KOÇGÎRÎ’YE YOLCULUK
09 Gulan 2013 Pêncşem
“Koçgîrî isyanı başlayınca Dersîmliler bu isyana destek vermek için, altı yüz kişilik bir grupla yola çıkmışlar. Her iki yamacı sarp olan bu vadiyi aşıp Erzincan taraflarına geçmeleri gerekiyormuş.

Rojbîn KOÇGÎRÎ
Bahar ya da yeşil. Birbirleriyle özdeşleşen bu iki sözcük insanların yaşamında önemli bir yere sahiptir. Ve insanlar bütün güzellikleri anlatırken, tasvirlerinde bu iki kelimeye yer vermeden edemezler. Cenneti tasvir ederlerken bile yemyeşil bahçelerden, gürül gürül akan ırmaklardan, mis kokulu çiçeklerden bahsederler. İnsanlar baharda yeni kararlar alırlar, yeni başlangıçlar yaparlar. Ve olacak, olmayacak hayaller kurarlar. Bu umutla yaşam mücadelesine daha kararlı girerler. Doğadaki canlanma, dirilik insana da yansır. Damarlarındaki kan dolaşımı hızlanır ve yeraltından, yer üstüne çıkmanın yollarını arayan soğuk su gibi fokur fokur kaynar insanın kanı. İnsanın yaşama bağlılığı daha da perçinlenir.
1998 baharında ılık Nisan yağmurlarının aralıksız yağdığı Kahperi Ormanlarında, Tanze Karakolunun yarım saat yukarısında konumlanan Dersîm Eyalet Karargahında, yeni bir mücadele yılına başlamak için güçlerin düzenlemeleri yapılıyordu. Benim düzenlemem Koçgîrî eyaletine olmuştu. Çağırıp “Koçgîrî’ye gideceksin” dediklerinde sevinmiştim. Ama bu sevincin yanında gizli bir hüznü, bir burukluğu da yaşamıştım. Kürdistan’ın cennet gibi olan yerlerinden birisini göreceğim için sevinmiş, Dersîm’den ve Dersîm’de kalan arkadaşlardan ayrılacağım için de hüzünlenmiştim. Hele hele baktığında insanda yaşam istemi uyandıran Kahperi Ormanlarından, Munzurlardan, Düzgün Baba’dan ayrılmak zor geliyordu bana. Yönetimin naylon çadırından çıktıktan sonra, nöbet yerine gidip günlerce içinde kaldığımız Kahperi ormanlarına son bir kez daha baktım. Ve orada geçirdiğim anılar tek tek canlandı gözümde. Ama yeni bir alana gitmek,yine oradaki arkadaşlarla tanışmak beni heyecanlandırıyordu da. Gerillacılığın en güzel yanı, yaşadığın bir günün diğer güne benzememesi ve farklı olmasıydı. Gezip yeni yerler, güzellikler görmek, onu çirkinliklerden ayırt etmek bana zevk veriyor ve öğretiyordu. Yüzlerce kitap okuyup da öğrenemeyeceğim şeyleri yaşayarak öğreniyordum. Nöbet yerinden ayrılıp akşam hareketi için hazırlık yapan arkadaşların yanına gittim. Grubumuz on bir arkadaştan oluşuyordu. Bu arkadaşların bir kısmı Güney Kürdistan’dan, bir kısmı ise Amed ve Botan eyaletinden gelmişlerdi. Bende onlara katılmıştım. Grupta sadece üç bayan arkadaş vardı. Hazırlıklarımız tamamlanınca akşama doğru yağmur altında yapılan kısa bir veda töreniyle karargahtan ayrıldık. Yağmur altında süren üç saatlik bir yürüyüşten sonra 94 yılında askerlerce yakılan Aktaş köyüne ulaştık.
Yakılan evlerden sağlam kalan bir eve girip ateş yaktık ve kurulanmaya başladık. Biz kurulanırken Munzur arkadaş çaydanı doldurup gürleşen ateşin yanına bırakmıştı. Böyle anlarda insan ne kadar da yorgun olursa olsun içilen bir bardak sıcak çay bütün yorgunluğu alıp götürüyordu. Çay olunca alevlerin soluk ışığı altında, ateşin çevresinde geniş bir çember oluşturarak oturmuş, çayımızı yudumluyorduk.
Plastik bardağı iki elimle tutmuş, gözlerimi ateşin mavi alevlerine dikmiş, dalıp gitmiştim. Kendiliğinden bardaktaki çayı yudumluyordum. Alevin mavisi beni alıp götürmüştü gerilere. Dersîm ve geride kalan arkadaşları düşünüyor, her birinin kendine has mimiklerini anımsayınca, tatlı bir hüzün doluyordu içime. Ve sanki karşımda oturmuş bana bakıyor sanıyordum. Sessizleştiğimi fark eden Gulan arkadaşın dirsek darbesiyle kendime geldim. Dönüp, Gulan arkadaşa baktım; ıslanan uzun düz saçlarının anlına düşen perçemi tel tel olmuştu. O kadar saf bir görünümü vardı ki, ona baktığımda rahatlıyordum. Eliyle perçemini düzelterek “yine dalmışsın”dedi. Bende, “Geride kalan arkadaşları düşünüyordum. Onları özleyeceğim” dedim. Söylediklerime karşılık vermedi. Başını çevirip çenesini dizlerine yasladı ve gözlerini yanan ateşe dikti. O da benzer duyguları yaşıyordu. Aktaş’ta bir gün dinlendikten sonra Munzurlara doğru yola koyulduk. Yıkım, Aktaş Köyünün canlılığına son verememişti. Arasından geçtiğimiz bahçelerde badem ve erik ağaçları çiçek açmıştı. Mis kokulu çiçekler sahiplerinin döneceği günü bekliyorlardı sanki. Söndürülen ocakların tüteceği günler gelecekti elbet. Karartılan köyler aydınlanacaktı bir gün. Munzurların eteklerinde Kırklar vadisine ulaştığımızda, şafak sökmek üzereydi. Vadide, yarı mağara biçimindeki kaya diplerine girdik. Yağmur ara vermeden yağıyordu. Hava aydınlanınca gördüğüm manzara büyülemişti beni. Daha önce Munzurlara defalarca gelmeme rağmen, böyle bir güzelliği fark edememiştim. Belki ayrıldığım için ilk kez bu kadar inceler bir gözle bakıyordum. Yeni yeşeren otlar ve rengarenk kayalar doğal bir güzelliği ortaya çıkarmıştı. Her renkten kayalarla süslenmiş gibiydi. Kendimi renkler deryasında gibi hissediyordum. Yol erzağımızı tamamlamak için Kırklar vadisinde bir gün bekledik. Munzur, Tofan ve Abbas arkadaş Ovacığın bir köyüne gidip bazı siparişler verdiler. Fakat düşmanın köyü tutmasından dolayı siparişlerimizi alamadık. Ve yolumuza devam ettik. Zaten doğa bizi besliyordu. Munzurlarda kaldığımız sürece sarp yerlerde kayaların arasında çıkan sirik(sarmısak) ve mantarlarla beslenmiştik. En lezzetli ve büyük mantarlar uçurumlardaki kayalıklarda oluyordu. Tehlikeli de olsa tırmanıp topluyorduk.
Asi ve sarp olan Munzurlarda karanlıkta yürümek imkansız gibiydi. Keçi patikaları derin uçurumların üzerinden geçiyordu. Ve insanlar balyozlarla taşları kırarak yapmıştı patikaları. O yüzden Munzurların zirvesine çıkmak için ay ışığının çıkmasını bekledik. Munzurlara girdiğimizden beri kaldığımız vadiye neden Kırklar vadisi ismini verdiklerini merak etmiştim. Dersîmli olan ve adını da Munzur’dan alan Munzur arkadaşa sordum bu soruyu. Siyah, gür sakallı Munzur arkadaş kalın sesiyle, kendinden emin tavırlarla konuşmaya başladı. “Koçgîrî isyanı başlayınca Dersîmliler bu isyana destek vermek için, altı yüz kişilik bir grupla yola çıkmışlar. Her iki yamacı sarp olan bu vadiyi aşıp Erzincan taraflarına geçmeleri gerekiyormuş. Sarp yerleri balyozla kırarak, kırk basamaktan oluşan bir merdiven yapmış ve Erzincan’a giden kapıya ulaşmışlar. O günden sonra bu vadiye ‘Kırklar vadisi’ adı verilmiş. Koçgîrî isyanına destek vermeye gidenler kış aylarında lekanlarla çok zorlu koşullarda bu kapıdan geçip Kemah ve Kemaliye’yi ele geçiriyorlar. Fakat onlar isyanın merkezine ulaşmadan isyan bastırılıyor.” Munzur arkadaş konuşurken beni anlattıklarına inandırmak için iki de bir “boğazı çıkarken merdiveni gösteririm.”diyordu. Munzur arkadaşın anlattıkları Koçgîrî eyaletine gidişimizi daha anlamlı kılmış ve beni etkilemişti. Onların geçtiği yoldan aynı amaçla geçmek, tarihimizi kesintisiz devam ettirmek beni gururlandırmıştı. “Onlar hedeflerine ulaşamamıştı ama biz mutlaka ulaşacağız” dedim kendi kendime. Sabaha doğru saat üçte ay çıkmış ve geceyi aydınlatmıştı. Munzur’un doruklarına doğru yola koyulduk. Ve kırk merdivenden tırmanarak, Munzur suyunun kaynağı olan kırk gözeden(çeşmeden)geçip, Erzincan’a açılan kapıya ulaştık. Boğaza vardığımızda saat öğlen on ikiyi gösteriyordu. Peskovilerin (dağ keçisi) kaldığı doğal bir mağaraya girdik. Şiddetlenen rüzgar boğazda tipiye dönüşmüştü. Mağarada oturup dinmesini bekledik. Orada iki saat dinlendikten sonra, boğazdan Derê Şoran’a indik. Artık Munzurların Erzincan’a bakan yamaçlarına geçmiştik. Derê Şoran’da kısa bir mola verdikten sonra yolumuza devam edip, Şeytan Deresine geçtik. Sabah olmuş ve yağmur durmuştu. Munzurların insansızlaştırılan bölgesindeydik. Derinliklerde olduğumuzdan düşman karakolları epey uzaktaydı. Zaten hiçbir zaman karakol kuramamışlardı. Ve Dersîm’in asi çocuğu Munzurlara yanaşamıyorlardı. Bunun için gündüz rahat hareket ediyorduk. Büyük ateşler yakıp kurulandıktan sonra kahvaltımızı yaptık ve öğlene kadar dinlendik. Öğleden sonra her arkadaş, kendisine hedef belirleyip nişan atışı yapıyordu. Bu, her gerilla için büyük bir zevkti. Ve hedefe vurmanın sevinci bir başka olurdu. Hedefini vuran Gulan arkadaş bana doğru koşarak; “vurdum, Heval Rojbîn! Vurdum...”diye bağırıyordu. Ben de onu alkışlıyordum. Hedefini vuramayanlar ise kusuru, silahın nişan ayarının bozuk olmasına bağlıyordu. Akşama doğru Şeytan Deresinden ayrılıp Erzincan Refahiye karayolu üzerinde bulunan Hovit Köprüsüne doğru yürüyüşe geçtik. Köprü, Fırat’ın kolu olan Karasu üzerinde kurulmuştu. Bir gün köprüye yakın bir yerde kalıp gündüz keşfi yapacak ve havanın kararması ile köprüyü geçecektik. Karasu baharda kabardığı için geçit vermiyordu. Bu nedenle köprüden geçmek zorundaydık. Karasu aynı zamanda Dersîm ile Koçgîrî sınırıydı.
Sabaha karşı Hovit köyünün bahçelerine ulaştık. Boyları dizin üstüne yetişen buğday tarlalarının içinde kalıyorduk. Yağmur durmuş,güneşin ilk ışıkları vadinin yamacına vurmuştu. Yağmurdan büzülen yapraklar güneşle birlikte canlanmaya başlamış ve açılıp saçılmıştı. Geç kalan tomurcuklar kendisinden önce patlayıp açmış ve yaprağa dönüşmüş olanlara yetişme telaşıyla, kabuğunu parçalayıp dışarıya çıkıyordu. Gelin gibi süslenen badem ağaçlarının beyaz çiçekleri göz kamaştırıyordu. O güzelliğe bakmaktan alıkoyamıyordum kendimi.
Mavi gökyüzü altında uzanan ormanda, gecenin yağmuruyla ıslanan yeşil yapraklara vuran güneş, ıslak bir parlaklığı ortaya çıkarmıştı. Islaklığın göz kamaştırıcı büyüsüne kaptırmıştım kendimi. Çocuk ve kadın sesleriyle kendime geldim. Gizlendiğimiz buğday tarlasından, aşağıdaki patikadan geçen kadın ve çocukları izliyordum. Kırmızı fistan giymiş küçük bir kız çocuğu topladığı papatyalardan bir buket yapmış, ondan biraz daha küçük olan bir kız çocuğuna gösteriyor ve sonra papatya buketini burnuna götürüp kokluyordu. Sonra koşarak önde giden kadına topladığı papatyaları gösteriyordu. O gün akşama kadar köylülerle, bahçelerin içinde saklambaç oynadık. Bizi görmemeleri gerekiyordu. Yakında bulunan korucu köyüyle akrabalıkları vardı. İhbar edilme olasılığına karşı gizleniyorduk. Çünkü suyu geçeceğimiz tek yer köprüydü. Karasunun hırçın suyu geçit vermiyordu. Akşam hava kararır kararmaz hemen köprüyü geçtik. Artık Koçgîrî eyaletine girmiştik.
Nehrin dolanarak aktığı vadide, toprak yolda yürüyorduk. Gökyüzünü kaplayan bulutlar yüklerini boşaltmaya başlamışlardı. Yumuşaktan düşen damlalar fark ettirmeden sırılsıklam etmişti bizi. Yaklaşık üç saat durmadan yürüdük. Önümüzde büyük bir köyün ışıkları vardı. Köye oldukça yaklaşmıştık. Sokak lambalarının ışıkları, vücudumuzun silik bir siluetini oluşturuyordu artık. Grubun önünde yürüyen Dara ve Munzur arkadaş yolun kenarındaki tabelanın önünde durdular. Munzur arkadaş iyice yaklaşıp tabeladaki yazıyı okumaya çalışıyordu. “Ku-ru-çay” sanki bu kelimeyi daha önce duymuş gibi birkaç kez yüksek sesle yineleyerek, bir şeyler anımsamaya çalışıyordu. Tok sesiyle Dara arkadaşa “burası nahiye midir?”diye sordu. Dara arkadaş “doğru nahiyedir”dedi. Bunu duyunca “çabuk buradan uzaklaşalım, bu nahiyede karakol var”dedi. Abbas arkadaş kurye olmasına rağmen nahiyede karakol olup olmadığını bilmiyordu. Çünkü geçişlerde köylere uğramadan ve araziden gidiyorlarmış. Hızla dönüp ışıklardan uzaklaştık. “Yürüyen tarih kitabı”adını taktığım Munzur arkadaş nahiyenin nasıl kurulduğunu anlatıyordu. Munzur arkadaş Dersîm tarihini ve söylencelerini en ince ayrıntılarına kadar biliyordu. Ve her geçtiğimiz yer ile ilgili, geçmişte olan olayları ya da halk arasında anlatılan söylenceleri anlatıyordu bize.
“1980’den önce devrimci mücadeleden kaçanlar bu nahiyede toplanmışlar ve hepside devletin ajanıdır. Bu çevrede kimse bu insanları sevmez” diyordu. Kuruçay nahiyesinin çevresinden bir kavis çizip tekrar araba yoluna girdik. Sabaha doğru çam kokusunun hakim olduğu Gülen vadisine ulaştık. Vadi meşe ve çam ağaçlarıyla,yeşilin tüm canlılığını hissettiriyordu insana. Arkadaşların kullandığı bir noktada konumlanmıştık. Bu nokta Koçgîrî’den gelecek kuryelerle buluşma yerimizdi. Erzak ihtiyacımızı arkadaşların depolarından temin ediyorduk. Vadideki tepeler çıplak olsa da yamaçlardaki ormanlık alan, kalmak için elverişliydi. Gülen vadisinde bir hafta kaldık. Fakat Koçgîrî kuryeleri gelmedi. Pil olmadığı için telsizi çalıştıramıyorduk. Beklemek bir gerginlik yaratmıştı üzerimizde. Ne yapacağımız konusunda tartışmak için toplanıp konuşmaya başladık. Tartışma sonucunda yola devam etme kararı aldık. Bêrîtan arkadaş daha önce Koçgîrî’de kalmıştı ve yolu kabaca da olsa biliyordu. Gündüz arazi keşfi yapıp, gece de yürüyecektik. Beklemek zaman kaybettiriyordu. Zaten erzağımız da azalmıştı. Sadece unumuz vardı. Üç öğünün tek yemeği murtuxa idi. Bazen tatlı, bazen de tuzlu. Bir gece Abbas ve Tofan arkadaş değişiklik olsun diye topladıkları salyangozları közün üzerinde pişirmeye çalışıyorlar. Fakat salyangozları közün üzerine koyup, oturdukları yerde uyuklayınca, ısınmaya başlayan salyangozlar közün içinden çıkıp gidiyorlar. Sabah uyandığımızda çevreye dağılan salyangozları görünce gülmeye başladık. Abbas ve Tofan arkadaşa espriler yapıyorduk. Sizin salyangozlar kaçmışlar diye...
Hareket etmeden önce Tofan arkadaş bir miktar helva yapıp arkadaşlara dağıttı. Verirken de “bunu yolda acıktığınızda yersiniz. Şimdi yemeyin, yorulduğunuzda, gücünüz tükendiğinde bu size enerji verecek” diyordu. Ve ardından “bu bir Tofan üretimidir” diyerek espri yapıyordu. Vadinin çıkışına ulaştığımızda Çengel dağı gözüküyordu. Bêrîtan arkadaş kendisinden emin bir tavırla, işaret parmağı ile Çengel dağını göstererek “Orası Koçgîrî eyaletinin ortası oluyor. Ama önce Beyaz dağı geçmemiz gerekecek” dedi. Bêrîtan arkadaşın gösterdiği dağı dikkatlice incelediğimde niçin Çengel ismini verdiklerini anladım. Zirve uzaktan bakılınca bir çengeli çağrıştırıyordu insana. Aşağıdan yuvarlak üste doğru çıktıkça tepe oyuk oluyordu. Ama oraya ulaşmak için arada bulunan yarı ovalık bir alandan geçmemiz gerekiyordu. Ve Bêrîtan arkadaş yolu tam olarak bilmiyordu. Köylerin bazılar korucu idi. Ama hangi köy korucu hangisi korucu değil bunu bilmiyordu. Havanın alacakaranlığa dönüşmesiyle köylerin ışıkları belirmeye başlamıştı. O kadar çok ışık vardı ki, bu da köylerin büyük olduğunu işaret ediyordu. Dersîm’deki karanlık köyler geldi aklıma. Ocakları söndürülmüş, karartılmış, yakılmış, yıkılmış... Dolu olmasına rağmen ışıksız olan köyler savaşın yakıcılığını derinden hissettirmiştir bana. Ama karartılan insanlar savaş gerekçesi olmuştu. Ve o karanlık böyle bir savaşla aydınlığa kavuşacaktı. Tek seçeneğimiz yaşam uğruna çetin bir savaşa girmek olmuştu. Oysa buradaki insanlar sanki bu savaşın dışında gibiydiler. Belki de öyle değil. Ama karanlığın ıssızlığı ve ışıklar beni böyle düşünmeye itmişti. Gülen vadisinden çıkıp ovada şose bir yolda dikkatlice yürüyorduk. Bütün umudumuz Bêrîtan arkadaşın bir kez geçtiği yolu hatırlamasında idi. Bu atılan adımlarda bir ürkekliği de ortaya çıkarmıştı. Ama ne olursa olsun Koçgîrî’ye ulaşmalıydık. Hiçbir şey hedefe ulaşmamıza engel olamazdı. Köylere yaklaştıkça köpeklerin havlamaları daha da artıyordu. Bu nedenle köylerin çevresinden dolanıyor, ışıklardan uzak geçiyorduk. Yağan yağmur toprak yolu, çamur yoluna dönüştürmüş ve araba tekerlerinin oluşturduğu çukurlar, çamurlu bulanık suyla dolmuştu. Kırmızı toprak sakız gibi ayakkabımıza yapışıyordu. Ayaklarımız o kadar ağırlaşıyordu ki, sanki çamurdan ayakkabı giymiş gibiydik. Bazen durup yolun kenarında bulunan taşlara ayaklarımızı vuruyor, çamurları temizlemeye çalışıyorduk. Fakat bir süre sonra yine eski haline dönüyor ve dizimize kadar kızıl çamura batıyorduk. O gece sabaha kadar köylerin içinden, sağından solundan peşimize düşen köpeklere aldırmadan çamurlu yollardan yürüdük. Hava aydınlandığında Beyaz Dağın eteklerindeydik. Küçük bir derecikte konumladık. Beyaz Dağ, çıplak ve zozanlıktı. Toprağının kireçli ve beyaz olmasından dolayı “Beyaz Dağ” adı verilmişti. Yamaçlarında parça parça ağaç toplulukları vardı. Konumlandığımız derede şilan ağaçlarının içine girdik. Sabah keşfi yapıldıktan sonra, dereden akan tuzlu ve bulanık suyla çoraplarımızı ve ayakkabılarımızı yıkadık. Üstümüzde masmavi bir gökyüzü ve pırıl pırıl bir güneş yükseliyordu. Kuru şilan dallarından bir ateş yakıp etrafında bir çember oluşturduk. Deredeki su tuzlu ve acı olduğu için içemiyorduk. Baharda bu kadar yağmurun ve gürül gürül akan derelerin içinde susuz kalabileceğimiz hiç aklıma gelmezdi. Isınıp kurulandıktan sonra dinlenmek için her birimiz bir yere çekilip, parkelerimizi taşların üzerine serip uyumaya başladık. Uyuyalı yarım saat olmamıştı ki, Munzur arkadaş gelip bizi uyandırdı. “Çoban geliyor, çabuk ağaçların arasına girin” dedi. Fakat toparlanmakta geciktiğimiz için çoban bizi görmüştü. Munzur ve Tofan arkadaş gidip çobanı yanımıza getirdiler. Genç çobana bizi gördüğünü kimseye söylememesi için tembihlerde bulunduk. Bir süre yanımızda tuttuktan sonra öğlen üzeri çobanı serbest bıraktık. Çoban Türk Alevisiydi. Refahiye’de genelde Türk alevi çoğunlukta idi. Kürt alevi köyleri de vardı ama bulunduğumuz çevredeki köylerin çoğunluğu Türk alevi köyleriydi. İhbar edilme olasılığını düşünerek, çantalarımızı sırtlayıp, dereden aşağıya yürümeye başladık. Aşağıya inerken sürüden kopmuş bir kuzu gördük. Ve alıp götürmeye karar verdik. Fakat beyaz renkli ve siyah gözlü kuzu kendisini yakalatmak istemiyordu. Kısa bir kovalamacadan sonra kuzuyu yakalayıp dereden ayrılan bir patikaya girdik.
Beyaz dağın eteklerindeki bir ormanlığa ulaşınca durduk. Güneş dağların arkasına gizlenmişti. Ormanda ateş yaktık. Tofan arkadaş kuzuyu kesip postunu çıkardı. Ve közde yarı pişmiş kuzu etiyle karnımızı doyurup, havanın kararmasıyla Beyaz dağın eteklerinden batıya doğru yolumuza devam ettik. Gece yarısı Beyaz dağın zirvesine ulaşmıştık. Uzaktan bakarken dimdik gözüken zirve aslında dik değildi. Zirvede önümüzde dümdüz bir alan uzanıyordu. Dolunayın soluk aydınlığında, düzlükteki yayla evlerinin karartılarını rahatlıkla seçebiliyorduk. Bir su arkının kenarında durmuştuk. Birden, Bêrîtan arkadaş kusmaya başladı. Neden rahatsızlandığını anlayamadım. Onu daha önceden tanıyan Gulan arkadaş “Bêrîtan vejeteryandır. Yediği et dokunmuş olmalı” dedi. Yediklerinin hepsini dışarı atınca biraz rahatlamıştı. Bir süre oturduktan sonra kalkıp Çengel dağına doğru yürümeye başladık. Düzlükteki çimlere düşen çiğ taneleri ayaklarımızı ıslatıyordu. Yeşil bir gölü andıran düzlükten aşağıya inmeye başladık. Bir tarafı Beyaz dağ, bir tarafı Çengel dağı olan Tuzla vadisine iniyorduk. Vadide akan suyun uğultusu, tatlı bir melodi gibiydi. Sesi tatlıydı ama suyun tadı tuzluydu. Bunun için tuzla vadisi ismini almıştı. İki buçuk saatlik bir inişten sonra Tuzla deresine ulaştık. Fakat su o kadar coşkun akıyordu ki, oturup nasıl geçeceğiz diye kara kara düşünmeye başladık. Kabaran su sağdan soldan kopardığı ağaç dallarını da kendisiyle birlikte götürüyordu. Suyun rengi kahverengiye dönüşmüştü. Hava da yavaş yavaş aydınlanıyor, gökyüzünde duran ay, yerini güneşe bırakmanın hüznünü yaşıyordu. Ne olursa olsun deli gibi akan sudan geçmeye karar verdik. İki grup şeklinde kol kola girip geçecektik. İçimizde yüzme bilen Munzur ve Abbas arkadaş, suya kapılan olursa onları kurtaracaktı. İlk grup hazırlanıp suya girdi. Suda oluşan küçük anaforlara baktıkça ürküyordum. Bende ilk gruptaydım. Boyum kısa olduğu için biraz ilerleyince su göğsüme ulaşmıştı. Akıntı sert olduğu için fazla ilerleyemedik ve geri döndük. İlk deneme başarısız olmuştu. Zaten benim ayaklarım yerden kesilmiş, arkadaşların kollarına asılmıştım. İkinci grup devreye girdi. Onları izliyorduk. Derenin ortasına ulaştıklarında Munzur arkadaşın şalvarı, akıntının gücüne dayanamayıp düştü. Kahkahalarla gülmeye başladık. Onlar da geçemeyip geri döndüler. Şalvarı düşen Munzur arkadaş utanmasına rağmen kendisi de kahkahayla gülüyordu. Ve bir yandan da düşen şalvarını yukarıya çekiyordu. Bu şekilde birkaç denemeden sonra suyu geçtik. Artık sabah oluyordu. Boş bir köyden geçip, Çengel dağına bir kurdele gibi dolanan yoldan yukarıya doğru çıkmaya başladık. Köyden yarım saat uzaklaşıp bir ormana girdik. Daha fazla yürüyemezdik. Çünkü hava aydınlanmıştı. İçine girdiğimiz orman Aydoğan köyünün bahçeleriyle çevriliydi. Öğlene doğru gökyüzünde toplanan kara bulutlar yüklerini boşaltmaya başladı. Naylon açıp altına girdik. Fakat naylon küçük olduğu için ıslanmaktan kurtulamıyorduk. Sadece başımız naylonun altında kalıyordu. Bir ara bir köylünün beş-altı metre yan tarafımızda durmuş bizi izlediğini fark ettik. O da şaşkın şaşkın bize bakıyordu. Öyle ki eşeğin üzerinde donmuş gibi kalakalmıştı. Ona ilk baktığımda dikkatimi çeken, vücuduna bir yuvarlak tencere yapıştırılmış gibi olan göbeği olmuştu. Tofan ve Abbas arkadaş naylonun altından çıkıp, saçları kırlaşmış ihtiyar köylünün yanına gitti. Yakın oldukları için konuşmalarını naylona vuran yağmur tanelerinin çıkardığı sese rağmen duyabiliyorduk. Adının A.. olduğunu söylüyordu. Arkadaşlara “siz kimsiniz?”diye sorunca, Abbas arkadaş; “biz devrimciyiz” dedi. Daha önce arkadaşları gördüğü için kıyafetlerimizden ve konuşma üslubumuzdan bizim PKK gerillaları olduğumuzu anlamamıştı. Sitem edercesine “niye bize uğramıyorsunuz heval, sizleri çok özledik. Buyurun eve gidelim” diyordu. İhtiyar köylünün bu kadar yakınlık göstermesi beni duygulandırmış ve çok hoşuma gitmişti. Kendi kendime bu insanlara layık olacağıma defalarca yeminler ettim o an. Bu duyguları Gulan arkadaşla da paylaştım. O da ışıldayan gözlerle köylüye bakıyordu. Munzur ve Abbas arkadaş köylüyle beraber köye gidip, akşama doğru bir miktar yiyecekle geri döndüler. Köylülerin sıcak yaklaştığını ve çok misafirperver olduklarını anlatıyorlardı. Akşam hazırlık yapacağını bizi köye beklediğini söylediler. Akşam hep beraber A.. evine gittik. Rohat arkadaşın şahadetinden sonra, iki yıldan beridir kimse köye gitmemiş. Ve A.. amca gerillaya iki yıl hasret kalmanın acısını çıkarırcasına, hiç durmadan konuşuyordu. İnsanların sıcaklığının hakim olduğu köy odasında duvarda süs olarak asılan, bizim şeleme dediğimiz renkli kuşak dikkatimi çekmişti. Hemen yanında “Gönüller sultanı Hz. Ali” sureti vardı. Divandaki kırlentler üzerine yapılmış sarı-kırmızı-yeşil nakışlar, güzel bir görüntü katıyordu odanın içine. Sivas insanının yaşam biçimi, kültürü nakşedilmişti. Kadınlar uzun kış gecelerinde zamanlarını geçirmek için, nakışlar yapmışlar ve bir güzelliği ortaya çıkarmışlardı. Bayan olduğumuz için erkek arkadaşlardan çok, bizimle ilgileniyorlardı. Arada bir çekinerek merak ettikleri soruları soruyorlardı. “Siz dağda nasıl yaşıyorsunuz? Bu kadar erkeğin içinde nasıl kalabiliyorsunuz” diyorlardı. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar onlar sordular biz cevaplandırdık ve mücadelemizi anlattık. Artık kalkma zamanımızın geldiğini söyleyerek bazı ihtiyaçlarımızı alıp köyden ayrıldık. Yolda yürürken bir hüzün çökmüştü üzerime. O gece, Koçgîrî insanının sıcaklığını ve içtenliğini derinden hissetmiştim. Her ne kadar iklimi soğuk olsa da insanlarının cana yakınlığı ve sıcaklığı beni etkilemişti. Hele açık sözlü oluşları şaşırmıştı beni.
Aynı noktaya gittik. Köyden pil temin edince bir gün daha orada kalmaya karar verdik. A.. amca sabah çevreyi kontrol edecek ve düşman yoksa bize erzak getirecekti. Öğlene doğru A.. amca, beyaz yaşlı eşeğiyle noktamıza geldi. Akşam yarım kalan sıcak sohbetimize yeniden başladık. Akşamüzeri o köyüne giderken, bizde dört arkadaşla beraber, Koçgîrî güçleriyle telsiz bağlantısı kurmak için Çengel dağına tırmanmaya başladık. Yağmur durmuş, ay ve yıldızlar gökyüzündeki yerlerini almışlardı. Bêrîtan, Alîşêr ve Munzur arkadaşla beraber yamaçtaki meşe ormanından zirveye çıkıyorduk. Sivas insanının yakınlığından etkilendiğimi fark eden Alîşêr arkadaş, “bak gördün mü Rojbîn arkadaş, bizim yörenin insanı böyledir işte” diyerek kendisine pay çıkarmaya çalışıyordu. Ben de ona “doğru senin hemşerilerin çok cana yakın ama sen niye kendine pay çıkarıyorsun ki” diyerek espriler yapıyor ve gülüyordum.
Zirveye yaklaştıkça yokuş daha da dikleşmişti. Ormanlık alan arkamızda kalmış, çıplak ve sarp kayalardan oluşan bir araziye ulaşmıştık. Nihayet bir süre sonra zirveye ulaştık. Zirvede; birisi kuzeyde, birisi de güneyde iki büyük kaya vardı ve araları boşluktu. Uzaktan, neden çengel şeklinde gözüktüğünü daha iyi anlamıştım. Düzlük alan ise küçük sırtlarla çevriliydi. Koçgîrî’deki arkadaşlarla telsiz bağlantısı kurup şifreyle bir buluşma noktası belirledik. Alîşêr ve Munzur arkadaş muhabere yaparken Bêrîtan arkadaşla kuzeydeki kayalığa çıkıp ay ışığında uzanan siyah dağ siluetlerini izliyorduk. Bêrîtan arkadaş arazi hakkında bilgi veriyordu. “Çengel dağı bir silsiledir. Zara’ya kadar uzanır ve Bey dağıyla birleşir. Bey dağı Zara, İmranlı ve Divriği üçgenindedir” diyordu. Konuşurken sesinin yükselmesinden, geçmişte orada geçirdiği günleri anımsadığını fark ettim. Hafiften esen soğuk rüzgar saçlarını savuruyordu. Bir süre hareketsiz, dağların siluetine baktı. Rüzgarın etkisiyle üşüdüğümü fark ettim. Kolundan tutup “hadi inelim, yoksa hasta olacağız” diyerek onu, zihninde canlanan anıların içinden çekip aldım. Alîşêr ve Munzur arkadaşın yanına gidip noktaya doğru yokuş aşağı inmeye başladık. Ertesi gün Koçgîrî gücünden olan Piran ve Kawa arkadaşla belirlediğimiz noktada buluştuk. Dersîm-Koçgîrî yürüyüşü sona ermişti. Orta boylu, dolgun ve esmer olan Piran arkadaş Dersîmliydi. Dersîm’den Koçgîrî’ye gelmişti. Sempatik davranışlarıyla her zaman dikkatleri üzerine çekiyordu. Kawa arkadaş Muşluydu. Amed eyaletinde gerillaya katılmış ve daha sonra Koçgîrî eyaletine gelmişti. Zayıf, uzun boylu ve hareketliydi. Espri yapmayı çok seviyordu. Doğa şartlarına karşı oldukça dayanıklıydı. Bizi alıp Çengel dağının kuzey yamacındaki “çatışma noktası” diye adlandırdıkları yere götürdüler. Koçgîrî gücüyle birleşmiştik artık. Yoldaşlarla buluşmanın mutluluğunu yaşıyorduk. Bêrîtan arkadaş eskiden tanıdığı arkadaşlarla koyu bir sohbete tutuşmuştu. Anılar aleminde geziniyordu. Müslüm arkadaşın şahadetini öğrenince, sevincin yerini bir burukluk aldı. Yolda iken radyodan bazı kayıp haberlerini dinlemiştik, ama şehit düşen arkadaşın, eyalet sorumlusu Müslüm arkadaş olabileceğini hiç düşünmemiştik. Müslüm arkadaşın şahadetinden sonra eyalette üçlü yönetim oluşturulmuştu. Yönetimde Hogır, Cudi ve Erivan arkadaş yer alıyordu. Erivan arkadaş Karslıydı. Bizi görünce çok sevinmişti. Çünkü Koçgîrî gücünde dört bayan arkadaş vardı. Bizde gelince sayı yediye çıkmıştı. Bayanların bir manga düzeyinde örgütlenmesi güç vermişti ona. O gün öğlene kadar süren koyu sohbetten sonra, dinlenmek için ormanın kuytuluklarında olan manga yerlerine çekilip akşama kadar uyuduk. Yolculuğumuz bir ay sürmüştü. Haziran ayına girmiştik. Ertesi gün toplantılar yapıldı ve eyaletin durumu hakkında tartışmalar yürütüldü. Akşam manga yerinde közün başında oturmuş, Erivan arkadaşla geçmişte birlikte yaşadığımız olaylar hakkında sohbet ediyorduk. Karşıda oturup bizi dikkatle dinleyen Deniz arkadaş, dikkatimi çekmişti. Erivan arkadaşa nereli olduğunu ve ne zaman katıldığını sordum. O da “Malatyalı’dır. Katılalı bir ay oluyor” dedi. Sonra derin bir iç çekerek “beraber katıldığı Eylem arkadaş Müslüm arkadaşla birlikte şehit düştü. Dışa vurmuyor ama şahadetinden etkilenmiş” dedi. Eline aldığı çubukla üzeri küllenen közü karıştırarak “onula konuşursan iyi olur” dedi. Sonra tekrar Erivan arkadaşla Dersîm’den, kitaplardan ve Koçgîrî’den konuşmaya başladık. Fakat göz ucuyla arada bir, Sabri Ok arkadaşın yeğeni olan Mizgîn arkadaşla sohbet eden Deniz arkadaşa bakıyordum. Bir süre sonra Erivan arkadaş bir köşeye çekilip uyudu. Deniz arkadaşla közün başında yalnız kalmıştık. Erivan arkadaşın “onunla konuşursan iyi olur” sözleri üzerine savaştan, mücadeleden, şehitlerden ve düşman gerçekliğinden konuşmaya başladım. Ara vermeden konuşmamı bitirmiştim. Deniz arkadaşın yarım saat süren konuşma sonunda “heval sen kaç yaşındasın” sorusu beni şaşırtmıştı. Bu sorunun konuşmamla ne alakası var diyordum içimden. Ama sorusuna da cevap verdim. “17 yaşındayım” dedim. “Peki niçin sordun” dediğimde biraz sıkılarak “hiç öylesine sordum” dedi. Ve bir şey söylemeden, uyuyacağını söyleyerek kalkıp gitti. Daha sonraları ilişkilerimiz ve paylaşımımız geliştikçe o soruyu niçin sorduğunu bana söyleyecekti. Yaşça benden büyük olduğu için onunla konuşmama hayıflandığını ve öyle bir soru sorduğunu anlatıp, kahkahalarla gülecekti.
Sabah uyanıp ateş yaktık ve kahvaltı için çay yaptık. O esnada, noktanın üstündeki tepede bulunan gözcülerimiz telsizle düşmanın geldiğini bildirdi. Demlediğimiz çayı döküp, ateş yerlerini kamufle ettik. Çantalarımızı sırtımıza alıp beklemeye başladık.
Düşman, kaldığımız noktanın altında bulunan Erzincan İliç yolundan araçlarla geliyordu. Noktanın sağ tarafındaki sık ormanın içinde yürümeye başladık. Bir süre ilerledikten sonra, sık bodur ağaçların olduğu bir yerde durup dinlenmeye karar verdik. Sabah saat sekiz civarıydı. Bu saatte çatışmaya girmek istemiyorduk. Hogır arkadaş “operasyon olsa bile düşman gelir, noktayı kontrol eder ve gider” diyordu. Bunun için izlerimizi yapraklarla kapatmıştık. Gözcülerle tekrar telsiz bağlantısı kuruldu ve düşmanın hareketi hakkında bilgi alındı. Gelen bilgiye göre operasyon olduğu kesinleşmişti. Ağaçların arasında oturmuş, bekliyorduk. O sırada Erivan arkadaş, Dersîm’den getirdiğim küçük teybi istedi ve Ahmet Kaya’yı dinleyeceğini söyledi. Onun “saçlarına yıldız düşmüş anne” parçasını çok seviyordu. Kulaklık kulağında teyp dinlerken oturduğu yerde uyuya kalmıştı. Saate baktım onu gösteriyordu. Zaman çok ağır işliyordu. Yanımıza su almadığımız için oldukça susamıştım. Bir ara askerlerin seslerini duyduk. Sesler çok yakından geliyordu. Sağımızdan, solumuzdan ve üst taraftan gelen seslerden etrafımızın çevrildiğini anladım. Hepimiz el tetikte, kleşlerimizin emniyetini açmış bekliyorduk. Üstümüze gelirlerse çatışacaktık. Ama bizi görmezlerse, onlara ateş etmeyip gitmelerine izin verecektik. Nefesimi tutmuş beklerken, birden beş-altı metre önümde silahını ateşlemeye hazır biçimde tutmuş bir asker gördüm. Askerin gerisinde, biraz yan tarafta duran bir subay önündeki askere kısık bir sesle “oğlum önündekini görmüyor musun?Bak orada” diyordu. O anı hiç unutamadım. O ses belleğime kazınmıştır. Ve hiçbir zamanda unutmayacağım. Bu sözleri duyan Kawa arkadaş silahını ateşledi. Vurulan askerin acıyla “aaaaah, Anaaam!” deyişi beni bile etkilemişti. Artık her taraftan silah sesleri geliyordu. Barut kokusu sarmıştı Çengel dağının eteklerindeki ormanı. Silah sesleriyle, askerlerin birbirlerine bağrışmaları, bize ettikleri küfürler ve yaralı askerlerin acı feryatları birbirine karışmıştı. Düşman, yanımıza gelen gözcülerin izlerini takip etmiş, bulunduğumuz yere gelmişti. Çatışma bir süre devam etti. Hogır arkadaşın “geri çekilin” talimatıyla birbirimizi savunarak geri çekilmeye başladık. Bu arada her taraftan mermiler yağmur gibi üzerimize yağıyordu. Arkamı döndüğümde, aldığı mermiyle bileğinden yaralanan Polat arkadaşı gördüm. Dönüp öyle bir görüntüyle karşılaşınca şaşırmıştım. Yerimde durmuş yarasına bakıyordum. Küçük güneyli Rodi arkadaşın sesiyle kendime geldim. Bana “sen git ben onu getiririm” dedi. Hemen boynundaki eşarbı çıkarıp Polat arkadaşın bileğine sardı. Geriye doğru ilerlerken önümde yürüyen Deniz arkadaş, yüzü koyun yere düştü. “Yaralandım!” diyordu. Ona çabuk kalk dedim. O, yaralandım, kalkamıyorum” diyordu. Gidip vücudunu yokladım. Herhangi bir mermi yarası yoktu. Ayağı bir ağaca takılıp düşmüş ve dizini taşa çarpmıştı. Dizi acıdığı için yaralandığını sanıyordu. İlk kez bir çatışmaya katılıyordu. Onu kaldırıp yürümeye devam ettik. Bu arada Polat ve Rodi arkadaşta gelip bize yetişmişti. Çatışma alanından azda olsa uzaklaşmıştık. Düşman askerleri ilk mermilerin patladığı yerde çakılıp kalmışlardı. Zaten hep öyle olurdu. Mermiler patlar patlamaz, askerler kendilerini yere atar ve boyuna sağa sola rast gele ateş ederler. Bazen birbirlerini vurdukları da olurdu. Askerler tepe tarafını, sağımızı ve solumuzu tutmuşlardı. Tek açık kalan yer İliç yolunun olduğu taraftı. Çok kısa, ayak üstü bir tartışmadan sonra yola doğru inmeye karar verdik. Eğer biz geçmeden askerler yolu tutarlarsa çembere alınır ve çemberin dışına çıkamazdık. Onun için zaman kaybetmeden hızla yola inmeye başladık. Dereden aşağıya iniyorduk. Çatışma yerinden geri çekilirken Erivan, Bêrîtan ve iki arkadaş bizden kopmuştu. Yürürken etrafıma bakındım, Deniz arkadaş dışında hiç bir bayan arkadaş yoktu. Arkamdan gelen Munzur arkadaşa “Gulan arkadaş nerede?” diye sordum. O da “arkada, geliyor” deyince rahatladım. Ve durup onun gelmesini bekledim. Gulan arkadaşın guatrı olduğu için koşarken zorlanıyordu. Gelip yetişince beraber yürümeye başladık. Derede, bir uçurumun başına gelmiştik. Uçurum oldukça yüksekti. Dereden akan su uçurumda bir şelaleye dönüşüyordu. Atlamak zorundaydık. Ve kendimizi tek tek şelaleden aşağıya atmaya başladık. Atlarken silahlarımız bir tarafa, biz bir tarafa düşüyorduk. Neyse ki hiçbir arkadaşa bir şey olmadı. Sadece uçurumdan sürüklenirken şalvarlarımız yırtılmıştı. Yolun üstüne ulaştığımızda ben ve Gulan arkadaş bir ağacın altında oturduk. Burada hem yolu geçen arkadaşların savunmasını yapacaktık, hem de Gulan arkadaş biraz dinlenmiş olacaktı. Çatışmadan sonra düşmana izimizi kaybettirmiştik. Arkadaşlar yolu geçince bizde inip yolu geçtik ve onlara ulaştık. Tuzla suyunun öte tarafında,yüz-yüz elli metre uzunluğunda bir düzlük vardı. Arkamızdaki tepelerde bulunan askerlere görüntü vermeden geçmemiz gerekiyordu. Suyu geçtik ve düzlükten ikişerli biçimde koşarak geçtik. Yolun altında tarlalarda çalışan köylüler şaşkın gözlerle bize bakıyorlardı. Korkudan, hepsi işlerini bırakmış ve bir araya toplanmışlardı. Yamaçtaki ormanlık alana ulaştık. Çatışmada Erivan,Piran ve Cudi arkadaşlar şehit düşmüştü. Bizden kopan Erivan, Bêrîtan ve iki arkadaş tepeye doğru çıkarken askerlerin içine giriyorlar. Ve tekrar çatışmaya başlıyorlar. İlk ateşte Erivan arkadaş şehit düşüyor. Bêrîtan arkadaş ise belinden yaralanıyor. İki arkadaş Bêrîtan arkadaşı çatışma alanından uzaklaştırıp, ormanın içinde bir yere gizlemiş ve daha sonra gelip bize ulaşmışlardı. Piran ve Cudi arkadaş ise bizim yanımızda ilk çatışma da şehit düşmüşlerdi.
O gün o ormanda bekledik. Hava kararınca üç arkadaş gidip Bêrîtan arkadaşı çatıma alanından çıkarıp getirdiler. Biz de gece yarısı yerimizi değiştirip daha yukarıya, kayalıklı ve ormanlık bir noktaya gittik. Düşman sabah geri çekildi. Akşam olunca ben, Alîşêr, Gulan ve Munzur arkadaş yaralı arkadaşlara ilaç ve pansuman malzemesi temin etmek için, İliç’e bağlı bir köye gittik. Köyün girişinde büyük bir borudan akan sudan içtik. Koçgîrî’ye geldiğimden beri içtiğim en güzel su idi. Buz gibi ve tatlı bir su. Koçgîrî’de genelde sular kireçli ve tuzlu olduğu için tatlı su kaynakları nadir bulunuyordu. Köye ilk kez giriyorduk ve kimseyi tanımıyorduk. Alîşêr arkadaş “köyde kimin kapısının önünde taksi varsa bilin ki o adam köyün muhtarıdır. Biz de onun evine gider ihtiyaçlarımızı karşılarız” dedi. O da Sivaslı olduğu için yöre insanını iyi tanıyordu. Köye girip önünde taksi bulunan ev aramaya başladık. Biraz dolandıktan sonra taksisi bulunan bir evin kapısını çaldık. Fakat ışıklar yanmasına rağmen içeriden ses çıkmıyordu. Israrla kapıya vurmaya devam ettik. Sonunda bir kadın “kim o?” diye seslendi. Alîşêr arkadaş “ana kapıyı aç biz devrimciyiz” dedi. Bunu duyan kadın “biz sizi tanımıyoruz, kapıyı açamayız” diyordu. İçerideki kadının sözlerle ikna olmayacağını anlayan Alîşêr arkadaş farklı bir yöntem denemeye karar verdi. Biraz geride durmuş onu izliyorduk. Munzur arkadaşı yanına çağırıp kapının önüne çömeldi. Ve başladılar deyiş söylemeye. Köy Alevi olduğu için onlarında Alevi olduğunu anlayıp kapıyı açacaklarını sanıyordu. Gulan arkadaşla kahkahalarla gülmeye başladık. Maalesef bu yöntem de işe yaramamıştı. Sonunda beni çağırıp “gel, bayanların sesini duyarlarsa kontra olmadığımıza inanıp kapıyı açarlar” dedi. Gidip içerdeki bayanla konuşup kapıyı açmasını söyledim. Bir süre sonra kadın kapıyı açıp bizi içeri aldı. Ev sahibi gerçekten köyün muhtarı idi. Alîşêr arkadaşın tahmini doğru çıkmıştı. İçerde kadın ve çocuklar vardı. Erkek yok mu diye sorduğumuzda kadın ilk önce olmadığını söyledi. Fakat davranışlarından hala korktukları anlaşılıyordu. Sonradan evde dolabın içine saklanan muhtar çıkıp geldi. Tedirgindi, çok korkuyordu. Kendimizi tanıtıp onlar için dağa çıktığımızı ve mücadele ettiğimizi anlatmaya çalışıyorduk. Bir süre sohbet ettikten sonra muhtar bizi kardeşinin evine götürdü. Kardeşi muhtara nazaran daha sıcak davranıyordu. İhtiyaçlarımız için bir liste yapıp parasını verdik. Ona bir hafta sonra gelip alacağız diyerek köyden ayrıldık. İki arkadaşı Çengel dağı eteklerinde bulunan bir köye gönderdik. Arkadaşlar köyde çatışmada bizden kopan Abbas arkadaşla karşılaşmışlardı. Abbas arkadaş Koçgîrî’ye yeni geldiği için çatışma yerinden ayrılmıyor ve o çevrede kalıyor. Yakındaki köye gidip orada arkadaşların gelmesini bekliyor. Gönderdiğimiz iki arkadaşla köyde tesadüfen karşılaşıyor. Piro arkadaş ise sonradan öğrendiğimize göre Kangal taraflarındaki Gürlevlik dağına gidiyor ve daha sonra arkadaşlara ulaşıyor. Abbas arkadaşı getirenlerle birleşip tekrar noktadaki arkadaşların yanına gittik.
Çatışmadan sonra düşman Koçgîrî eyaletinde seri operasyonlar başlatmıştı. Köylerin çevresine pusu atıyor ve günlük olarak arazide, parça parça operasyonlar yapıyordu. Bu nedenle sürekli yer değiştiriyorduk. Temmuz ayının başına kadar seri operasyonlar devam etti. Bu nedenle yaralı arkadaşlar için istediğimiz malzemeleri de zamanında alamamıştık. Koçgîrî’de, yaz serinliğinin hakim olduğu dağlarda kıyasıya bir mücadele devam ediyordu.
1 Temmuz günü malzeme istediğimiz köyün yakınlarında üslenmiş, akşam olmasını bekliyorduk. Köyü, kaldığımız noktadan akşama kadar keşfettik. Fakat düşmanın arazide olmasından dolayı, o gece köye gitmeyip bir sonraki günü beklemeye karar verdik. 2 Temmuz günü akşama kadar keşif yaptık. Düşmana ait herhangi bir belirti göremedik. Çevre gayet sakin gözüküyordu. Fakat içimde sebebini bilemediğim bir huzursuzluk vardı. Sezgilerim kötü bir şeyin olacağını söylüyordu. Bu durumu Alîşêr arkadaşa yansıttım ve “Bu gece köye girmeyelim” dedim. Ama Alîşêr arkadaş “bugün Sivas katliamının yıl dönümüdür. Düşman merkezlerinde savunma pozisyonunda olur ve araziye çıkmaz. Bu da bizim için fırsattır değerlendirelim. Malzemeleri alalım. ”diyordu. O kadar emin konuşuyordu ki ikna olmamama rağmen söylediklerine karşılık vermedim. Hava kararınca noktadan köye giden toprak yola indik. Serin bir Koçgîrî gecesinde, gökyüzündeki gümüş yuvarlağın aydınlığında köye doğru tek tek mesafeli yürüyorduk. Köye yaklaştığımızda durup Kawa, Xeyri ve Gulan arkadaşı öncü olarak gönderdik. Bizde beş dakika sonra arkalarından gidecektik. Öncüler ayrıldığında kaygılarım doruğa ulaşmıştı ve tekrar Alîşêr arkadaşa gidip “geri dönelim” dedim. Munzur arkadaşta benimle hemfikir olduğunu söyledi. Fakat Alîşêr arkadaşı ikna edemedik. O “çok rahat olduğunu ve bir şey olmayacağını” söylüyordu. Bizde kalkıp öncülerin arkasından ilerlemeye başladık. Munzur arkadaş önde, arkasında Abbas arkadaş, bende Kawa arkadaşın arkasında yürüyordum. Bir ara telsizdeki düşman muhaberesi dikkatimi çekti. Telsiz Abbas arkadaşın cebindeydi. Ve mandal sesi çok yakın geliyordu. Abbas arkadaşa “düşmanın sesi çok yakın geliyor” dedim. O, daha cevap vermeye fırsat bulamadan, kurşun yağmuru içinde kalmıştık. Hemen kendimizi yere attık. Ve ateşin geldiği yolun üst tarafına doğru karşılık verdik. Yerde iken mermiler sağımıza-solumuza değiyordu. Sonra ani bir refleksle tek tek yerden fırlayıp yolun altındaki dereye doğru koştuk. Biz pusuya düştüğümüz esnada köyün içinde de silahlar patlamıştı. Kayıp vermeden hepimiz dereye ulaşmıştık. Fakat önde giden arkadaşları beklememiz gerekiyordu. O anda içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Bir süre sonra Xeyri arkadaş da gelip bize ulaştı. Gulan ve Kawa arkadaşı sorduk. O da onların köyün diğer tarafına doğru koştuklarını, fakat daha sonra ne olduğunu bilmediğini söyledi. Biraz daha bekledik belki gelirler diye. Ama gelmediler. İstemeyerek de olsa oradan uzaklaşmaya başladık. Bir parçamı geride bırakmıştım sanki. Köye gitmeme konusunda ısrarlı olmadığım için kendimi suçluyor ve lanetler okuyordum. Canımızdan iki parça kopmuştu. Ve biz onların akıbetini bilmiyorduk. Bir gün sonra düşman muhaberesinde Kawa ve Gulan arkadaşın şehit düştüğünü öğrendik. Köylü, istediğimiz malzemeleri getirirken yolda yakalanıyor ve her şeyi düşmana anlatıyor. Düşman köyü sürekli denetimde tutuyor. Bizim girdiğimiz gece düşman öncülere bilinçli karışmıyor, malzemeleri topladığı okula girmelerini bekliyor ve sağ yakalamayı planlıyor. Fakat bizim arkalarından köye girişimizi fark edince, gelenlerin üç kişi değil, daha fazla olduğunu anlıyor ve planını değiştirip bizi pusuya düşürdükleri sırada okula ulaşan arkadaşları da pusuda vuruyor. Gulan ve Kawa arkadaş ilk ateş esnasında şehit düşüyorlar.
O geceki olaydan sonra düşman Çengel dağını ve Beyaz dağı kapsayan yeni bir operasyon başlattı. Biz o gece Çengel dağının derinliklerinde sakladığımız yaralı arkadaşları yanımıza alıp, yamaçları ormanlık olan, küçük bir vadide nazlı nazlı akan bir şelalenin arkasına girmiştik. Düşman Çengel dağını didik didik arıyordu. Telsizde konuşan operasyon komutanı “bugün Koçgîrî burada bitecek” diyordu. Kendi kendime bunu başaramayacaksınız. Her taşı yoldaşlarımızın kanıyla sulanan Koçgîrî’yi asla terk etmeyeceğiz, bizden sonra gelen yoldaşlara devredeceğiz” diyor ve binlerce kez yemin ediyordum.
Korkuyorlardı. Anadolu halklarıyla bütünleşmemize engel olmak istiyorlardı. Koçgîrî bizim için bir koridordu. Türk halkıyla, Laz halkıyla birleşeceğimiz ve birbirimize saygı duyarak, utanmadan birlikte yaşayacağımız mekana girmenin kapısı idi. Buna engel olamadılar ve hiçbir zaman da olamayacaklar.
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
