın planıdır.

Şark Islahat Planı bunun için en çok Kürtlerin dillerinin tasfiyesi üzerinde durmuştur. Dil yasakları üzerinde yoğunlaşmıştır. Kürtlerin kültürel değerlerinin yasaklanması üzerinde durmuştur. Ülkemizi terk etmemiz üzerinde yoğunlaşmıştır. Kendi isimlendirmelerimizi kaldırarak kendilerince yeni oluşturan bir bellek üzerinde yoğunlaşmışlardır. Özcesi Şark Islahat Planı asimilasyon yani eritme ve soykırım yani yok etme üzerine kurulu bir plandır, planlamadır.

Asimilasyonu Başkan Apo: “Asimilasyon kavramı uygarlık toplumlarında iktidar ve sermaye tekellerinin kölelik statüsü altına aldıkları toplumsal grupların üzerine uyguladıkları ve kendi eki, uzantısı durumuna indirgemek için tek taraflı ilişki ve eylemini ifade eder.

Asimilasyonda esas olan iktidar ve sömürü mekanizmasına en az maliyetle köle oluşturmaktır. Asimile edilen grubun öz kimliği ve direnci dağıtılıp kırılarak hâkim elit içinde hizmetlerine en uygun kölelerin derlendiği konuma düşülür. Burada asimile edilen köleye düşen temel işlev efendisine mutlak benzeşme, eki, uzantısı olma uğruna her tür çabayı göstererek kendini kanıtlamak ve böylelikle sistemde kendine yer yapmaktır… Asimilasyonu yaşayan toplum en uysal, en çalışkan ve uşaklıkta yarışan vicdansız, ahlaksız ve zihniyetsiz insan taslaklarından oluşur… Hâkim elit, asimilasyon toplumuna bu kimliksizliği dayatmak için iki temel silah kullanır; birincisi çıplak fiziki zor’dur. En ufak isyan ve başkaldırıda imha kılıcı başında sallanmaktadır. İkincisi açlıkla, işsizlikle karşı karşıya bırakmaktır” demektedir.

Başkan Apo soykırımı ise: “Asimilasyon yöntemleriyle üstesinden gelinemeyen halkın, azınlıkların, her türlü farklı din, mezhep, etnik grupların fiziki ve kültürel olarak tamamen tasfiyesini amaçlar.

Fiziki soykırım yöntemi genellikle hâkim elit kültürüne, ulus-devlet kültürüne göre üstün konumda olan kültürel gruplara uygulanır. Bunun tipik örneği Yahudi kültürüne ve halkına uygulanan jenositlerdir. Tarih boyunca Yahudiler hem maddi hem manevi kültür alanında en güçlü kesimleri oluşturduğundan karşıt kültürlerin fiziki darbe ve imhalarına maruz kalıp sık sık pogrom denilen soykırımlara da uğratılmışlardır.

İkinci soykırım yöntemi olan kültürel soykırım denemeleri ise daha çok hakim elit ve ulus-devlet kültürüne göre zayıf ve gelişmemiş durumda bulunan halk, etnik ve inanç gruplarının üzerinde uygulanır. Temel mekanizma olarak hakim elit ve ulus-devletin dil ve kültürü içinde tümüyle tasfiye olmaya amaçlayan başta eğitim olmak üzere her türlü toplumsal kurumların cenderesi içine alınıp varlıkları sona erdirilmeye çalışılır. Fiziki imhaya göre daha sancılı ve uzun sürece yayılmış bir soykırım türüdür. Yarattığı sonuçlar fiziki soykırımdan daha felaketlidir. Bir halk veya herhangi bir topluluk için yaşamda karşılaşabileceği en büyük felaket niteliğindedir. Varlığını, kimliğini toplum doğasının tüm maddi ve manevi kültürel unsurlarını terk etmeye zorlanmak, uzun sürece yayılmış kitlesel çarmıha gerilmekle özdeştir” diye tanımlamaktadır.

Bu durumu daha iyi anlamak, algılayabilmek, hissetmek ve duyumsayabilmek için yine Şark Islahat Planına bakmak önemli olacaktır. Şark Islahat Planı 27 maddeden oluşmaktadır. Topluca verecek olursak:

§     “Kürdistan’da idare-i örfiye dedikleri sıkıyönetim ilan edilecektir.

§     Kürdistan, 5 umumi müfettişlik mıntıkasına göre düzenlenecektir.

§     Sivil ve askeri mahkemelerde sivil hâkim bulunmayacaktır.

§     Ermenilerin ve Kürtlerin yerlerine Balkanlardan getirilecek olan Arnavutlar, Bulgarlar ve Kafkasya ile Azerbaycan’dan getirilecek olan Türk kökenliler yerleştirileceklerdir. Öyle ki getirilenlerin tüm masraflarını devlet karşılayacak, bura yerlileri mal ve mülklerini satamayacaklardır.

§     Kürtlerin, Ermenilerin mal varlıkları ve nüfus sayımı yapılacaktır. İsyan sürecinde ortaya çıkan tüm zararlar isyana kalkanlardan tahsis edilecektir.

§     Direnmiş olanlar göçertileceklerdir. Devletin belirlediği yerlere bu göçertmeler yapılacaktır. Devlet yanlısı tutum takınanlar, yani işbirlikçiler ve kendi halkına karşı kullanılmış olanların bir müddet göç etmeleri ertelenecektir.

§     Aşiretlerin lağvedilmesi için bir sürü memura ihtiyaç vardır. Sayımı gerekecek, tespiti gerekecektir. Ancak bunu yaparken: memurlar kesinlikle Kürt olmayacaklardır.

§     Oraya gönderilen memurlar maaşlarına yüzde 75 zam alacaklardır. Ve burada üç yıl kalanlar başka yerler için yani Türkiye’ye istedikleri yere terfi edebileceklerdir.  Ordu ailelerine mensup kişilere 1,5. kat fazla erzak artışı sağlanacaktır.

§     Sınır illerinde Hakkari, Van gibi yerlerde askeriyenin sayısı artırılacaktır. Ek taburlar ve alaylar oluşturulacaktır.

§     Silahlar yasak olacak vesikasız silah bulunduranlar Sıkıyönetim Harp Divanına götürüleceklerdir.

§     Türklükleri giderek zayıflayan ve Kürtlüğe mağlup olanlar Kürtçe konuşmaları durumunda para cezasına çarptırılacaklardır. Aslen Türk olup da ancak Kürtlüğe doğru kayan ya da Arapça konuşan yerlerde Türk ocakları, okulları, özelde de kız mekteplerinin açılması özendirilmelidir. Bu durum özelde Dersim’de hızla uygulanarak Türk olup da Kürtlüğe kayanların önü alınmalıdır.

§     Dersim’den çıkmak isteyenler devletin göstereceği yere gönderileceklerdir. Fırat’ın Batısında dağınık yerleşmiş olan Kürtlerin Kürtçe konuşmalarının önüne geçilmeli, kız mekteplerine ağırlık verilerek Türkçe konuşmaları garanti altına alınmalıdır.

§     Hükümet binaları ile Jandarma karakolları ve askeriye ve hudut karakolları süratle inşa edilecektir. Rejimin öncelik vereceği stratejik yerlere ulaşılacak şekilde yollar inşa edilecektir.

§     Yukarıda ismi geçen illere hızla demiryollarının ulaştırılması için çalışılmalıdır. Hızla karakollar, telefonlar, telsiz istasyonları kurulacaktır.

§     Kaçakçılık, istihbarat, casusluk ve emniyet noktaları gibi hususlarda sınır komiserleri genel sıkıyönetim idaresinden (Umumi Müfettişten) izin alacaklardır.

§     Kaçakçılığı engellemek için sınırlarda birkaç tane zırhlı araç alınacaktır. Bu alanlarda görev yapacakların maaşlarına zam yapılacaktır.

§     Bu mıntıkaya yabancı kişi ve kurumların girişine hükümetin izni olmadan izin verilmeyecektir.

§     Nüfus sayımı yapılan yerlerde hızla askeri şubeler inşa edilecektir. Ve buranın insanları askerliklerini bu bölgenin dışında yapacaklardır.

§     İllere ilişkin düzenlemeler gibi hususlar genel sıkıyönetim sürdükçe ertelenebilir.”

Bu plan dâhilinde Kürdistan adım adım işgal edilmiş, katliamlardan geçirilmiş, Türklerin kültürel yayılma alanı haline getirilmesi için Kürt Dili, kültürü, gelenekleri yasaklanmış, hakarete uğratılmış, küçük ve gözden düşürülmesi için her şey yapılmıştır. Benzer bir uygulama Ermeni ve burada yaşayan başka halklar içinde uygulanmıştır. Bu plan elbette bununla sınırlı değildir. Kürdistan o gün bugündür özel statülerle yürütülürken tümden bir özel savaş sistemi devrede tutulmuştur.

1927-1947 yılları arası Kürdistan Örfi İdare (Sıkıyönetim) biçimi Umumi Müfettişlikler, Olağan Üstü Hal Bölge Valilikleri, Sıkıyönetimler, Terörle Mücadele ve bugüne geldiğimizde ise Güvenlik Müsteşarlıklarıyla yürütülmektedir.

Şark Islahat Planı’nın hayata geçirilmesi her dönem yeni yeni kararlarla desteklenmiş, güçlendirilmiş ve güncellenmiştir. “Kürdistan’da, Kürt memur tayin edilmemeli. Sıkıyönetim mahkemelerinde, asker ve sivil yerli hâkim bulunmayacak. Posta ve Telgraf, polis, Jandarma zabitleri ve asayiş umumiyetle alakalı memurlar yerli halktan olmayacak. Kürtçe konuşmak yasak olacak. Konuşanlar cezalandırılacak.” Gizli genelgelerde ise: “Türk kızlarının Türkçe konuşamayan köylülerle evlendirilmesini teşvik etmeli” yaklaşımı özel ele alınmıştır.

Meclis Başkanı Abdülhalik Renda’nın raporunda: “Kürdistan bölgesinde, Türk nüfusu, Kürt nüfusunun dörtte birinden daha azdır. Elimizde kalan Türkiye arazisinde iki milletin aynı kudret ve selametle hâkim bulunması imkânını katiyet görmüyorum. Binaenaleyh bütün memlekette Türk nüfusunu ve nüfuzunu hâkim kılmağı farz ve zaruri görüyorum” diyerek Kürtlerin niçin sürgün ve asimile edilmesi gerektiğini alenen savunmuşlardır.

Sansür ve sürgün talimatnameleri, 1927 yılında çıkarılan “Bazı şahısların Şark Mıntıkasından Garp Vilayetlerine Nakline dair Kanunlar; Mecburi İskân ve Tunceli (Dersim) kanunları; ”Kürtler Köylerinden, evlerinden alınıp batı illerine sürülmüştür. Kürtler sürülürken yol harcamaları verilmemiş ama yerlerine getirilen Türk göçmenlerin tüm harcamaları, bir senelik iaşe bedeli ve tohumluk, araç-gereç ve konut giderleri devlet bütçesinden karşılanmıştır.

Benzer bir şekilde bu soykırım planlamasının sürdürülmesini bizler 14 Eylül 2000 yıllarında basına “Doğu ve Güneydoğu Eylem Planı” (DGEP) diye yansıyan planda gördük.

Baskın Oran bu plan için: “Aralık 99’daki MGK toplantısında alınan karar uyarınca hazırlanmış bu planın bir ‘durum saptaması’ ve bir ‘öneriler’ bölümünden oluştuğu ve sadece bu ikinci bölümünde tam 107 adet öneri bulunduğu yazılıyor. Yazılıyor diyorum, çünkü Sabah’ta Cengiz Çandar’ın isabetle belirttiği gibi, “bütün partilerin partiler üstü bir anlayışla yaklaştıkları” bu plan, böyle nasıl uygulanacaksa, “gizli bir eylem planı” diyor.

DGEP’in “durum saptaması” bölümü üç ana tespit yapıyor:

1) Sorun, sosyal nitelikli bir sorundur. Kaynakları şunlardır: a) Kamu yönetimindeki büyük eksiklikler ve kadro açıkları. Halk bölgede “güçlü, adil, sevecen” devlet istemektedir ve güçlü devletten kasıt, kamu yönetimindeki eksikliklerin giderilmesidir; b) Ciddi ekonomik sorunlar (istihdam, hayvancılık, yatırımlar); c) Büyük eğitim açığı; d) Büyük sağlık sorunu. 

2) PKK’nın bütün çabalarına rağmen, bölgede “kimlik duygusu uyandırmaya yönelik” çabalar yaygın ve temel bir sorun yaratamamıştır. Bu açıdan halk 3 gruba ayrılabilir: a) PKK sempatizanları; b) Protestocular; c) PKK kimliği taşıyanlar. İlk iki grup, ekonomik ve sosyal sorunları çözülünce PKK etkisinden kurtulacaktır.

DGEP’in önerdiği çözümler (yani tedaviler) de, tabii ki, bu saptamalarla (yani teşhislerle) tamamen tutarlı:

1) Kamu yönetiminin güçlendirilmesi: “Birinci sınıf” vali ve kaymakam atanması, bütün memurlara askerler ve polisler gibi zorunlu şark hizmeti getirilmesi; 2) Ekonomide onarım: İşsizlere iş bulma kurumu, arazinin verimli kılınması, kooperatifçiliğin özendirilmesi; 3) Eğitimde onarım: Yatılı bölge okullarının güçlendirilmesi, kadınlara okuma-yazma öğretilmesi, TRT’nin eğitici ve öğretici yayınlarının artırılması; 4) Sağlıkta onarım: Personelin zorunlu rotasyonla bölgeye gönderilmesi.”

DGEP 1999 yılında MGK tarafından alınan bir planlama ve karardır. Yani aradan tam 75 yıl geçtikten sonra devreye konulmak istenen plan yine Şark Islahat Planı yani soykırım planıdır. O da: Kürt Halkı’nın Kültürel soykırımdan geçirilmesidir. Benzer bir Soykırım Planlamasının 2007 yılında “Milli Bütünleşme Projesi” adı altında geliştirildiğini biliyoruz. 13 maddesi bulunan bu Soykırım Planı giriş kısmında neyi hedeflediği açıktır: “PKK’nın başarısı, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sürdürülen “Milli Bütünleşme Projesi” çerçevesinde henüz ulusal bütünlüğe tam olarak eklemlenememiş yurttaşlarımız ile ulusal bütünleşmeyi sağlamış olan yurttaşlarımızın bir kısmını ulusal bütünlük sürecinden kopararak, Kürt “etnik gruplaşması” sürecine sokmuş olmasıdır. Bölge insanının kafasında kendisine Kürt oluşundan ötürü farklı davranıldığı tezi oluşmuş olması, etnikleşmeyi güçlendirmektedir. Esasen “Milli Bütünleşme Projesi” 1980’lerde GAP projesinin devreye girmesi ile dev adımlarla hızla sonuca doğru gidecek, Türkiye Cumhuriyetinin milli bütünlüğü sosyolojik olarak tamamlanacaktı. PKK’nın bu dönemde ortaya çıkması “Milli Bütünleşme Projesi’ni” sekteye uğratmış ve toplumu “Milli Bütünleşme Projesi’ne karşı harekete geçirmiştir” diyerek diğer kısımlarda bunun nasıl tersine çevrileceği genişçe tartışılmakta ve bir plan dâhilinde Kürtleri hangi yol ve yöntemlerle giderek bozulan bu durum temelinde yeniden Kültürel Soykırıma tabi tutacakları yazılmaktadır.

Sözü çok uzatmadan TC işgalci ve sömürgeci gücü Kürtleri inkâr ve imhadan vazgeçmemiştir. Kürtleri kültürel soykırımla yok edebileceğine inanmaktadır. Bunun için Kürt ulusal kültürünü yok etmek için akıl almaz özel ve psikolojik savaş yöntemleriyle bu soykırımı ısrarla sürdürmektedirler. Köy yakmalar, milyonlarca insanı göçertmeler, faili meçhuller, dil yasakları, devletin özel eğitim politikaları hep bu kültürel soykırımı gerçekleştirebileceklerine olan inanç temelinde gerçekleşmektedir.

Bugün bile halen YİBO’lardaki ısrar ve Kürt kızlarına uygulanan taciz ve düşürmeler, zindanlarda Kürt çocuklarına yapılan taciz ve tecavüzler, “Haydi Kızlar Okula” ÇATOM’lar derken, Kürt çocuklarına karşı uygulanmak istenen Türkçe öğretme planlarının tümü Soykırım Politikalarının yürürlükte olduğunu göstermektedir.

Hiç şüphe yoktur ki devasa bir özgürlük mücadelesi vardır. Ulusal bilinç gelişmiştir. Ancak sömürgeciliğin yarattığı ruh ve kültür tümden kırılmadıkça, sömürgecilerin tüm sahalarına dönük olan özentili duruş, beklenti ve alışkanlıklar giderilmedikçe, kendi kültürel değerlerine çok güçlü bir şekilde sahiplenilmedikçe ve bu sahiplenme yaşamın tüm alanlarında pratikleşmedikçe bu kültürel soykırım planı devrede kalacaktır.

Boşuna Van depremi ardından Mersin’e göç etmek zorunda kalan analarımıza zoraki Türkçe öğretilmiyor.

Boşuna Kürt çocuklarına zoraki el konulmak istenmiyor,

Boşuna ıslah evleri Kürtlükten pişmanlık duygusu yaratmak için en iğrenç yöntemlerle yürütülmüyor ve yine kızlarımıza “dağa çıkma yerine fahişelik yapsınlar” denilmiyor,

Boşuna “Her Türk ikinci imam nikâhlı eşini Kürtlerden getirsin” denilmiyor,

Boşuna spor, sanat ve fuhuş için Kürt kızları ve çocukları özendirilmiyor.

Boşuna Hakkâri’de çocuklar alınıp İstanbullarda okutulmak isteniyor.

Evet, yukarıda dile getirilenlerin tümü bir plan dâhilinde yapılmaktadır. Başkan Apo: “15 Şubat 1925 tarihi Cumhuriyet Türkiye'sinde Kürtlerin soykırım tarihinin başlangıcıdır. 1925'ten günümüze kadar tam 85 yıl geçmiş ve bu soykırım değişik biçimlerde de olsa halen devam ediyor” demektedir. İşte bunlar bu plan gereğidir. Ve bu plan Cumhuriyet rejimi boyunca evirilip çevrilip, yeni adlar altında, yeni isimlerle, ek maddelerle, özendirmelerle hep gündemde tutulmuştur. Hedef hep Kültürel soykırımdır. Kültürel soykırımın en başat gücü ise dildir.

Önderliğimiz: “Kendi dilini yazdıramayan, kullanamayan bir halk toplumu hor görülmeye layıktır!” demektedir. Yine: “Dile kavuşan toplum, yaşamın güçlü gerekçesine sahip olmuş demektir. Dilin gelişkinlik düzeyi yaşamın gelişkinlik düzeyidir. Bir toplum ne kadar anadilini geliştirmişse o denli yaşam düzeyini geliştiriyor demektir. Ne kadar dilini yitirmeyle ve başka dillerin hegemonyası altına girmeyle karşılaşmışsa o denli sömürgeleşmiş, asimilasyona ve soykırıma uğramış demektir. Bu gerçekliği yaşayan toplumların zihniyet, ahlak ve estetikçe anlamlı bir yaşamları olmayacağı; trajik, hasta bir toplum olarak silininceye dek yaşamaya mahkûm kalacakları açıktır. Anlam, estetik ve ahlak yitimini yaşayan toplumların kurumsal değerleri ancak sömürgenlerin hammaddesi olarak işlenecekleri de bu açık olmanın bir gereğidir” diyerek dilin insan zihniyeti ve var oluşu üzerindeki olmazsa olmaz yerini dile getirmektedir.

Özcesi: bugün Soykırım Politikalarının özü Kürtlerin kültürel soykırımını sağlamaktır. Kürt kültürel değerlerini kendi Kültürel yayılma sahası ve kültürel gelişmesi için ham madde haline getirerek kullanmaktır. İşgalciler ve sömürgeciler bizim inkâr, imha, eritilme ve kültürel soykırımla yok edilmemiz için bu kadar uğraşırken, bizim sanki bir şey olmamış gibi yapmamız asla kabul göremez. Ne acıdır ki Kültürel soykırımla yüz yüze kalanlar, soykırımın hedefi olan bizler bu durumu hissetmekten aciziz. Duyumsamıyoruz. Bu tehlikeyi yaşamıyoruz. Hissetmediğimiz, duyumsamadığımız, yaşamadığımızı günlük ilişkilerde kullandığımız dille, dinlediklerimizle, izlediklerimizle, yazdıklarımızla her gün yeniden yeniden gösteriyoruz.

Dikkat edersek bu konuda epeyce sonuçta almışlardır. Bugün bizler bu kadar hızla Türk eğitim sistemlerine halen büyük bir coşkuyla koşuyorsak, halen büyük bir zevkle günlük yaşamda Türkçe konuşuyorsak, hatta öyle ki giderek kendi dilimizi unutuyorsak, ismimiz Kürtçe olsa bile dilimiz her geçen gün çok daha fazla günlük yaşamda Türkçe oluyorsa ve hatta rüyalarımız bile Türkçe ile vuku buluyorsa, orada durup sömürgecilerin ve cümle cemaat işgalcilerin bizim kişiliklerimizde ne kadar sonuç aldığını görmemiz gerekiyor.

Bu niye böyledir acaba: “Kültürel istilanın başarısı için, istilaya uğrayanların mutlak şekilde daha zayıf olduklarına ikna edilmeleri şarttır. Her şey karşıtını da içinde barındırdığı için, istilaya uğrayanlar kendilerini değersiz saydıkları ölçüde, zorunlu olarak istilacıların üstünlüğünü de tanımak durumunda kalırlar. Böylece istilacıların değerleri istilaya uğrayanlar tarafından örnek alınmaya başlar. İstila ne kadar keskin vurgulanıyorsa, istilaya uğrayanlar kendi kültürlerinin ruhuna ve kendilerine ne kadar çok yabancılaşırsa, istilacılara o kadar çok benzemek, onlar gibi görünmek, onlar gibi konuşmak isterler” diyor Paulo Freire.

Bu durumu Albert Memmi’nin sözleriyle ifade edecek olursak: “… Sömürgeleştirmeye hoşgörü gösterdiği sürece sömürge insanının tek olası alternatifleri asimilasyon ya da donup taş kesilmektir” demektedir. Daha güzel bir şekilde ise: “Kendi omuzları üzerinde başkalarının kafasını taşımaya-gezdirmeye razı hale gelme durumu” diyor Frantz Fanon.

Bunun için de: “Kürdistan bu halde köle ve sömürge bir ülke olarak kaldıkça, Kürt toplumu kimliksiz yaşadıkça, bu dünyaya çocuk getirilemez, bu dünyaya çocuk getirmek haramdır” diyen Başkan Apo’nun bu tespiti tüm Kürtlerin nasıl bir soykırım kıskacı altında olduklarını iyi göstermektedir.

Evet, soykırım kıskacı altındaysak o zaman hızla, herkes, hepimiz, hemen, her yerde, tüm zamanlarda, kendi omuzlarımız üzerinde başkalarının kafasını taşımaktan vazgeçmeli ve hemen o kafayı param parça ederek, bize ait olan kafayla dolaşmalıyız.

Aksi takdirde:

“Beyaz adam babamı öldürdü

Çünkü onurlu bir adamdı babam.

Annemi kirletti Beyaz adam

Annem güzeldi çünkü.

Beyaz adam belini kırdı kardeşimin

Güpegündüz, yol ortasında

Çünkü güçlüydü kardeşim.

Ve sonunda bana döndü Beyaz adam,

Elleri kan içinde.

Önce nefretini tükürdü yüzüme

Sonra “Hey velet,” diye buyurdu,

Bir tanrı azametiyle,

“Hey velet, bir leğen getir bana,

Bir havlu

Ve su dök ellerime”  durumundan asla ama asla kurtulunamaz.

 

KAYNAKLAR:

1-AİHM savunması

2- Kültürel Soykırım Kıskacındaki Kürtleri Savunmak

3-Şiir: David Diop-Le temps Martyre

4- Modern Türkiye’nin Şifreleri- Fuat Dündar

5- Sömürgecinin Portresi Sömürgeleştirilenin Portresi

6-Beyaz Deri Siyah Maske-Frantz Fanon

7-Ezilenlern Pedagojisi-Paulo Freire

8-Şark Islahat Planı-Mehmet Bayrak

 

 

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.