PKK?NİN 40 YILDA YARATMIŞ OLDUĞU DEVRİMCİ KÜLTÜR VE SANAT

15 Ağustos 2019 Perşembe

Toplumun bitirilmesi noktasına getirilmesi; toplumun hem maddi, hem de manevi değerler olarak artık son anlarını yaşar bir hale getirilmesi demektir.

 

PKK?nin kuruluşunun üzerinden geçen 40 yıl içerisinde öncülük ettiği mücadelenin ortaya çıkardığı kültür sanat üzerine bir değerlendirmeye gitmeden önce ?kültür nedir??, ?sanat nedir?? sorularının üzerinde durmak gerekir. Çünkü

?PKK?nin kültür ve sanatta ortaya çıkardığı gelişmeler hangi temelde yükseldiği?, ?Kültür ve sanat alanında yaratmış olduğu gelişmelerin ne anlama geldiği?? ancak o zaman farkına varılabilir. Burada öncelikli olarak şunu belirtmekte yarar var. O da; PKK?nin Kürdistan tarihinde çağ açan bir hareket olduğu gerçekliğidir. O nedenle PKK öncesi ve sonrası diye Kürdistan tarihi ve toplumunu iki dönemde ele almak gerekir. Bu ayrım noktası doğru belirlenmeden PKK?den önceki var olan gerçeklik ile PKK?den sonraki var olan gerçeklik farkını anlayamayız. Onun içindir ki, PKK?nin mücadele tarihi içerisinde kültür ve sanat alanında yarattığı gelişmeleri anlamak için, öncelikli olarak hem kültür ve sanatın ne anlama geldiği, hem de  PKK öncesi ve sonrası kültür ve sanatın nasıl geliştiğini, devrimci kültür-sanat dendiğinde bunlardan ne anlamak gerektiğinin üzerinde durulması gerekmektedir.  Daha çok günlük yaşamda kültür-sanat dendiğinde sanki birleşik kavramlarmış gibi ele alınıp ona göre değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu da beraberinde belirli yanılgılı yaklaşımları ortaya çıkarmaktadır. O nedenle böylesi bir yanılgıya düşülmemesinin gerektiğinin bilinmesinde yarar vardır. Tabi bunlar arasında ortak yanlar da bulunmaktadır. ?Kültür ve sanat aynıdır? ya da ?aynı değildir? derken burada kültür ve sanat alanındaki ortak yanların reddedilmesi gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Kültür, sanatı içermektedir. Sanat da kendini toplum olarak örgütleyen insan eliyle gerçekleşen biçimlendirmeleri, yaratılanlarını gerçekleştirilmesini, onlara kazandırılan estetiği, toplum tarafından benimsenmesini, kabul edilmesini sağlayacak olan algıları, kabul edişleri anlatmaktadır. Bu açıdan ortak yanları da vardır ve bu yanları da  birbirinden kopuk olarak ele almak mümkün değildir. Kültür için bugüne dek çok tartışma yapıldı. Kimileri ?altyapı?, kimileri de ?üstyapı? olarak değerlendirdiler. İster altyapı, ister üstyapı olarak değerlendirilsin her iki düşünce de aydınlanmacı düşünürlerin yaklaşımından kaynağını almıştır. Özne-nesne, objektif-sübjektif ayrımı, bir şeyi bir başkasıyla açıklama ihtiyacı ya da  diğeriniöbürüne tabi kılma yaklaşımı da, kültüre ilişkin yapılan bu değerlendirmelerde belirleyici bir rol oynamıştır. Kuşkusuz, bu düşünüş biçimine göre, toplumu ele almak, yaşamın örgütlemesinde ya da insanın kendi yarattığı bir gerçeklik olarak değerlendirildiğinde faaliyetlerini tek bir boyutuyla ele almak doğru değildir.  Bir yandan toplumun maddi yaşamının örgütlendirilmesi diğer yandan da manevi yaşamının örgütlendirilmesi bulunmaktadır. Bunların her ikisi de insanın kendini toplum olarak var ettiği temel dayanaklarını oluşturmaktadırlar. Buna bağlı olarak maddi yaşam sadece maddi yaşamsal ihtiyaçların karşılanması üzerine kurulmaz, aynı şekilde manevi yaşam da bu alanda duyulan ihtiyaçların karşılanması ile bir yeterlilik oluşturmaz. Bunların her ikisi de kendilerini oluştururken birbirlerine ihtiyaç duymaktadırlar. O nedenle hep karşılıklı olarak birbirlerini tamamlayan bir pozisyonda bulunmaktadırlar. Onun içindir ki, maddi yaşam olmadan; manevi, manevi yaşam olmadan da maddi yaşam olmuyor. İnsanda manevi yaşamın düşünsel yönünün maddi yaşamın önünü açması, onu yönlendirmesi, ama onun da dönüşüme uğratılarak maddi yaşama dönüştürülmesi her zaman böyle bir ilişki içerisinde olmalarına neden olmaktadır. O nedenle biri diğerinden az önemli değildir. Kendi gerçeklikleri içerisinde belirli bir öneme sahiptirler. Bunların birinin diğerine tabi olması diye bir şey de yoktur. Bunlar sürekli birbirini tamamlayarak bir varoluş içerisinde olmaktadırlar. Kültür dediğimiz olgu da bunların tamamını anlatmaktadır. Nasıl ki ahlak toplumun yaşamının düzenlenmesinde ve ilişkilerine yön verilmesinde yazılı olmayan kuralların bütünlüğünü ifade ediyorsa, kültür de maddi ve manevi yaşamın, toplum yaşamına katmış olduğu her şeyi içermektedir. Üretim araçları da bir kültürdür. Bir yolun yapılması, bir evin inşası da bir kültürdür. Bunları ifadelendirme biçimleri de kültürdür. Toplumun folklorik özellikleri de bir kültürdür. Siyasetin ve politikanın, askerliğin kendisi de bir kültürü anlatmaktadır. Bu da kültürü; dar kalıpların içerisine sıkıştırmanın mümkün olmadığını göstermektedir. Bu gerçeklik aynı zamanda kültürün kendi içerisinde sürekli bir zenginleşme, yenilenme ve nesilden nesile akan bir gerçeklik olarak ele alınmasını gerekli kılmaktadır. Kültürün; sadece bir dönemin toplumsal gerçekliğine bağlı olarak var olması, sonraki dönemde yok olması gibi bir özelliği de yoktur. İnsanın toplum olarak kendini örgütlemeye başladığı andan itibaren birikimlerinin toplamını ifade etmektedir. İlla ki bir zaman içerisinde ele almak gerekirse, Brodel?in zaman belirlemeleri içerisinde yer alan ?en uzun süre? içerisindeki bir varoluşa tekabül edebilir. Ki, burada tamamlanmış bir toplam da söz konusu değildir. Kendi içerisinde bir sürekliliği anlatmaktadır. Bugün olan, öncekilerin toplamı olmakla birlikte ucu da açıktır. Ardından gelişecek olanlara temel olurken, sonradan eklenecek olanlarla hep ileriye doğru akar. O nedenledir ki, kültür insan toplumunun varlığını koruduğu süre içerisinde ya da koruyacağı süreler boyunca toplumu ifade eden temel bir etken olma özelliğini korumaya devam eder. Dolayısıyla da kültürü belli bir tarihsel dönemle sınırlandırmak mümkün olamamaktadır. Böyle bir gerçekliğe rağmen kültüre ilişkin yanılgılı yaklaşımlar söz konusu olabilmektedir. Kültür daha çok belirli bir dönemle sınırlandırılabilmektedir. Onun için ?Maddi yaşamdan kaynağını almıştır? denilebilmektedir. Folklorik ve gelenekle ilgi yönleriyle tanımlanabilmektedir. Genel olarak da toplumda da böyle bir algı vardır. Oysa, o folklorik özellikler, gelenek ve görenekler kültürün kapsamış olduğu sadece belli başlı yönlerden birkaçını ifade etmektedirler. Şimdi burada şöyle bir yanılgı da ortaya çıkmaktadır. Gelenek deyince ne anlaşılıyor? Gelenek denilince sadece töreler mi anlatılmaktadır? Gelenekle, törelerin bu şekilde aynılaştırılması gibi bir yaklaşım da söz konusudur.  Geleneğin geçmişi, yaşanmış olanı ve miras olarak da sonraki kuşaklara kalan olduğu yönündeki değerlendirmeler çok dar kalır ve onu böyle dar kalıplara sıkıştırmakta mümkün değildir. Üretim araçlarının da sürekli kendini yenilemesi ve geçmişteki var olan üretim araçlarının da sürekli daha farklı biçimlere bürünmesi de bir gelenektir. Bazı değer ölçüleri vardır, onlar da bir gelenektir. Yine toplumun yaşamını sürdürmesinde alışkanlıkları vardır, bu da bir gelenektir. Kullanılan yollar, yerleşim yerleri vb. de bir geleneği ifade ederler. Tarzlar da öyledir. Çünkü gelenek, sonraki süreçlerin özelliklerini de kendine katarak, kendini var etmesini anlatır. Üretim aletlerinden tutalım, yaşanılan her şeye kadar bu böyledir. O nedenle geleneği sadece törelerle sınırlandırmak da doğru değildir.Kültüre dair bu şekilde yanılgılı yaklaşımlar çok fazladır. Bir yanılgılı yaklaşımda; kültürün biraz bilgiyle, beceriyle, davranış biçimi, görgü, alışkanlık vb. ile açıklanmaya çalışılması olmaktadır. Kültür bunları da içermektedirir. Ama kültürlü ve kültürsüz tanımları gündeme geldiğinde burada çok farklı bir yaklaşımla da karşılaşılmış olunmaktadır. O zaman da neye ve kime göre kültürlü, neye ve kime göre kültürsüz olunduğu sorusuna da cevap aranmak zorunda kalınmış olacaktır. Burada ölçü nedir? Kapitalist Modernitenin yaşam ölçüleri mi, görgü ve adetleri mi? Ya da kapitalist Modernitenin topluma kabul ettirmeye çalıştığı farklı yaşam biçimleri, ilişkilenme ve beğeni ölçüleri mi? Bunlar mı ölçüdür? Ya da kapitalist Modernitenin kendi sistemi içerisinde kişinin kendisini var edebilmesi için geliştirmiş olduğu kurumlar var. ?Eğitim? kurumları var. Oralardan geçildiği zaman mı kültürlü olunmaktadır? vb. Kültüre yaklaşımda böylesine  yanılgılı yaklaşımlar da söz konusudur. Demek ki, kültür kavramı değerlendirildiğinde onu belirli dar kavramlara sıkıştırmak, onu şimdiyle açıklamak kültüre dair bir başka yanılgılı yaklaşım olmaktadır. Aynı şekilde sanata da yanılgılı yaklaşımlar vardır. Aslında bu kültüre olan yanılgılı yaklaşımların devamı şeklindedir. Kültürle Sanat birleşik bir nitelendirme olarak birlikte ele alındığı için doğal olarak sanata dair de böyle yanılgılı bir yaklaşımda bulunulmaktadır. Kültür göze hitap eden, o anki toplumun moral değerlerine yanıt vermek olarak ele alınınca, sanat da- sanatçı da sadece bunun icrası-icratçısı olarak kabul edilmiş olmaktadır.  Sanata temel teşkil eden kültürün, toplumun manevi-moral değerlerinin, görsel alanda hitap eden olgu olarak değerlendirilmesi, sanata yaklaşımın  bu şekilde belirlenmesine neden olmaktadır. Artık bu manevi-moral değerler nasıl icra edebilirlerse, o da; sanatın-sanatçının ölçüsü olabilmektedir. Başarılı olursa iyi bir sanatçı oluyor, başarısız olunca da kötü bir sanatçı olunmaktadır. Bu anlamda sanatın ölçüsü de, sanatta başarının ölçüsü de değişmiş olmaktadır. Günümüzde ?popüler kültür? denildiğinde anlatılmak istenilenler de kaynağını, kültüre ve sanata olan bu yanılgılı yaklaşımlardan almaktadır. Tabi burada ?kültüre ve sanata yanılgılı yaklaşım mı, popüler kültürün ortaya çıkmasına neden oluyor?? diye de bir soru akıllara gelmektedir. Bu soruya verilecek olan cevap; elbette ki; hayırdır! Popüler kültür kendini var ederken, kültüre ve sanata olan bu yanılgılı yaklaşımları kendine zemin yaparak varlığını topluma kabul ettirmeye çalışmaktadır. Çünkü popüler kültür, kapitalist Modernitenin iflasının yaşandığı bir dönemde, kapitalist modernitenin toplumu yeniden şekillendirme temelinde, topluma karşı yürütülen psikolojik savaşın en etkin bir öğesi olarak kullanılmaktadır.

       Toplumun bitirilmesi noktasına getirilmesi; toplumun hem maddi, hem de manevi değerler olarak artık son anlarını yaşar bir hale getirilmesi demektir. Kapitalist Modernite de toplumun maddi ve manevi değerleri üzerine sömürüyü en uç ve en zirvede gerçekleştiren bir sistemdir. Gelinen aşamada da bu sistem neredeyse toplumu var eden maddi ve manevi değerlerden bir eser bırakmamıştır. Bu artık toplumun tükenişi-bitişi demektir. Toplumun bitirildiği-tüketildiği bir noktada, Kapitalist Modernite kendi toplumunu yeniden inşa ederken buna göre beğeni ölçülerini, ?estetiği?, ?düşünce? ve ?yaşam kalıpları? oluşturmaktadır. İşte postmodernizm de, popüler kültür de bunun içinde ifadesini bulmaktadırlar. Bunlar, toplumun tüm maddi ve manevi değerlerinden koparılarak, Kapitalist Modernitenin, sürü kitleleri diyebileceğimiz bir noktaya getirilmesindeki temel düşünce kalıplarını oluşturmaktadırlar. Postmodernizm bunun düşünce kalıplarıdır. Popüler kültür de toplumun içerisine çekileceği yaşam biçimini, değerlerden kopuk ve her şeyiyle kendini Kapitalist Modernitenin hizmetine sunmuş, Kapitalist Modernitenin her yönden kullanabileceği sürüleşen bir kitlenin oluşumunu anlatmaktadır.  O nedenledir ki, kültür ve sanata dair düşüncelerin, yaklaşım biçimlerinin, ele alışların vb. çok ciddi olarak sorgulanması gerekmektedir. Düşünce kalıplarıyla, toplumdaki oluşturulan o algıların da çok ciddi sorgulanması gerekmektedir. Bunun sorgulanması sanata ve sanatçıya olan bu yanılgılı yaklaşımların da sorgulanmasını beraberinde getirecektir. Öncelikle burada, sanata; topluma görsel olarak hitap eden alanlardaki yürütülen bir çalışma olarak bir yaklaşım gösterilmemesi gerektiğinin üzerinde durulabilmelidir. Sanat bir inceliktir, estetiktir var olanı işleyerek ona ruh ve düşünce katmaktır. Bunlarla da sınırlı değildir. Toplumun maddi ve manevi değerlerinin içe içe geçtiği faaliyet olma gibi bir anlama da sahiptir. Düşüncenin maddeleşmesini anlatır. Düşüncenin maddeleşmesi, maddenin o düşünceye göre biçimlendirilmesi, yeni biçimlendirilmiş halinin de bir algıya dönüşmesidir. Zaten toplumun hakikatleri var.

Önder APO toplumun hakikatleri arasında; öz bilinç, öz yönetim ve ekonomi ile birlikte estetiğe yer vermektedir. Bunlar, toplumu; toplum olarak var eden hakikatlerdir ve toplum yaşamının içerisindeki düzenlenişlerini anlatmaktadırlar. Toplum yaşamını bunlara göre şekillendirerek biçim kazanmaktadır. Burada estetik; toplumun, ahlaki-politik özelliklerinin dışa vurumunu anlatmaktadır. Biçim, özden ayrı değildir. İkisi arasındaki bütünlüğün sağlanmasında da sanat devreye girmektedir. Doğadan alınana, mana ve biçim kazandırmadır. Ona verdiği şekille anlam kazandırmadır. Onu yaşamda bir yere sahip hale getirerek işlevsel kılmadır. İnsanın kendisini ilk ifade etme biçimi işaret dilidir. Ama daha sonra mağaralara, kayalara şekiller yaparak, ne yapmak istediğini anlatmaktadır. İşaretin kendisi de yapılan şekilde oradaki düşüncenin anlatılma biçimidirler. Sanat tarihçilerinin kendileri de, kullanılmaya başlanılan işaret dilini ve o mağara duvarlarındaki şekilleri ilk sanat faaliyetleri ya da sanatın temelini oluşturan kalıntılar olarak değerlendirmektedirler. Bu anlamda, sanat; insanlaşmaya büyük katkı sağlamış olup, insanın kendini var etmesinin sağlayan en temel faktörlerden bir tanesini oluşturmaktadır. Daha sonra insanın doğadaki  diğer biyolojik varlıklardan ayrılan yönlerini geliştirmeye başlamıştır ve bunlarında sanata temel teşkil eden yönleri ile doğrudan bir bağlantısı bulunmaktadır. Kendi eliyle yapmış oldukları barakalara girerek, daha korunaklı yerlerde yaşamaya başlamaları, neolitiğe özelliğini veren; çanak- çömleklerin yapılması, maddi yaşamsal ihtiyaçların karşılanmasında kendi elleriyle yaptıkları; bıçaklar, baltalar, iş aletleri, mızraklar, oklar, yaylar vb. hep böyle bir gerçeklik içerisinde yerlerini almaktadırlar. Bu anlamda sanat, düşüncenin kendini ifadelendirme biçimi olarak ortaya çıkmıştır. Bu aynı zamanda sadece sanatın gelişmesinde değil, zanaatın gelişmesini de temel teşkil etmiştir. Geliştiği dönem ya da zanaatla sanatın ayrışması, yaşam içerisindeki maddi ve manevi yaşam arasındaki kopuşların sağlanmaya başladığı süreçlerde gerçekleşmiştir. Kendi içerisinde bölünen insan topluluklarının, maddi yaşamsal ihtiyaçlarını bulundukları/yaşadıkları coğrafyanın; bitki örtüsü, iklimi ve özelliklerine göre farklı karşılama biçimlerinin yaşanmaya başlamasının böyle bir ayrışmanın gerçekleşmesinde önemli bir rolü olmuştur. Dolayısıyla da oluşan bu ihtiyaçların farklı karşılama biçimleri, içerisine girilen bu faaliyetler ve kullanılan araçlar üzerinde bir hakimiyet ve uzmanlaşma yaratmıştır. Sömüren ve sömürülen arasındaki sınıflaşma gibi bir ayrışma olarak değerlendirilemeyecek bu ayrışma içerisinde sanat -zanaat iç içeliği birlikteliğini korumakla birlikte, bunlar arasına bugün bile tartışma konusu olan, netleştirilemeyen ve sürekli bir değişim gösteren anlam farklılığı ve farklı faaliyetler olarak ele alınması daha sonraki dönemlerde gerçekleşmiştir. Daha çok da Kapitalist Modernitenin düşünce kalıplarının ortaya çıktığı süreçle birlikte bu yaşanmaya başlamıştır. Düşünce ve ona göre mana verme Kapitalist Modernite tarafından icat edilmemiştir. O nedenle de ne sanat ne de zanaat kesinlikle ona mal edilemez. Ondan önceki dönemde de sanatçılık da, zanaatçılık da vardı ve bu sözcükler çoğunlukla da dönüşümlü olarak yürütülen aynı faaliyet için kullanılıyordu. Ama Kapitalist Moderniteyle birlikte bunlar arasında bir ayırım konularak, birbirinden ayrıştırılarak kategorilendirildi. Bu dönemle birlikte, zanaatçılık; el işlerinde hüner sahiplerinin faaliyeti olarak ele alınmaya, sanat da; maddi üretimden kopuk, daha çok da imgelere dayalı olarak toplumun manevi, moral değerlerini ele alan ruhsal olarak ihtiyaçlarını karşılayan, dinlendiren, oyalayan giderek de ticarette bir meta/ sermeye haline getirilen, mali anlamda getirisi olan bir faaliyet olarak anlamlandırıldı. Bununla da kalmadı toplumun kendini gerçekleştirmesinde en temel faktörlerden olan bilinç ve onu cisimleştirme, taşıma, taşırma, yaygınlaştırma faaliyetleri de sonradan yüklenen anlamla ifadelendirilen sanat kapsamı içerisine alınarak, tam bir toplumsal bilinç gaspı gerçekleştirilmiştir. Gelinen aşama da zanaat ve sanat birbirinden tamamen ayrıştırılmıştır. Zanaat; el işleri hüneri olarak toplumda hakim bir algıya dönüşürken, sanat da; kültür ile birlikte anılmaya, ele alınmaya başlamıştır. Böylece gerçekleştirilen bilinç çarpıtması ve gaspı meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. O nedenledir ki, sanatı da doğru anlamak gerekmektedir. Sanat da bir hünerdir, marifettir. Bu özellikleri de vardır. Ama bu toplumun, onun düşünsel ve manevi gerçekliğinin cisimleşmesinden başka bir şey değildir. Sanatçılar da bunlara ruh vererek, estetik kazandırarak hünerine, marifetine sahip olan taşıyıcılarıdır. Kapitalist Modernite?nin icat ettiği sanat-sanatçı kavramlarına yüklediği anlam, bundan farklıdır. Tam bir saptırma ve özünü boşaltmayı ifade etmektedir. Toplumun maddi- manevi bütünlüğünü parçalamak ve kapitalist Modernitenin toplumun üzerinde hakimiyetini kurmasında bir araç olarak kullanılmasını sağlayacak anlamlarla yüklüdür. Estetik, ruhsal güzellik, incelik ve bunların toplamı olarak kabul edilen sanatçılık da; sadece tiyatro ve sinema oyunculuğunda ya da sahne de şarkı- türkü söylemek, dans etmek, şiir okumak, tuvale resim yapmak, heykel yapmak, yapılan ya da inşa halindeki bir yapıya mimari özellikler katmak değildir. Elbette tüm bunlar yapılırken sanatçı özellikler de kendini dışa vurmaktadır.  Ama bu özellikler, toplumun maddi ve manevi bütünlüğü dışında ele alındığında;  üzerinde para kazanılan, sömürünün gerçekleştiği ticari bir meta, birbirinin diğerine karşı, diğerinin öbürü üzerinde egemenlik ve sulta kurmak için kullandığı bir araç haline getirildiğinde de, işte o zaman; yapıcı, yaratıcı, ruh katan, güzelleştiren özellikler de kaybolmuş olmaktadır.

Kürdistan?da da, kültür ve sanatı bu gerçekliklerden ayrı olarak ele almak mümkün değildir. Kürdistan toplumu neolitiğe ev sahipliği yapmış tarihin en kadim toplumlarındandır. Belki de en ilk olanıdır. Aryenik toplulukların kök hücrelerini oluşturma gibi bir özelliğe de sahiptir. Göçler yoluyla dünyaya açılan insan toplulukları hep bu coğrafya üzerinden geçişleri gerçekleştirmişler ve kültür taşıyıcıları olmuşlardır. Doğal olarak böylesi bir toplumda kültür çok güçlü bir özelliğe ve temele sahip olacaktır. Kürdistan?da kültür dediğimiz zaman öncelikli olarak bu gerçekliği görmek ve bunun bilincinde olmak gerekmektedir. Yerleşik yaşama Kürdistan?da geçilmiş, Neolitik yaşam orada başlamıştır. Uygarlıklar oradan tüm dünyaya yayılmıştır. Bu aynı zaman da; siyasetin, ekonominin, bilincin, kültürün, sanatın/zanaatın oradan tüm dünyaya taşırılarak, yayılması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla da Kürdistan?ı insan toplumunun, kültürünün gelişmesinde geliştiği ilk coğrafyalardan biri kılmaktadır. Daha sonraki yüzyıllarda da Kürdistan bu özelliğini korumaya devam etmiştir. Ancak sömürgecilerin, işgalcilerin istilalarına uğramaya başladığı dönemlerle birlikte bu özelliği tahribata uğramaya başlamıştır. Hatta bununla da sınırlı kalmayarak kültürel anlamda bir talanla karşılaşmıştır. Fakat bir yandan bunlar yaşanırken diğer yandan da bu işgal ve talanı gerçekleştirenleri kültürel olarak etkilemekten de geri kalmamıştır. Bu özellikleri nedeniyledir ki, iki bin yılı aşkın bir süredir yabancıların egemenliği altında olmasına rağmen, bu topraklar üzerinde yaşayan halk kendi kimliğini koruyabilmiştir. Bu kadar güçlü bir kültürel yapıya sahip olmaları nedeniyledir ki; tüm işgal, yağma, talan ve katliamlara rağmen ayakta kalmayı başarmıştır. 19.yy?a kadar da bu böyle devam etmiştir. Fakat sonrası süreçte, öncekilerden çok daha büyük tahribatlara uğramıştır. 20. yüzyılla birlikte de bir yıkım aşamasına getirilmiştir.

Yazının devamı KOMÜNAR 74/PKK PDF?tedir?

 

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.