HELENİZM, İSKENDER SEFERLERİ VE KÜRDİSTAN

20 Ocak 2015 Salı

İskender’in karakter kazanmasında ve eğitiminde en büyük rolü olan hocası Aristo’dur

Mahir Ulaş GÜNEŞ

 Helenizm;

Helen kültür gerçekleşmesini İskender ile başlatmak tabi ki tarihsel anlamda yanlış olmamakla beraber eksik bir değerlendirme olacaktır. Helen kavramlaştırması günümüzde Yunanistan’da yaşayan toplulukların (özellikle de aşiretlerin) halklaşma süreci içerisinde kendilerini tanımladıkları ortak kimliğin adı olmaktadır. Ancak Helenizm’in, İskender’in seferleri ile baştan beri düşündüğü Doğu-Batı sentezini gerçekleştirerek tarihte yeni bir yüze kavuştuğu açıktır. Bu anlamıyla Helen Kültürünü İskender öncesi ve İskender sorası olarak değerlendirmek daha doğrudur.

Helen kültürü tarihin başlangıcında, Mezopotamya’da gerçekleşen Neolitik devrim ve sonrası gelişmelerin batıya, özellikle de Avrupa’ya yayılmasında bir köprü rolü oynamıştır. Özellikle M.Ö. 2000’li yıllardan sonra Anadolu’ya girmek isteyen Helenlerin akınları yoğunlaşmıştı. Troya savaşları ile beraber Helen kültürü doğuyla oldukça yakın temaslar kurmuş ve her zaman Mezopotamya kaynaklı gelişmelerle ilk elden etkileşim içerisinde olmuştur. Troya’nın M.Ö. 1200’lerde düşmesinden sonra da Helen kültürü özellikle Anadolu’nun Ege kıyıları üzerinde derin etkilerde bulunmuş ve her zaman gözünü daha fazla Mezopotamya’nın içlerine doğru dikmiştir. Gerek Hitit ve gerekse de sonrasındaki Urartu, Med ve Med-Pers İmparatorlukları Helenlerin Mezopotamya’ya girişleri önünde büyük setler oluşturmuşlardır.

Burada Troya savaşında gerekçe olarak ortaya sürülen konu da anlaşılmaya değer bir olaydır. En büyük Yunanlı aşiretin reisi olan Menelaus’nin eşi Helen, Troyalı bir prens olan Paris tarafından kaçırılmıştır. Bu Yunan coğrafyasında yaşayan aşiretler açısından bir birleştirici güç olmuş ve Anadolu’nun ele geçirilmesi için gereken birliği sağlayan kıvılcımı çakmıştır. Zeus’un bir ölümlüden doğan kızı olan Helen aslında mitolojide Yunan aşiretlerini birleştiren ortak kimliğin adı olmaktadır. Bu anlamıyla kültür olarak Helen bu aşiretlerin kendilerini ifade ettikleri bir kavramlaştırmanın adıdır. En büyük siyasi otorite olan Menelaus etrafında birleşen Helenler artık “doğu”nun fethini gerçekleştirebileceklerdir.

Bu aşamaya kadar da Helen kültürü açısından gerçekleşen, yayıldığı alanlarda yeni bir uygarlık hamlesi yapmak değil, var olan uygarlıksal gelişmelere tabi olma ve onu üzerine konma biçiminde gerçekleşmiştir. Hatta Helenler açısından uygarlık merkezleri etrafında birikmek ve onlara hizmet etmek bir ayrıcalık olarak da görülmektedir. Med-Pers imparatorluk sürecinde Helenlerin yoğun bir biçimde paralı asker olarak Med-Pers ordusuda yer aldıkları, hatta İmparatorluk içerisinde yaşanan siyasi çelişkilerde saf tutarak kazanç sağlamaya çalıştıkları kalan tarihi eserlerden anlaşılmaktadır. Özellikle Ksenofon’un Anabasis’inde dile gelen Onbinlerin Dönüşü hikâyesi böylesi bir durumu oldukça açık dile getirmektedir.

Bu durum sadece askeri açıdan değil, aydınlanma açısından da böyledir. Özellikle M.Ö. 500’lerle beraber Yunanistan’da başlayan felsefe çağı Mezopotamya uygarlığı olmadan düşünülemezdi. Gerek Zerdüşt dinindeki felsefi ve tasavvufi özellikler ile bölgede gelişen bilimsel gelişmeleri bizzat kendi coğrafyası olan Mezopotamya’da ve ilk elden öğrenme fırsatı yakalayan Helen aydınlanmacıları bunu Yunan coğrafyasında felsefeye dönüştürmüşlerdir. Birçok tarihçi tarafından “felsefenin babası” olarak adlandırılan Thales’in Babil kentinde dersler aldığı bilinmektedir. Yine Thales’in, Med’lerin İonya ordularını Kızılırmak nehri kıyılarında durdurduğu bir savaşı güneş tutulmasını tahmin ederek durdurduğu iddia edilir. Yani Thales Mezopotamya etrafında bilimle içli dışlı olmuş ve buna dayanarak felsefeye girişmiştir. Thales’in dışında, Pythagoras da Mısır ve Babil merkezlerinde otuz dört yıl boyunca kâhinlerden eğitim aldıktan sonra döndüğü İtalya’da bir okul kurarak felsefesini yaymıştır. İlk doğa filozofu olarak bilinen Herakleitos’un diyalektik, zıtların varlığı ve değişim gibi felsefi kuramlarını Zerdüşt öğretisinden geliştirdiği genel bir kanıdır. Tüm bunlar da göstermektedir ki Helen kültür M.Ö. 1200’lerden itibaren Mezopotamya uygarlığı ile direkt bir ilişki içerisinde gelişmiş ve bu uygarlığa göz dikmiştir. Ve en son İskender Seferleri ile beraber Doğu-Batı Sentezi adı altında bir talan harekâtına girişmiştir.

 

İskender Seferleri ve Kürdistan;

Büyük İskender(Aleksander), Makedonya Kralı II. Filip’in oğludur. II. Filip, Pers hâkimiyetinde bulunan Anadolu’daki İonya şehirlerini kurtarmak ve Perslerden öç almak amacıyla saldırı hazırlıkları yaptığı bir sırada öldürülür (M.Ö. 336). Yerine oğlu İskender geçer. İskender’in karakter kazanmasında ve eğitiminde en büyük rolü olan hocası Aristo’dur. Aristo, öğrencisine “Yunanistan bütün dünyaya hakim olacak güçtedir. Yalnız bunun için ülkeyi bir ilah gibi idare edecek ve kimseye, hatta kanunlara bile boyun eğmeyecek bir krala ihtiyacı vardır.” düşüncesini aşılamıştır.

İskender, hocasının düşüncelerini gerçekleştirmek üzere, Makedonyalılar ve Yunanlılardan meydana gelen ordusu ile Çanakkale Boğazı’nı geçerek geldiği Granikos’ta (Biga Çayı) Pers ordusunu yenilgiye uğratır (M.Ö. 334). Sard’a giren İskender, büyük ganimetler ele geçirir. Bazı şehirleri denetimine alır. Pers kralı III. Daryus, 100.000 kişilik ordusu ile İskender’e mani olmaya çalışır. Ancak Pers ordusunu dar bir geçitte sıkıştıran İskender, M.Ö. 333 yılında, Issos’ta III. Daryus’u mağlup eder. III. Daryus’un hazinelerinin tamamı İskender’in eline geçer.

Issos galibiyeti ile İskender, Pers imparatorluğunun kalbine giden yolu açmış oluyordu. Pers imparatorluğunun merkezine gitmeden önce, Perslerin önemli deniz üssü olan Suriye kıyısındaki limanlarını (Tiros hariç) fetheder. Tiros'un alınmasından sonra İskender, Arabistan ile Suriye arasındaki Gazze üzerinden Mısır’a doğru hareket eder. Pers kolonisi Mısır, savaşmadan teslim olur. Mısır, 24 yaşındaki İskender’i bir kurtarıcı olarak karşılar (M.Ö. 332). Kafasında doğunun ve batının tek imparatoru olma düşüncesi yatan İskender, ilk iş olarak Mısır’da Persler tarafından yıkılan tapınakları yeniden inşa ettirir.

Akdeniz kıyısında limanı bulunmayan Mısır’da İskenderiye Limanını kurar. M.Ö. 331′de İskender, Mısır’dan Mezopotamya üzerine doğru yönelir. Büyük ve Küçük Zap Suyu arasındaki Hewler Ovası’nda muhtemelen bugünkü Çemçemal alanında III. Daryus’un ordusu çok büyük bir kayıp vererek mağlup olur. Babil, Sus, Persopolis şehirleri İskender’in eline geçer. İskender, kaçmış olan III. Daryus’un peşine düşer. Ancak III. Daryus’un ölüsü ile karşılaşır.

İskender M.Ö. 329-328 yıllan arasında Baktria’da kalır. Buradan Indus’un yukarısındaki Pencap’a geçer. Hindistan’ın zenginlikleri ile büyülenen İskender, buradaki küçük krallıkları egemenliği altına alır. Hindistan’ın bitmek bilmeyen muson yağmurları ve Hindistan’ı tamamen ele geçirme fikri, Makedonyalı askerleri ve komutanlarını rahatsız etmeye başlamıştır. Bunun üzerine İskender, Hindistan’ı tamamen ele geçirme fikrinden vazgeçerek M.Ö. 324′te Sus şehrine geri döner.

Burada kendi ordusundan ve Pers ileri gelenlerinden kaynaklanan bir isyan girişimini kısa sürede şiddetle bastırır. Ordusunda bulunan paralı Yunan asıllı askerlere topraklar verir. Böylece yeni yerleşim yerleri kurulmuş ve İskender için tehlikeli olabilecek askeri bir güç başkentten uzaklaştırılmış olur. III. Daryus’un kızlarından biri ile evlenen İskender, yüklü bir drahoma (para yardımı ya da maaş) usulü geliştirir. Pers kadınları ile evlenen subaylarına toprak ve para dağıtır. Ve evlenen askerlerine hem yerel halkın kültürünü öğrenmelerini hem de onlara kendi kültürlerini öğretmelerini öğütler. Ağır bir hastalığa yakalanan İskender 33 yaşında Haziran 323′te Babil’de ölür.

Helenistik çağ daha çok doğu-batı kültürlerinin sentezlendiği çağ olarak tanımlansa da tam olarak böyle olduğu söylenemez. İskender’in hocası olan Aristo’nun kendisi bile doğu kültürünü her zaman hor görmüş, küçümsemiş ve barbar olarak nitelendirmiştir. Aslında seferlerdeki amaç, cennet doğunun tüm zenginliklerinin barbarların elinden kurtarılarak “uygar batı”ya aktarılması ya da Batılılaştırılarak uygarlaştırılmasıdır. Bu amaçla daha seferlerin başlangıcından itibaren doğuya ait kültürel, manevi, dini değerler hor görülerek ortadan kaldırılmaya çalışılır. Bunu yer yer kaba şiddete başvurarak yaparken çoğu kez de içlerine girerek eritmeye çalışarak yapmak istemiştir. Örneğin Zerdüştlük dininin temel yapıtları olan Gatalar ilk defa İskender tarafından yakılmış ve ortadan kaldırılmıştır. İskender Kürt kültürü karşısında tam bir kıyım siyaseti izlemiştir. Yine kendi askerlerini yöre halklarından kızlar ile evlendirerek yerel kültürü Helen kültürüyle etkilemeye çalışmıştır. Ancak Helen Kültürün ideolojik kaynağı olan Mezopotamya kültürünün öyle yeni yetme bir kültür tarafından etkilenip değişmesi beklenemez. Olan maddi anlamda bir yıkım olsa da manevi anlamda Helen kültürün Mezopotamyalı’laşmasıdır.

Maddi anlamada Mezopotamya coğrafyasında Helen Kültür etkilerini halen görmek mümkündür. İskender gittiği bütün alanlarda kendi adına şehirler kurarak kendince muazzam bir maddi uygarlık ortaya çıkarmak istemiştir. Mimari açıdan o dönemden günümüze kalan yapıtlar halen hayranlık uyandıracak güzelliktedir. Yine coğrafik isimlendirmelerde de Helen isimler çok fazla yaygınlaştırılmak istenmiştir. Birçok dağ, ova, ırmak ve alan isimleri ile yerleşim yerlerinin isimlerini Helen dilinde adlandırmışlardır. Yine kendi tarzında bir çanak çömlek (seramik) işlemeciliği de bu dönemden başlayarak Roma döneminin sonuna kadar devam etmiş ve geniş bir alanda etkili ürünler ortaya çıkarmıştır. Özellikle Anadolu’da Helen etkisi oldukça yoğun gözlenmektedir. Bergama, Efes ile Mısır’daki İskenderiye kentleri bu dönemin birer ürünüdür. Anadolu’nun eski halklarından Troya, Frigya, Lidya, İonya gibi pek çoklarını da kendi kültürleri içinde eriterek ortadan kaldırmışlardır. Bu kültürel asimilasyon ve eritme olayı, Mezopotamya coğrafyasına ve daha çok da Med toplulukların egemen olduğu sınırlara dayandığında hızını yitirmiş, etkisi azalmıştır. Şüphesiz bunda, temelinde binlerce yıllık güçlü bir Neolitik Çağ birikiminin yattığı proto-Kürt kültürünün oluşturduğu sağlam köklerin rolü belirleyicidir.

 

Selefkos Hâkimiyeti;

Helen öncesi Med-Pers İmparatorluğu ülkeyi satraplıklar (eyaletler) biçiminde yönetiyordu. İskender de bu alanları denetimine aldıktan sonra bu yönetim biçimini devam ettirdi. Ve her bir satraplık yönetimine komutanlarından birini yerleştirdi. İskender öldükten sonra da Helen İmparatorluğu olarak adlandırılan coğrafya İskender’in dört komutanı arasında paylaştırıldı. Babil Satraplığı olarak bilinen ve Med-Pers-Asur topraklarını kapsayan alan ise İskender’in komutanlarından Selefkos tarafından yönetilmeye başlandı (323-280). Bazı kaynaklarda Selefkia olarak da adlandırılan krallığın sınırları yukarıda Fırat ve Dicle’nin çıkış kaynaklarından başlayarak batıda Kapadokya, Antakya, oradan güney Suriye’ye ve Basra’ya sonra doğuya doğru Elam ülkesinden İran içlerine ve daha yukarıda ise Van ve Urmiye göllerinin kuzeyine kadar uzanarak neredeyse bugünkü Kürdistan diyebileceğimiz coğrafyanın bütününü kapsamaktaydı. Selefkos daha kendi krallığı döneminde annesi aslen bir Pers olan I. Antiokhus’u (285-261) hazırlıyordu. Selefkos döneminde İskender’in kurduğu Makedonya birliğinden ayrılan Selefkos Krallığı içerisinde bazı rahatsızlıklar baş göstermekteydi. Özellikle Ermeni, Kürt ve Pers soyluları İskender öncesi hakimiyetlerini tekrardan kazanmak amacıyla harekete geçmek istiyorlardı. Ancak Selefkos’un bıçaklanarak öldürülmesinin ardından Antiokhus’un kral olmasıyla bu hareketlilik askıya alındı. Antiokhus’un annesinin bir Pers soylusu olmasından dolayı kendi yeğenleri gibi görüyor ve kendilerinden sayıyorlardı. Ancak bir süre sonra krallık merkezi Babil’den Antakya’ya taşınınca krallığın doğusunda kalan satraplıklar kendilerine çok fazla önem verilmediğini düşünmeye başlamışlardı. Tam o dönemlerde krallık ordusu Trakya üzerine seferlerini yoğunlaştırmıştı. Selefkos ordusu kral III. Antiokhus komutasında M.Ö. 250 yılında Trakya seferine çıktığı bir sırada İran’ın kuzey bölgesinde daha sonra etkin bir güç olacak olan Part’lar bir isyan başlatarak Selefkos Krallığından bağımsızlıklarını ilan ettiler. Part’lar bu isyan sırasında bölgedeki bazı Kürt, Ermeni vb. toplulukların aşiret yapılarıyla ittifaklara girişmişlerdi. Bunlardan isyana öncülük yapan Arşaka (ya da Arsaki) aşiretleridir. Bu tarihten itibaren Selefkoslar gittikçe doğuda zayıflamış ve ellerindeki toprakları Partlara kaptırmaya başlamışlardır. Ve bu tarihten sonra Kürdistan coğrafyası Partlar, Selefkoslar ve Romalılar arasında yaşanan savaşların arenası olmaktan kurtulamamıştır.

 

 

 

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.