ÖNDERLİK GERÇEĞİ, UYMA ADABI VE DOĞRU KATILIM

15 Ağustos 2019 Perşembe

Önderlik gerçeğinde erteleme yoktur, an?a karşılık verme vardır. An?ı kaçırmanın adı zaman tasfiyeciliğidir.

ÖNDERLİK GERÇEĞİ, UYMA ADABI VE DOĞRU KATILIM

Tasavvufta, kişinin konuşan ?dilsiz deli? değil, ?dilsiz konuşan? olması gerektiği belirtilir. ?Gönül çeşmesinin açılması için ilk önce dil çeşmesinin kapanması gerekir? denir. Yani kişi söylemek istediği şeyleri sözün diliyle değil hal diliyle ifade etmeli, duruşuyla hal yolunu göstermeli, kendini hal yolu olarak ortaya koymalıdır. Kendi literatürümüze göre ifade etmek istersek, kendi kişiliğini çözüm gücü haline getirmemiş olanın söz söylemesi, ?dilsiz deli?nin konuşması-na benzer. Kültürel soykırıma karşı keskin bir mücadele içinde olmadıkça, böylesi bir soykırım altında bulunan bir toplumun bireyinin konuşan ?dilsiz deli? olmaktan kurtulması oldukça zordur. Kaldı ki, kapitalist modernite insandaki kalp dilini kesmiş, analitik aklın dilini tek dil haline getirmiş, böylece insanı salt maddeden ibaret olan ve sürekli madde peşinde koşan tüketim canavarı bir varlığa dönüştürmüştür. Ancak kalp dilini olgunlaştırıp ?dilsiz konuşma? öğrenildiğinde, ağızdan çıkan her söz yerini bulur. Sorunu olup da bir çıkış yolu arayanlar, sözlerinizden çok sizin ne yaptığınıza ve nasıl yaşadığınıza bakarlar. Konuşmaya layık olanların dili, nefs açısından fakir, gönül bakımından zen-gin olanların dilidir. Susan-konuşanların dili böyledir. PKK?nin çıkışında Kemal Pir ve Haki Karer gibi yoldaşların konuş-tukları dil tam da böylesi bir dildi. Bu yüzden kendileri için ?soy damarlarımız? denildi. Apocu Devrimcilik Anın Devrimciliğidir

Ancak yine de kalp dilini konuşmada gecikmeye düşülmemeli, asla ertelemeci davranılmamalıdır. Beyin düşünmek, göz görmek, kulak işitmek, ayak yürümek, dil ifşa etmek, el yapmak için vardır. Bunların hepsi kişide mevcut-sa, o zaman bu dili öğrenmek, her işi zamanında yapmak ve her sorunu yerinde çözmek için gerekli imkanlara sahip demektir. Yürütecek ayağınız olduğu halde yürüyüş halinde değilseniz, ya yürünecek yolu bulamamışsınız ya da sizi yola girmekten ve yol yürümekten alıkoyan şeyler vardır. Kararlıysanız hiçbir güç sizi yürümekten vazgeçiremez. Kişiyi yürümekten alıkoyan, devletçi ve iktidarcı sistemden kalma zihniyet bağlarıdır. Cezaevinde kalan bir arkadaşın yazdığı bir mektupta anlattığı ertelemecilikle ilgili güzel bir hikaye vardı. Oldukça etkileyici ve öğretici değeri yüksek bu hikayeyi aktarmak isterim. Bir kervanın ıssız bir sahradan geçtiği bir sırada, kervandakiler toz toprak içindeki Mecnun?u elindeki kalburla çö-lün kumunu elekten geçirir halde bulurlar. Merak edip bu ıssız çölde, toz toprak içinde ne aradığını sorarlar. Bir an için bile işine ara vermeyen Mecnun, göz ucuyla dahi kendilerine bakmadan, ?Kuşkusuz Leyla?yı arıyorum? cevabını verir. Şaşkınlık ve hayrete düşmüş kervancılar, ?Leyla gibi bir cevher hiç bu tozun toprağın içinde bulunur mu? Sen onu yanlış yerde arıyorsun? diye çıkışırlar. Bunun üzerine Mecnun, ?Leyla?nın nadide bir cevher olduğunu ve burada bulunamayacağını ben de biliyorum. Ama benim işim onu aramaktır. Canım ve gönlüm onu aramaktan bir nefes olsa dahi geri duramıyor. Bugün elime bu kalbur geçti ve Leyla?yı araştıracağım bu çöl ise önümde uzanıyor. Leyla?yı bulamayacağım bahanesi beni kendi işimden geri çeviremez. Ben Leyla?nın Mecnun?uyum, bahanenin değil? karşılı-ğını verir. Bahanelerin arkasına gizlenip yapılması gerekeni erteleme söz konusu olunca, aklıma zaman kavramı geldi. Ta-savvuf düşüncesinde zamana ilişkin de çarpıcı görüşler vardır. Bu öğretide geçmiş, şimdi ve gelecek çözümlenerek zamanın hakikatine varılır. Buna göre, ezel, zamanın önüne ön tasavvur edilemeyen önü; ebed ise sonuna son ol-mayan ilerisidir. Her ikisi de zihni birer kavramdır; çünkü zaman da zihinde var olan ve olayların kıyaslanmasından doğan bir kavramdan ibarettir. Geçmiş ancak hatırada vardır. Gelecek zamansa ufuk gibi insan gittikçe gider; içinde bulunduğumuz zaman hiç durmaz. Şu halde zamanın hakikati an?dır; başka bir deyişle içinde bulunduğumuz zaman-dır ve alem her an yeni bir an içindedir. Alemde duruş yoktur, oluş vardır. Yaşanan her an bir oluş anıdır, bir yeniden doğuş gerçeğidir. Varlık ile zaman arasında bağlantı kuran Önder Öcalan da bu iki kavramın birbirinden ayrılamayacağını vurgular. ?Varlık nasıl zamansız olarak düşünülemezse, zaman da varlık olmadan olmayandır. Zaman tamamen varlıkla ilgilidir. İkisi arasındaki ilişki en çok oluş kavramıyla bağlantılıdır. Varlık ve zaman oluşla gerçekleşir. Zaman varlıkta oluşa zor-lar. Daha doğrusu, varlığın sürmesi oluşla mümkündür. Oluş halindeki varlıktan bahsettiğimizde zaman doğmuş de-mektir? der. Zaman konusunda yapılan bu her iki değerlendirmede birbirine yakınlık vardır. Zamanı gündemine sokan şey, insanın yaşamı kavramak isteyen yegane varlık olmasıdır. İnsanın özgürlük ahlakına bağlı bir varlık olduğu asla inkara gelmez. O, bir karşı-yazgı olarak doğada yerini alır; kendi yasalarını kendisi belirleyip kendi yaşamını ku-rar. Buna karşılık canlı ve cansız öteki tüm varlıkların zaman diye bir sorunları yoktur. Çünkü onlar yalnızca kendi an-larını yaşarlar. Doğrudur, zamanda duruş yoktur, oluş vardır. Oluş, hemen an?ı akla getirir; oluş an?da gerçekleşir ve zaman bir anlamda oluşmanın tarihidir. Bu açıdan zamanın hakikati an?dır. Bu yüzden PKK devrimciliği de an?ın dev-rimciliği olarak bilinir. Ertelemecilik ise an?ın devrimcisi olmaktan çıkmak demektir.

Çokça bahane üretip ertelemeciliğe düştüğümüzü, bunun da bize büyük zararlar verdiğini, göz bebeğimiz gibi korumamız gereken yoldaşlarımızı tehlikeye attığını, hatta gencecik hayatlara mal olduğunu birçoğumuz kendi deneyimimizden gayet iyi biliyoruz. Zamanında gerekli tedbirleri almayıp ağır kayıplara neden olmak da en tehlikeli erteleme türlerinden biridir. Anın devrimcisi olmaktan uzak bir insanın pratiği, kaçınılmaz olarak içinde bolca erte-lemenin bulunduğu bir pratiktir, bir bahaneler ve gerekçeler pratiğidir, ağlama ve sızlamalar yüklü trajikomik bir şikayetler seremonisidir. Kişinin böylesi bir duruma düşmesinin nedeni, anlam bakımından muazzam bir yoksulluğu yaşamasıdır. Çünkü bu insan istenilen düzeyde bilinçlenmemiş, özgürlük bilinciyle kendisini sağlam iradeli bir kişilik haline getirmemiştir. Yapmak fiili iradeleşmiş bir varlığı akla getirir; çünkü iradesizlik kişiyi kaçınılmaz olarak atalete mahkum eder. Oluşmanın ruhuna aykırı olarak, pratiğimizde süreklileşen bir tekrar yaşandığı için, ertelemecilik bizde neredeyse bir geleneğe dönüşmüştür: Bizler istenmeyen bir gelişme sonrasında bunun nedenlerini sorgulamaya başlar, içinde bir hayli ?keşke? sözcüğü geçen değerlendirmeler yapar, ?Şunu şöyle yapsaydık bu olumsuzlukları yaşamazdık? de-riz. Halbuki arzu edilmeyen gelişmeler sonrasında neden ve niçin sorularını sormamız hemen hiçbir anlam ifade etmez; örneğin kaybettiklerimizi geri getiremeyiz. Oysa aynı soruları daha önceden sorup gerekli düzeltmeleri yapmış olsak, söz konusu olumsuzluklara düşmeyeceğimiz ve pratiğimizin başarılı bir pratik olacağı açıktır. Önder Öcalan?ın sıkça dile getirdiği ?savaşmadan savaşı kazanmak? ancak bu çerçevede pratikleşip gerçek anlamına kavuşur. Önderlik gerçeğinde erteleme yoktur, an?a karşılık verme vardır. An?ı kaçırmanın adı zaman tasfiyeciliğidir. Kapi-talistler bile an?a büyük değer verir; ?Dün iptal edilmiş bir çektir, yarın bir borç senedidir, bugün nakit paradır? der-ler. Mal istifleyip para biriktirenlerin zamana bu kadar değer vermelerine karşılık, kendini her an yeniden yaratıp manevi-moral değerlerle yüklenmek zorunda olanların zaman tasfiyecisi konumuna düşmeleri üzüntü vericidir. Anın devrimciliği ile özdeş olan başarı ve zafer kişiliğini temsil eden biri, kuşkusuz zaman tasfiyecisi konumuna düşmez. Çünkü o yaşamı en yüce değer olarak görür ve onu tüm değerlerin üstünde tutar. Yaşama saygı, devrimci-deki duyarlılığın en üst düzeyde seyretmesini, dolayısıyla ertelemeciliğe düşülmemesini gerektirir. Yaşam ertele-nemez; erteleme olduğunda yaşamın ruhuna ve özüne ters düşülmüş olur. Ertelemek, bir anlamda yerinde saymak demektir. Yerinde saymak ise, boşlukta ayakta durmaya çalışmaktan farksızdır. Yani ertelemeciliğe düştüğümüzde boşluk tarafından yutulmamız kaçınılmaz bir hal alabilir. Benzer biçimde varlık-boşluk ikilemi de öncelikle oluşmayı akla getirir. Eğer oluşmak anda gerçekleşiyorsa, o zaman an?ı kaçırmak oluşmamakla aynı şeydir ve bu da gerçekte varlık savaşını kaybetmeye yatkınlık olmayı ifade eder. Başarı ve zafer kişiliği varlık savaşını kazanmayı kesinleştiren kişiliktir. Halk olarak bir varlık-yokluk savaşının içindeyiz. Savaş en büyük ciddiyeti ve en yüksek anlama gücünü gerektirir. Hele söz konusu olan Kürdistan?daki savaş ise, bu savaşta kazanmayı tek seçenek haline getirmek, bunun için de sonuna kadar anlayışlı ve ciddi olmak şarttır. Anlayış ve ciddiyet her şeyden önce nefs savaşında mutlaka sonuç almayı gerektirir. Kendine göre olmaktan çıkarak özgürlük savaşına ve özgür yaşama göre olma mertebesine ulaş-madıkça, bu savaşta yer almak sadece kazanma olasılığını düşürür. Savaşmadan savaşı kazanmak için, ilkin kendi kişiliğimizdeki savaşı kazanmamız gerekir. Bize bu savaşı kazandıracak olan ?biraz toplumsal namus, biraz da aşk ve akıl?dır. Bahanenin değil, ?hakkın ve halkın? delisiysek, bu savaşı kesinlikle kazanırız. Toplumsal namus mutlak an-lamda bir topluma bağlı yaşamak, aşk bu toplumu özgürlüğe taşımak, akıl bunun yol ve yöntemini bulup uygulamak-tır. Çağdaş müminlik böyle gerçekleşir.

Bir tasavvuf şeyhi, ?Mümin nefsini, arif hakkı düşünür? der. Bu nedenle mümin ile arif arasında ciddi bir fark var-dır. Bir mümin gibi davranıp nefsiyle çatışma halinde olmak insanı belki sistemin kiri ve pasından biraz olsun arındırır, sistemin kötülükleri ve çirkinliklerinden uzak tutar; ancak Önderlik gerçekliğiyle birleşme ve bütünleşmeye taşımaz. Nefsini düşünmek demek bireyciliği, bencilliği ve kişisel hırsları ile boğuşmak demektir. Bu mücadele mümini az da olsa hakikate yakınlaştırabilir, ancak yine de hakikat açısından geri bir durumu ifade eder. Hakikat yolunda aşılması gereken pek çok menzil vardır ve nefs terbiyesinden başarıyla geçmek bu menzillerden belki de ilkidir. Bu açıdan diğer menzillere ulaşmak isteyen kimse, nefs savaşı sınavını en erkenden başarıyla sonuçlandırmakla yükümlüdür. Kısacası sürekli kendimizle boğuşursak, hakikat yolculuğunda fazla yol alamayız. Hep şu zayıflığım, bu yetersizliğim dersek, bu savaşımda sınıfta kalmış olan yetersiz devrimciliğimizi tekrar etmenin ötesine geçemeyiz.

Arifin tayyar, müminin seyyar olarak tanımlanması da hakikat yolundaki yürüyüşün temposuyla ilişkilidir. İlki uça-rak yol alır, ikincisi kaplumbağa hızıyla ilerler; ilki kanat çırparken, ikincisi uçmaktan korkar. Uçmak isteyen, kendi korkularını mutlaka denetim altına almalıdır. Uçmaktan söz edildiğinde birçok kimsenin aklına kuşlar gelir. Oysa uç-mayı öğrenmek duygu ve anlam gücünün gelişimine bağlıdır. Duygularla el ele veren düşüncenin de kanatları vardır ve insan bu yetisi sayesinde kanatlanıp göklerde süzülmeyi öğrenir. Bu sayede yaşadığı çağdan ve zamandan kopar, tüm çağlar ve zamanların içine açılır; bu sayede hem başlangıca kadar uzanır hem de sona kadar gitmeye çalışır. İn-sanı böyle düşünmek ve eylemekten alıkoyan şey, kendisinin güncelliğe bağımlı yaşıyor olmasıdır. Güncelliğin sınır-larına hapsolmuş kimse uçmayı düşünmez, bunu kuşlar ve uçaklara özgü bir eylem sanır. Kölelik güncel olanı yaşa-maya iter, günceli yaşamak da köleleştirir. Dolayısıyla güncelliğe mahkum yaşam, karanlık bir zindanda geçen ya-şamdan farksızdır. Önder Öcalan, İmralı sürecine alındığında, yaşadığı durumu uçurumun kenarına gelmek biçiminde tanımlar. Ba-tı?nın başkentlerine yolculuğunda, kapitalist modernitenin bakış açısının etkilerinden kurtulamamış zihniyet yapısı-nın iflas ettiğini görmüştür. Tam da bu koşullarda, henüz kendisini bile tanımamış bir insan, kendi halkına nasıl öz-gürlük verebilir der. Ama geri adım atmaz. Yapması gereken bellidir: Evrenin bilgi deposu olan beynine yüklenir, ?kanatlı düşünür? ve başarır. Uçurumun kenarında kanatlanmayı böyle gerçekleştirir. Paradigma üzerinde yoğun-laşması, kendisini yeni paradigmanın doğuşuna götürür. Mezar çukuru kadar daracık bir mekana hapsedilmiş olması bu konuda sonuç almasını engellemez. En dar mekanda en büyük düşünen insan ile en geniş mekanda en dar dü-şünen insan, Zerdüşt?ün aydınlık ve karanlık ikilemine benzer. En dar mekanda yaşamaya zorlananın büyük düşün-cesi kendisini özgür kılarken, açık ve geniş mekanlarda dar düşünen kişi kendi bedeninde hapistir. Kısacası artık ariflikten söz etmenin ve arif olmanın zamanıdır. Kaldı ki, Önder Öcalan da kendi önderliğinin bilge-lik ve inançla beslendiğini ifade etmiyor mu? ?Mühim olan an?ın hakkını vererek yaşamaktır. En iyisi an?ı geçmişsiz ve geleceksiz yaşamamaktır. Bilgece yaşam geçmişin ve geleceğin an?da dile gelip özgürce yaşanmasıdır? demiyor mu? Öyleyse bizim için gerekli olan ve bizi var kılacak şey Hakka odaklanmak, hakikati düşünmek, hakikatin içinde erimek ve eriyerek kendimiz olmaktır. Erimeden var olmak düşünülemez. Var olmanın yolu Önderlik gerçeğiyle bütünleşmek ve onun içinde erimekten geçer. Kuşkusuz bunun için aşk gerekir. Kimi yerlerde yaptığım değerlendirmelerin içinde aşk kavramı geçtiğinde, bazı kimselerin yüzünü öbür tarafa çevirdiklerine tanık olurum. Kapitalist modernite sistemi insanı o kadar hakikatin uzağına düşürmüş ve bu kavramı o kadar kirletmiştir ki, aşktan söz ettiğinizde ağzınızdan abes bir sözcük çıkmış gibi yüzleri hemen kızarıverir veya öyle davranırlar. Gerçekte utanılması gereken şey ise bu tür bir davranışın kendisidir. Halbuki Önder Öcalan, ?Aşk en yaman savaştıran gerçeğimizdir? der. Sistemin özünü anlatan bireycilik bataklığından çıkmadıkça, özellikle bugünün dünyasında, aşk denildiğinde kişinin aklına hemen cinselliğin gelmesi son derece do-ğaldır. Bireycilik ve bencillik denilen hastalıklı ruh halini yaşayan bir kimse hakikatin en uzağındaki kimse olduğu için her şeye yabancıdır, kutsal her değere yabancıdır, en çok da kendisine yabancıdır. Buna karşılık aşk yabancılaşmayı aştırır; bireyi kendisiyle, cinsiyle, toplumuyla, insanlık ve evrensel gerçeklikle yeniden buluşturur. Aşk bizi bütün bunlarla bir kılar, bütün bunların aslında bizde var olduğunun bilincine ulaştırır. Aşk anlamaktan gelen müthiş heye-candır, oluşmanın sevinç yüklü heyecanını yaşamaktır. Heyecandan yoksun yaşam aşksız yaşamdır. Zihniyet Devrimi Kesintisiz Bir Devrimdir

Konfüçyüs?e, ülkenin idaresini ele geçirmiş olsa ne yapacağını, insan toplumunun mutluluğu, doğruya yöneltil-mesi ve düzeltilmesi için neler düşündüğünü, nereden başlamak istediğini sorarlar. O da hemen ?Her şeyden önce isimleri ıslah etmeye çalışırdım, kavramlarla uğraşırdım? cevabını verir. Konfüçyüs, verilmesi gereken en doğru ce-vabı vermiştir. Önder Öcalan da son savunmasına bir ?kavramsal ve kuramsal çerçeve? çizerek başlamadı mı? Eski-sinden kopup yeni bir toplumsal yaşamın inşasına yönelirken, yapılması gereken öncelikli çalışma budur. Çünkü hasta ve hastalıklı bir sistemin kavramları ve isimleri de hastadır, çürümüştür, mikrop yüklüdür. Diğer kavramlar gibi aşk da bozulmuş, bir bataklıktan farksız bu sistemin pislikleri ve çirkinliklerinden yeterince nasibini almıştır. Ali Şeria-ti?nin de belirttiği gibi, ?Bizim en büyük sefaletimiz kelimelerin ve kavramların değişmesi, zayıflaması ve hatta bazen hastalanmasıdır. En mukaddes kelimeler ve kavramlar, bizim düşüncelerimizin ve duygularımızın ifadesidir. Eğer onlar değiştirilip saptırılırsa, türü, rengi ve şekli değiştirilirse artık konuşamayız ve bugün bunların birçoğunu kay-betmiş durumdayız.? Kapitalist sistem baştan sona krizli bir sistemdir ve bu kriz günümüzde tam bir kaos halini almıştır. Ama bu siste-min öncül krizi elbette zihniyet krizidir; sistemin öteki krizleri kesinlikle zihniyet krizini izler, bir yerde bu krizin ürün-leridir denilebilir. Zihniyet krizi isimler, kelimeler, kavramlar ve kuramların içinin boşaltılması ve böylece ?boş insan-lar? haline getirilenlerin boş düşünüp boş konuşmasından doğan bir krizdir. İnsan kavramlarla düşünür, düşüncesini kavramlarla açıklar. Bilim kavramlarla yapılır. Bu açıdan kavramlar üzerinde yeniden düşünmek ve tüm kavramların içini özlerine uygun olarak yeniden doldurmak son derece önemli ve ciddi bir iştir. Şeriati?nin de belirttiği gibi, kavramlar, başkalarına aktardığımız ve ?onların ruh ve düşünce derinliğine döktüğümüz? kutsal duygu ve düşüncelerimizi içine koyduğumuz testilere benzerler. Kapitalist modernite dünyasında bu testiler alabildiğine ?kirlenmiş, bozulmuş ve çirkinleşmiş; kırık, tozlu ve pis testiler durumuna düşmüştür.? Bunlarla uygarlık sisteminin zihinsel kalıplarını nasıl kırabilir ve kendi zihniyet devrimimizi nasıl yapabiliriz? ?Böylesi testilerle kendinden geçen veya susuz birine bir duygunun latif şarabını veya bir düşüncenin berrak suyunu nasıl içirebiliriz?? Önderlik gerçeği bu alanda da muazzam bir devrime imza atmış ve arındırıp yenilediği testilerimize duygunun tatlı şarabını ve düşüncenin berrak suyunu doldurmuştur.

İsimler, kelimeler ve kavramların hazin gerçekliği böyle olsa da, elbette kapitalizmin her şeye hükmettiği iddia edilemez. Nitekim 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyıl devrimlerle dolu geçmişti. Bu tarihsel süreçlerde devrim, devrimci hareket, özgürlük, ilerleme, adalet, eşitlik, haklar, toplumsal ve bireysel özgürlükler gibi kavramlar mazlumları ?göğe merdiven dayama?ya kaldıracak kadar derin bir anlam gücü yüklenmişlerdi. 70?li yılların Türkiye ve Kürdistan?ında bile benzer bir durum vardı. Devrimci gençler devrim yapma gereğinden söz ettiklerinde herkesi coşkulu bir heye-can sarıyor, özgür bir dünyaya inanç yüzlere yansıyor, yürekler özgür yaşam ateşiyle yanıyordu. Henüz istenilen düzeyde sürüleştirilmemiş bir toplum gerçekliği, bazı değerlerin kalıntı halinde bile olsa ayakta kalmasına ve bu da sözü edilen duyguların yaşanmasına imkan sunuyordu. Ne var ki, bugünün dünyasında aynı kavramlar ve kelimele-rin hiçbir saygınlığı ve kişiliği, hiçbir etkisi kalmamış gibidir. Bu kavramlar ve kelimeler ?belirleyiciliğini, etkileyiciliğini, seçkin konumunu, gücünü ve makamını kaybetmiştir; yarı canlıdır, zayıftır, fakirdir, şahsiyetsizdir, haysiyetsizdir, rezildir, kirlidir, sapkındır, hastadır ve değişmiştir.?

İncil?de, ?Başlangıçta Söz vardı, Söz Tanrı?yla birlikteydi ve Tanrı Sözdü? denir. Söz tanrısaldır. ?Sözdeki erdem hiçbir şeyde yoktur. Zira söz, zat -Tanrı- sıfatlarından bir sıfattır.? İsimler, kelimeler ve kavramlar bozulduğunda söz de ayağa düşer. Sözün değerini yitirdiği yerde ise her türlü alçalışın hükmünü konuşturması doğaldır. Kapitalist modernite çağı bu anlamda bir alçalış çağıdır, ?katı olan her şeyin buharlaşıp havaya karıştığı? bir çağdır; Tanrı?nın kendi-sinde nefes aldığı insana özgü tüm erdemlerin pazardaki herhangi bir malla takas edildiği bir çağdır. Bunun içindir ki, Nietzsche?nin Tanrı?nın öldüğünü ilan etmesi ve Foucault?nun ?İnsan da öldü? demesi boşuna değildir. Yine de Ön-der Öcalan?ın dediği gibi, kendi ölümünü ilan etmek doğru bir tutum olamaz.

Yazının devamı KOMÜNAR 74/PKK PDF?tedir?

 

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.